Kartpostal tadında bir yıl diliyorum…

Hoş geldin 2017

                                                   

               Kıpkırmızı, rengarenk ve musmutlu bir yıl diyorum herkese…

                       

UMARIM BU YIL HERKESE UĞURLU GELİR 🙂 HERKESE SEVGİLER…

Bir kitap bin umut…

14915433_10154661714986252_4957287762361181713_nBurası babamın ilk öğretmenlik yıllarında 7 yıl boyunca görev yaptığı Şanlıurfa – Haliliye Yeniköy İlkokulu. Yıllar sonra bu güzel köy okuluna bir nebze de olsa katkıda bulunmanın verdiği mutluluk ise paha biçilemez bir duygu. Bu pırıl pırıl çocukların tek ihtiyaçları olan şey ise okumak ve topluma faydalı birer birey olabilmek! Unutmayalım ki sürekli şikayet ettiğimiz toplum yapımızı ancak okuyan bireyler yetiştirerek geliştirip değiştirebiliriz💕hiçbir toplumda icraat yapılmadan beklenti olamaz.

14606536_10154661714846252_3313186172918593745_nHele ki  bu bir gönül işiyse… Sizlerde elinizin altındaki kitapları toplayabilir yada harcamalarınızdan kısacağınız küçücük bütçelerle alacağınız kitaplarla çok büyük işler gerçekleştirebilirsiniz. 14606536_10154661714846252_3313186172918593745_n“Göndermekte istiyorum ama zamanım yok” diyerek zorlandığınız veya üşendiğiniz kitapları kargo ücretini de üstlenerek kendim temin edebilir ve çeşitli köy okullarına gönderebilirim. İnanın ki bu iyiliği yapmak o kadar da zor değil, olmamalı da! Bu satırlar ve fotoğraflar  bugüne kadar aldığım en güzel hediyedir aslında bana. Çocuklarımıza, umutlarımıza beni kırmadan çeşitli şehirlerden kitaplar yollayan ve en önemlisi yüreğimdeki tarifsiz  huzura sebep olan bu koca yürekli insanlara, bütün dostlarıma sonsuz teşekkürler 😇

12366413_10153786392016252_7218922524931661258_n12369106_10153786392256252_2110551563516865348_n

Ey Sevgili Kalemim…

Vintage journalist set with vintage typewriter machine. Journalist equipment top view illustration. Nostalgia sketch. Hand draw journalism concept with: crumpled paper, table lamp, glasses and coffee

Ne zaman yeniden yazmak istesem, daha da köreldiğimi hissediyorum. Yazarlığın temel kuralı sürekli yazmaktan geçer ama benim baya bir bilenmeye ihtiyacım var. Yazma alışkanlığımı bırakmamak için ilk önce blog açmaya karar verdim. Pardon pardon bunun öncesi de var. İlkokula dayanan sayısız defter yığını. Aslında onlara yığın demek, sanırım anılarıma hakaret olur çünkü; yığın dediğim sayfaları elime almak, onlara dokunmak, o sarı sayfaların kokusunu içime çekmek kadar samimi bir duygu sanmıyorum ki olsun. Ortada bir yığın varsa eğer, bence bunlar sanal ortamın kirliliğine hapsolmuş, el ile tutulur hiçbir hazza sahip olmayan bilgi kirlilikleridir. Hayatımın son birkaç senesine baktığımda; önce bloğumu açmış olmam, akabinde babamın hayatını anlatan kitabımı yazmam ve son olarak da ‘yaratıcı yazarlık atölyesi’ kursuna başlamış olmam tembelliğimin üstünde biriken hatta artık kalıplaşmaya yüz tutan toz yığınlarını bir türlü silemedi. Ne demişti bizim üstat, “Yazı mı yazacağız yoksa yazar mı olacağız?” işte asıl mesele burada başlıyor. Sanırım her ikisini de başarabilmek için öncelikle şöyle bir silkelenmek ve aklın çanaklarını açmak gerek. Bloğumu geçtiğimiz senelerde açmış olmamın verdiği ilk mutluluklar, çocukluğuma saklanmış, aklımı sürekli meşgul eden yazma isteği ve yazarlık dürtüsü nereye kayboldu çözemiyorum! Sonuca varmak istediğim her yeni çözüm yolu, arapsaçı kıvamında elimde toplanıyor. Kaybolan o istek kısa süreli bir saklambaç oyunu oynamak için beynimin kıvrımlarına dolanıyor ve saklandığı yerden çıkmak için acaba hangi ilham perilerini bekliyor bilmiyorum, bilemiyorum… Hevesle uçurduğum o balonları yine kendim, kalemimin ucundaki sivri iğnelerle tek tek patlatıyorum.

Şu aralar yazı mı yazıyorum, yoksa yazarcılık mı oynuyorum inanın ben de bilmiyorum. Ama çok istikrarlı olduğum bir şeyler varsa o da bitmek tükenmek bilmeyen seyahatlerim ve fotoğraf çekimlerim oluyor. Her seyahat sonunda elimde biriken; şehirleri, yaşamları anlatan ve yazılmayı bekleyen yığınla anı var. Seyahat yazılarını temize geçiremedim diye hayıflanırken aklımın çanlarını yoran bir hikaye beliriyor zihnimde… 650 sayfalık bir biyografi kitabını nasıl da canla başla yazma telaşına dalarken, sonrasında aylarca kitabımın taslağına dahi dokunmadan,  yayın evine gönderilmek üzere dosyada öylece bekletilmenin verdiği o acı hüsran. Daha bu yazının ikinci paragrafına gelmeden ne kadar da çok fazla biriken hikayemin olduğunu görüyorum.

Şu sıralar Kadıköy’de bir yazarlık atölyesine gitmekle meşgulüm. O kursa gidebilmek için nasıl da heves ettiğimi bir ben bilirim, bir de sanırım kursun santraline bakan sekreter kadın 🙂  Kursa başladım başlamasına ama hoca sürekli ödev verince paçalarım tutuştu. Kursun amacı sürekli bir şeyler yazmak ve kursa giden bireylerin kendilerini geliştirmeleri aslında ama, ben nedense hocanın verdiği ödevlerden sürekli bir sıkılma modundayım. Ödev konusunu her elime aldığımda ya yazmaktan vazgeçiyorum ya da bahanelerin ardına saklanarak o ödevleri yarıda bıraktığıma bütün benliğimle şahit oluyorum. Kısacası tipik bir öğrenciyim şu sıralar. Hocanın verdiği konular hakkında neden bir şeyler karalamadığımı ve neden sürekli olarak bahanelerin ardına saklanarak yazma alışkanlığından kaçındığımı kendime soruyorum ama cevabı bir türlü bulamıyorum. Bulmuş olsam zaten kitabımı bitirmiş olurdum değil mi? 🙂

Bu haftaki ödev konumuz; Kim bilir bir daha seni ne zaman görecek gözlerim.” Konu duygusallığa açık bir konu olsa da, isteyenlerin mizahtan da faydalanarak bir şeyler yazabileceklerini söyledi hocamız. Duygusallık benim harcım değil, istesem de duygusal moda giremiyorum. Arkada çalan fon müziği, yağmurun sesi, yaprağın hışırtısı, aşk acısı vs gibi duygular can çekişiyor önümde. Kıvranıyorlar ama nafile. Duygusal yazılar bana göre değil. Olaya mizahi yönüyle bakacak olursam belki bir şeyler yazabilirim. “ Kim bilir bir daha seni ne zaman görecek gözlerim, tam gitti derken ahh o beynimi kemiren geri gelişlerin!” Sanırım bu daha eğlenceli 🙂

Dersin başlamasına yarım saat var. Peki ben bu konuyla ilgili ne yaptım? Kocaman bir hiç!

  • Hiç mi?
  • “Otur yerine al sana koca bir sıfır!”

Kartal – Kadıköy metrosunda Göztepe durağındayım. Kadıköy’e gelmeme beş durak var. Metronun en sevdiğim üçlü bölme koltuklarında oturuyorum. Yoğun bir parfüm kokusunun olduğu vagonda, iki bacağımın arasındaki şeffaf şemsiyem ve üstümde ağırlık yapan kışın habercisi pardesümle eğile büküle bu yazıyı yazmakla meşgulüm. Yazma alışkanlığımı kaybetmemek ve körelmemek adına kendime yeni yöntemler bulmaya çalıştıkça daha da şikayetçi oluyorum her şeyden. Ama metroda yazma fikri cazip gelmedi değil. Zihnim açıldı diyebilirim. Normal zamanlarda metroya her bindiğimde, okumak için elime aldığım kitabın daha ilk paragrafında bedenimi uyku basarken, şu satırları yazarken hiçte uykum gelmiyor. Sağ ve sol tarafımda iki kişi oturuyor. Birisi kitap okumakla meşgul. Diğeri ise hayatı tespih yapmış sallıyor. Alttan alttan ne yazdığımı okumaya çalışıyor kitap okuyan. Bence bunu yapmayı bırakıp kendi kitabıyla ilgilenmeli. Çünkü ne yazdığımı ben bile okuyamıyorken, onun yazdıklarımı çözmesi herhalde takdire şayan olur. Toprağın altında keşfedilmeyi ve çözülmeyi bekleyen eski tablet yazıları gibi bir yazıya sahibim. Solak olanlar güzel yazı yazar derler. Herhalde benim gibi istisnalar kaideyi bozmuyordur.

Son bir durak kaldı inmeme. Vagonlar daha da sakinleşti. Metroda yazma olayını sevdim sanırım. Belki de hocamızın istediği ödevleri yapmadığıma dair şikayetlerimi sıralarken aslında yazmışımdır.

Kim bilir bir daha seni ne zaman görecek gözlerim, defterim ve ey sevgili kalemim…”

‘Ölmeden önce yapılması gerekenler’ listeme bir yenisini ekledim ;)

IMG_20160711_0027535Benim için her şey küçükken yaptığım şehirIMG_20160711_002902lerarası bir yolculukla başlamıştı. Uzayıp giden asfalt yol kenarlarında sıralı bir şekilde dizili olan tahta telefon direklerinin arka fonunda kalan, sarı başak tarlaları ve günebakanlar vardı.
‘Ölmeden önce yapılması gerekenler’ listeme eklediklerim arasındaydı; günebakan tarlalarının arasında tekrar koşmak, nefes almak ve gökyüzünü izlemek… Saçlarım artık çocukluğumdaki gibi altınsarısı olmasa da, bukleleri hep aynıydı savrulan rüzgarlarda…1
Yapılması gerekenler listemin başında ilk olarak, ‘yağmurlu bir günde denize girmek’ vardı. Yaptım! Bardaktan boşalırcasına yağan yağmurların altında denizlerin diplerindeki saklı sessizliği keşfettim. Sanki yağan yağmurlar başkaydı, denizler başka… Ne denizin köpükleri karışıyordu yağan yağmur tanelerine; ne de gökyüzünün gürültüsü sakinleştiriyordu o engin dalgaları. Havada yağmurdan ıslanmış toprağın kokusu vardı. Mutluydum! Hayatta mutlu olmak için çok büyük beklentiler içine girmeye gerek yok;) Bazen bir yağmur damlası kocaman mutluluk sebebiniz olabiliyor. Önemli olan kendi iç zirvenizin büyüklüğü. Fakat olaya realist bakacak olursam eğer, belki günün birinde Everest’e olmasa bile en azından Ağrı Dağı’na veya Süphan Dağı’nın zirvesine çıkabilirim diye düşünüyorum:) Kim bilir belki de 57 yıl önce Süphan’ın zirvesine düşen ve içinde İngiliz bilim adamlarının da bulunduğu nükleer taşıyıcı G-AGRH tescilli Avro Super Trader IV tipi uçağın küçücük mini mini minnacık kalıntılarını da görebileceğim oraya çıktığım zaman. Tabi RAF (İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri)nin ülke sınırlarımız içerisinde izin alarak!!! toplattığı parçacıklardan eser kalmış ise 😉 Bunu yapmam için en uygun ay Temmuz ve Ağustos ayları olacak… Kışın çıkarsam vay halime…5 10Belki de seneye zirve hikayemi yazıyor olurum kim bilir 🙂 Her neyse bunlar benim hayallerimin bazıları. Liste sıralamasına girecek olsam sanırım defterler ve kalemler yetmez derdimi anlatmaya 🙂 Çünkü benim hayallerim hiç bitmez…
Ben bugün çocukluk hayallerimden birisini daha gerçekleştirdim. Çocukluk diyorum; çünkü yaptığım seyahatlerin birçoğu kültür turu kapsamında veya havadan olduğu için o tarlalara ulaşmak çocukluktan beri ancak hayallerimde kalabildi. Her hasat ekim zamanında, ‘bu sene kesin gideceğim’ diye mırıldansam da, o yıl içinde hep başka rotalar çizdiğim için, hiç ayrılamam derken canımmmm ay çiçek tarlalarına kavuşmak hep hayal oldu 🙂 16
10. 07.2016 / Marmara’nın Güney ve Kuzey yamaçlarını süsleyen, yazın en güzel, en masum görüntüsünün serili olduğu, Trakya’nın sarı örtüsü, demet demet karşımda duruyordu. Kumburgaz ve Selimpaşa sınırlarına girmemle birlikte gülümsediler bana. Öbek öbek dizili duruyorlardı asfalt yolun sağ ve sol taraflarında. Biraz ilerledikten sonra patika bir yola girdim. Kum tanelerinin rüzgarlarla uçuştuğu yolu biraz geçtikten sonra kendimi günebakanların arasında buldum. 12Günebakanların arasında koşarken ayaklarıma batan dikenler acıdan çok mutluluk verdi bana. Tıpkı çocukken düştüğümde kanayan diz yaralarımdan çok, oyunu kaçırma telaşımın ağır basması gibiydi bu telaş. Batan dikenlere bakarsam o anı yaşayamayacak, zamanı kaçıracak gibi hissettim biran. Beni bu denli mutlu eden şey, en son çocuk kahkahalarımda yarım bıraktığım o sapsarı ay çiçekler miydi? Yoksa bugün yeniden kavuştuğum hayallerim mi? Bilmiyorum… O zamanlar korkardım boyumu aşan ayçiçeklerin arasında tek başıma koşmaya. Uzaklaşırsam kaybolacağımı düşünürdüm. Ve şimdi baktığımda ise geniş ovaların bütün enginliklerini görebiliyordum. Ne kaybolma korkusu vardı içimde, ne de büyüme telaşı! Baktığımda gördüğüm tek şey, o sarı bukleli saçlı kızın henüz büyümemiş olmasıydı…6

Surların içindeki mabed! Aya İrini…

ayaGeçenlerde yakın bir arkadaşımın evinin terasında otururken, bir yandan püfür püfür esen rüzgarın esintisinde huzur buluyor, diğer yandan terastaki salıncakta sallanıyordum. Hemen yanı başımda duran masanın üzerinde iki tane cam bardak vardı ve bardaklardan birinde aynen şöyle yazıyordu. ‘Memlekete özel bardak.’ Benim elimdeki bardak Denizli iline aitti. Arkadaşımınki ise İstanbul içindi. Her iki ilinde popüler yerlerini az çok biliyordum, fakat Denizli’ye şuan için gitmemi gerektirecek çok özel bir durum olmadığından, acaba İstanbul’da kaçırdığım bir yer var mıdır? diyerek arkadaşımın bardağını hooopp elime aldım. Popüler kültürün arasına hapsolmuş sosyetik semtlerin, büyük köprülerin ve kesinlikle gidilmesi gereken büyük tarihi yapıların arasında kalan bir isim çekti dikkatimi.
Aya İrini Müzesi! Neredeydi bu müze? İstanbul’da neredeyse gitmediğim tarihi hiç bir yer kalmamışken nasıl olur da görülmesi gereken yerler listesinden es geçebilmiştim ben burayı? Hemen küçük bir araştırma yaptım ve ertesi gün Aya İrini’ye gittim. Avluya geldiğimde kendi halime güldüm 🙂 Çünkü o muhteşem yapıt, yılda bir kaç defa ziyaret ettiğim Topkapı Sarayı’nın I. Avlusu’nda yer alan ve neredeyse her gittiğimde önünden geçtiğim; tuğladan yapılmış kırmızı duvarlarına, sisli camlarına hayran kaldığım, ama bir kere bile ‘bu yapıtın adı nedir?’ diye sormadığım o masal kokulu yermiş.
123Yazın en sıcak ikinci ayının, birinci günü taktım sırt çantamı sırtıma düştüm tabana kuvvet yollara. Top Kapı Sarayının arka avlusundan yukarı bayır çıkılan yolun sonunda karşıma çıkan 3 büyük kapıdan ilkini aralayarak girdim içeri. İlk ziyaret yerim İstanbul Arkeoloji Müzeleri kompleksi içinde yer alan ve her kapının ardına ayrı bir kutsal eşyalar zincirinin saklandığı Eski Şark Eserleri Müzesi oldu. 5109
Müzede eski Mısır Firavun mezarlarından tutun; gösterişli, büyük lahitlerden, aslan kabartmalı levhalardan, Tunç Devri Dönemi’ne kadar sayısız eser var. Mısır, Mezopotamya, Arabistan Yarımadası ve Anadolu kültürleri kendi tarihi gelişimleri içinde detaylıca sunulmuş. 75.000 tane çivi yazılı belgenin bulunduğu Tablet Arşivinin yanı sıra Akad Kralı Naramsi’nin Steli, İştar Kapısı, Hammurabi Kanunu gibi eserler var. Ve ve ve benim dikkatimi en çok çeken eserlerden birisi olan Kadeş Anlaşması’da bu müzede yer alıyor. Tarihin bilinen ilk barış 12anlaşmasıdır Kadeş Anlaşması. Tekrar ediyorum. Tarihin bilinen ilk barış anlaşması!kadeş anlasması MÖ 13. yüzyılın iki büyük siyasi ve askeri gücü olan Mısır ve Hitit devletleri arasında imzalanmış Kadeş Anlaşması. Mısır Firavunu II. Ramses ve Hitit Kralı III. Hattuşili arasında yapılan bu anlaşmanın metnini içeren kil tablet 1906 yılında Boğazköy’de yapılan kazılarda ele geçmiş. O zamanın diplomasi dili olan Akadça ile yazılan tabletin kırılmış orijinal metninin geriye kalan dört büyük parçası da yapılan kazılarda bulunmuş ve metnin kırık olan kısımları böylece tamamlanmış. Tarihin belgelerini beynimin bir köşesine depoladıktan ve merdiven basamaklarını yeniden gelmek üzere tek tek indikten sonra, geniş avluda bulunan kral mezarlarına doğru yöneldim. İçeride sayısız lahit vardı. İrili ufaklı, gösterişli, tunçtan, mermerden yapılmış sayısız lahit ve tablet… Odanın ortasında bulunan en gösterişli lahitin boyu 5 metreden fazlaydı. Dört bir tarafı kusursuz heykellerle çevriliydi. O dönemlerde kişinin zenginlik ve gücüne göre belirlenirmiş lahitlerin boyları ve işçiliği. Yüzyıllara uzanan sayısız ve kusursuz lahit mezarlık.
IMG_9283Eski Şark Eserleri Müzesi ve Kral Mezarları ve Arkeoloji Müzelerini dolaştıktan sonra ana kapıdan çıkıp yönümü I. Avlu’ya, yani Türkiye’deki müze çalışmalarının ilk 8yapıldığı yere Aya İrini’ye çevirdim. İstanbul’da bulunan ve camiye çevrilmemiş olan taş ile tuğlanın zarafetini simgeleyen en büyük Bizans kilisesiymiş Aya İrini. Belki de bu kadar muazzam bir yapı olmasının sebebi Roma döneminden kalma Afrodit, Artemis ve Apollon mabetlerinin kalıntılarından yararlanılarak yapılmasına bağlıdır. Kim bilir 😉 4. yüzyılın başlarında I. Konstantin (324-337) zamanında yapılmış kilise. 4Yunanca’da ‘Tanrısal Barış ya da Kutsal Barış’ anlamına geliyormuş. Aya İrini Kilise’sini çok değerli kılan iki sebepten ilki, buranın Konstantinopolis’teki ilk kilise olması ve imparator Konstantin’in bu mâbede Aya İrini ismini vermesidir. 7İkincisi ise Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethinden sonra yeni inşa ettirilen Topkapı Sarayı’nın surlarının içinde kalmasına rağmen Aya İrini’yi camiye çevirmemesi ve burayı bir kilise olarak bırakmasıdır.
iriniPeki kimdir Aya İrini? Asil bir Pers ailesine mensup, daha sonra ismi Hagia Eirene veya Azize İrene olarak anılacak olan Penelope adında bir kızdır Aya İrini. Hikayesi ise Hristiyanlığı bir din olarak kabul etmeyen Romalıların Penelope’ye çektirdikleri eziyetlere rağmen kendisinin bir havari gibi korunması ve sonrasında İmparatorun kendisi adına yaptırdığı kiliseyle birlikte isminin asırlarca yaşamasıdır. Aya İrini’de yüzyıllar boyunca Ayasofya gibi büyük depremler geçirip, yağmalanıp, yakılıp, tahrip edilmiştir. Bu yıkımlardan sonra İmparator Jüstinianos tarafından 532’de yeniden yaptırılmıştır. Kısacası Ayasofya’ya gösterilen hassasiyet Aya İrini’ye de gösterilmiştir. Sarayın bahçesinde oturdum. Şöyle bir baktım kiliseye. Düşündüm! Aya İrini’de en az Ayasofya kadar asil duruyordu.Sessiz, sakin ve huzur veren bir yerdi. İhtişamlı Topkapı Sarayı kapılarının avlusunda usulca bekliyordu. İsmi gibi kutsal bir barışı simgeliyordu…
20160701_170414Kilisenin bahçesinden çıkarken aklımdan geçen cümleler şöyleydi; acaba bizler Topkapı Sarayı’nın ve Ayasofya’nın gölgesinde kalmış; İstanbul’un ara sokaklarında gizli, sayısız daha kaç dünya mirasından habersizdik..!

El yazılarıyla başım belada…

14e85342eca13c1bde19e1fd029a9f7bTeknolojinin hayatımız neredeyse bütün alanını kapladığı XXI. yüzyılda, içinde bulunduğumuz “yazma alışkanlığını kaybetme girdabından” herkes payına düşen eksiklikleri fazlasıyla alıyor. Ben teknolojinin olumlu yönlerini bir kenara bırakarak, direk olumsuz yönlerini ele almak istiyorum. Evet, teknolojinin görünmeyen ama en etkili noktası, tam olarak biz yazarları etkiliyor. Özellikle de blog yazarlarına. Bir çoğumuz el yazısı yazma alışkanlıklarımızı öyle yitirdik ki, neredeyse bu alışkanlığımızı kaybeder olduk. Güzelim el yazılarımızı unuttuk gitti. Bu konuyu direk kendimden örnek vererek açıklayacağım. Ben yazı yazma alışkanlığımı son dönemlerde iyiden iyiye kaybeder oldum. Sanırım en uzun el yazımı üniversite döneminde yazmıştım. Sonrası hep kesik kesik, hep bilgisayar ve tabletler üzerinden devam etti… Bir kafede ya da herhangi bir yerde elime karalamak için bir kağıt aldığım zaman, yazacağım yazının ilk giriş cümlesinde olmasa bile bir kaç kelimeden sonrasında ilkokula yeni başlayan talebeler gibi sendeliyor, yazı yazarken harflerin canına okuyorum. Kalemim kağıtla her temas ettiğinde, kelimeler birbirine dolanırken, bütün harfler neredeyse kendi aralarında raks ediyor.
vintage_pens_writing_paper_74945_2048x1152Yine alelacele bir şeyler yazmaya çalıştığım bir gündü. Sol elimde kalemim. Dirseğimi dayadığım ahşap masanın üzerinde dağınık kağıtlarım vardı ve kulağımın duyduğu cümleleri hızlıca karalamaya çalışıyordum. Ben yetiştirmeye çalıştıkça daha da karışıyordu harfler birbirine… İşte bunların hepsi el yazmalı kağıtlardan uzaklaşmanın zararlarıydı aslında. Peki teknolojiye kapılıp giderken ben, kırmızı boyalı kurşun kalemim nerelerdeydi? Ya saman kağıtlarımın kokuları… O kokular, dokunuşlar gibisi var mıydı? Satır satır el yazmalı mektuplar, sandık lekeli defterler, her bir sayfasına nakış gibi tarihlerin işlendiği metinler, belgeler, fotoğraflar…
vintage-love-lettersHer biri hem koca bir tarih arşivi, hem de en güzel anılar dizisi olurken ömrümde. Ben ahşap çekmecelerimde yaşayan o tarihleri incelerken hiç zorlanmadım aslında. Hepsi önümü aydınlatan bir ışık zinciriydi. Babamın el yazma kitapları, günlükleri, sakladığı gazete arşivleri ve hatta fotoğrafların arkalarında üşenmeden not düşülen yazılı tarihler ve açıklamalar; o kadar yardımcı oldular ki bana. İhtiyacım olan bütün soruların cevabını rahatlıkla bulabildim o el yazmalı arşivlerde. Dokunarak, hissederek, o sarı kağıtların kokularını içime çekerek hemde.
Tamam belki bu aralar çok ihmalkar bir blogger oldum. Bırakın not defterlerime el yazıları yazmayı, bilgisayar başına bile geçmiyorum bu aralar. Halbuki aklımda yazılmayı bekleyen yığınla cümle var… Neyse ki aklımda biriken cümlelerin bazılarını yağmurlu bir 26 Ekim günü hemen önümde duran gri kaplı not defterime yazmıştım. Her ne kadar unutulmaya yüz tutmuş canım harflerimin birbirine karıştığı karışık el yazılı defterimde sayfalar dolusu boşluklar olsa bile, bu satırlarım da yeni bir Haziran ayında yerlerini yeniden aldılar işte. Hem teknolojinin en büyük icatlarından biri olan bilgisayarım da hem de el yazı defterimde 😉

Antik bir şehre küçük bir yolculuk…

25 Mart Cuma /4

Dört günlük kısa bir Ege kültür turundan herkese merhaba!

Yolculuğumun ilk günü deli gibi bir yağmur yağıyor. Saat 05:51 suları. Edremit’e girdik. Camdan dışarıyı izliyorum. Yağmur damlaları çok güzel görünüyor ve zeytinlikler! Güneşse yüzünü hiç göstermiyor. Bursa, Balıkesir, Çanakkale. Bu yollar bana neden hep çocukluğumu hatırlatıyor? Soğuk ve şehirler arası bir otobüs yolculuğundayım ve yine o yollarda yağmurlar yağıyor, sonra dağılıyor bulutlar ve her yer çocukluğum kokuyor… Edremit’e 4, Çanakkale’ye 140 km mesafedeyim. Kaz dağları (Kaz Dağları aynı zamanda İda olarak geçer.) bulutlar, yağmurlar ve zeytinlikler. Biraz yorgunum. Oldum olası kurtulamadım otobüs yolculuklarında uyuyamama psikolojisinden. Eğer ben uyursam, otobüsün kaptanı da uyuyakalıp kaza yapacak gibi gelir hep bana. Her dalışımda yeniden paniklerim ve uyanırım. İşte yine öyle bir yolculuğun sabahındayım. Her yer buram buram tarih ve sanat kokuyor. Acaba Homeros, İlyada ve Odessa’yı yazarken neler neler hayal etmiş bu kırmızı topraklarda. Şüphesiz kör bir şairin hayal dünyası hepimizinkinden daha da geniştir.

1406:30 /Akçay’dan Asos’a doğru devam ediyoruz yolumuza. Akçay’da yaşayan yerli halk su parası ödemezmiş, çünkü Kaz Dağlarından gelen su bol olduğundan devlet halktan su parası almazmış. Türkiye’nin ilk Etnografya Müzesi de bu bölgede bulunan Güre’dedir. Güre’de yaşayan köylü Ali amca gelen turistlere, geçmişte yaşayan yörüklerin kıyafetleri sergiler ve o yörüklerin yaşantılarını yıllardan beri anlatırmış.  Etrafa bakıyorum, neredeyse bütün yazlıklar bomboş. Altınoluk’a varınca yol kenarında Afrodit Tatil Köyüne takılıyor gözüm. 20 yıl öncesine gidiyorum, çocukluğuma. İlk kaydıraklı havuzdan o tatil köyünde kaymıştım ben. Sonra mavi boncuklar satın almıştım ve yine o mavi boncuklarla vermişti kasada duran garson, vanilyalı dondurmamı. 15

Ertesi gün saat 09:20 sularında tekrar geçiyoruz Altınoluk’tan. Altınoluk ilçesi ismini buz gibi suları olduğu ve altın gibi parladığı sularından alıyor. Sadece suları değil şehrin tarihi de altın gibi parlıyor. Altınoluk’ta Antandros kentinin kalıntıları bulunmuş zamanında. (Mozaikler ve hamam kalıntıları.) Dünya’da zaten İlk hamamı Romalılar yapmış ve kullanmışlar. Bu bölgelerde dikkat ederseniz birçok hamam kalıntısına rastlayabilirsiniz. Bölgenin en güzel hikayesi de işte burada Altınoluk yolunda başlıyor. Altınoluk boyunca ilerlerken her yerde bu adından bahsedeceğim kızın portresi çarpıyor gözüme. Yavaşlıyoruz… Sol tarafta Adatepe Zeytinyağı Müzesi var. Küçükkuyu Merkez’in caddeye bakan tarafında yer alıyor bu müze. Müzenin her yerinde Refika’nın fotoğrafları var.

story_imageEski zamanlarda buralarda Refika (Refeka) adında Rum asıllı bir kız yaşarmış. Refika bütün bölge halkını eğlendirir ve şarkılar söylermiş. Çok güzel bir kadınmış. Aslında Adatepe Köyü’nde yaşamış Refika… Dünya’nın resmi olarak yapılan ilk güzellik yarışmasını kazanarak, ilk güzellik kraliçesi olmuş. Sonra Refika Birinci Dünya savaşı zamanında, yunan bir yüz başına aşık olarak Yunanistan’a yerleşmiş. Yöre halkı ise ‘Ah Refika, vah Refika’ diye ağıtlar yakmaya başlamış. Adatepe Köyü (Türkmen Köyü) (Yeşilyurt Köyü) kıyıdan 3-4 km gidildiğinde tepelerde kalıyor. Zeus Altarı’na çok yakın bir köy. Bütün evlerin bacalarından dumanlar tütüyor. Her evin bacası var ve evlerin hepsi taşlardan yapılmış. Köyün girişinde bulunan köy kahvesinde köyün yöresel tatlarından olan otlu peynirli gözlemeden yiyoruz. Sonra mis gibi kokan zeytin çiçeği kolonyasından alıyorum. Dört bir tarafımdaki bütün evler sanki çocukluğumdan kalma kartpostallardaki evler gibi duruyorlar karşımda. Her evin çatısı dik saçtan yapılmış ve camları kapatan ahşap pervazları var. Camların ortalarında ise küçük bir kapı duruyor. Kapı ortalarında demirden tokmaklar. Bence Kaz Dağlarının ardında saklanan Rum ve Türklerin yüzlerce yıl birlikte yaşamış olduğu Ege köylerinin en güzeli bu köy. Evler, sokaklar o kadar güzel ve doğal ki… Köy sokaklarında yürürken büyüleniyor insan. Refika’yı düşünüyorum, onun yaşadığı bu toprakları, Zeus’un Truva savaşlarını yönettiği bu tepeleri! Hepsi muazzam. Zeus Truva savaşlarını Adatepe köyündeki altardan yönetir ve izlermiş. Çok çapkın bir adammış Zeus. Elli tane eşi varmış.  Dünya’nın ilk rüşvet olayı da Kaz dağlarında olmuş. Bütün oyun ise hep o çapkın Zeus’un bir kaz çobanına yön vermesiyle ve Kaz çobanın da en güzelin Afrodit olduğuna karar vermesiyle olmuş. Bu kararla birlikte Truva’da on yıl sürecek bir savaş başlamış. Büyük İskender bin tane sığır kurban etmiş bu şehre. Aynı zaman da on yıllık savaşın başladığı lanetli şehirmiş Truva. Hem kutsaldır, hem de lanetli. Truva’nın laneti inanışa göre yüzyıllara uzanmış. Hatta internet oyunlarında sitelere bulaşan virüslere dikkat ederseniz Truva atı vardır hepsinde…  UNESCO tarafından ise Türkiye Dünya mirasına alınan ilk yerdir. Her açıdan önemlidir kısacası.

Edremit, Altınoluk, Akçay ve Ayvalık ayaklarımızın altında. Uzun ince keskin yamaçlardan şehre doğru iniyoruz.

33Zeus eminim ki bu tepeden Truva savaşlarını yönetirken, bütün heybetiyle izlemiştir ayaklarının altında kalan şehri. Gel gelelim Ayvalık’a.  Ayvalık, Kaz Dağlarında bulunan 22 tane irili ufaklı adaya sahiptir ve buranın ölüsü, delisi, kedisi meşhurdur. Adaların her birinin isimleri; Tavuk, Kara, Lale, Çıplak, Tımarhane diye geçermiş. Delisi neden meşhur derseniz Ayvalık’ta delirenleri buraya gönderirlermiş, İmbat rüzgarlarında aklı başına tekrardan gelenler şehre geri dönermiş. Delirmeye devam edenler iste ömürlerinin sonuna kadar burada yaşarlarmış. 1700 tane kedisi varmış bu köyün. Yeşilin bin bir renginin içinde barındıran ve Dünya’da sadece burada yetişen, elliden fazla bitki çeşidine sahip olan bu güzel köy benim gibi yazma merakı olanların en uğrak yerlerinden birisiymiş. Gerçi ben kediden çok köpek gördüm ama olsun. Bir yanda böyle garip hikayeler bir yanda Refika! Hangi yaşam daha çok yüreğe dokundu derseniz? Tabi ki Refika derim ben!

1708:30 / Asos, Behramkale, Hüdaverdi Camii ve Athena Tapınak kalıntıları… 326 metre yükseklikteyiz. Behramkale’ye giriş yaptıktan sonra, sıcacık saç sobanın yanı başında keyifli bir kahvaltı yaptık. Soframızda yörenin organik bütün lezzetleri vardı. Kahvaltımızı yaptıktan sonra, uzun bir yürüş, fotoğraf tadı ve yörenin meşhur damla sakızlı Türk kahvesi… Kahvemizi içtikten sonra yörüklerin eğlenceli sohbetlerine bir müddet eşlik ettik. Yeni tanıştığım sıcak kanlı insanlardan birkaçıyla aynı meslek grubundan olmamız dolayısıyla sanırım kahvenin tadı daha da keyif verdi. Kahvemi yudumlarken bir ara uzaktaki evlerden birinin bacasından tüten dumana takıldı gözüm. Çocukken yaz, kış demeden bacalarından duman tüten evler çizerdik. O geldi aklıma. Sanırım kışı özlüyorum… Gözüm köy çocuklarını arıyor, fakat sokakta hiç çocuk yok. İlerliyoruz. İlk olarak Türkiye’de alçısı mihraptan (toz pembe) olan iki camiden sadece birisi olan ve I. Murat zamanında tekrardan restore edilen o kutsal camiyi ziyaret ettik. Caminin iç duvarlarında Osmanlı gemileriyle süslenmiş eserler var. Abartıdan uzak, fazlaca sade bir mimarisi var. Avludayız. Daha sonra Asos’a çıktık. Ege Denizi ve Yunan Midilli Adası ayaklarımızın altındaydı. Midilli Adasının nüfusu Çanakkale’nin nüfusuyla aynı orantılıymış.  O koskoca adada yaşayan insan sayısının azlığını duyunca şaşırmadım desem yalan olur sanırım. Adanın her yeri zeytin ağaçlarıyla doluydu. Bir süre Midilli Adasını seyrettikten sonra arkamda duran binlerce yıllık tapınağa bakıyorum. Athena Tapınağı 520 yıllarında yapılmış. Gözlerimizin önünde enfes bir doğa manzarası ve deniz parıltılarıyla, Asos’u kıymetli kılan birçok özellik var. MÖ. Lelekler, Libyalılar, Persler ve sonra Büyük İskender! Ticaret yolları Doğu ve Batı Roma… Aristo’nun üç yıl yaşadığı, halka mantık dersleri verdiği ve şiirler yazdığı koca şehir Asos. Burada evleniyor Aristo. Asos’lu bir kıza aşık oluyor. Pitas adında dünya güzeli bir kızı oluyor. Sonra Hz İsa’nın 12 havarilerinden Sempol Asos’u ziyarete geliyor. En önemlisi bu topraklarda Hristiyanlık kabul ediliyor. 27Bu bölgenin her yeri ayrı bir güzellikte. Her metrekaresinde binlerce yıllık tarih var. Kimilerine göre tatil beldeleri ve bu şirin köyler yazın en sıcak aylarında tercih edilse ve güzel bulunsa da bana göre ilkbaharın ve sonbaharın tadı bir başka oluyor bu topraklarda. Adanın boş sokakları, bacalardan tüten dumanlar, taş evler ve sokak hayvanlarıyla tam bir huzur alanı. Popüler olan mekanların aksine Kaz Dağlarının içinde saklanan, gezip ve görülmesi gereken çok daha özel köyler var aslında buralarda. Daha bakir, daha keşfedilesi. Mümkünse hep öyle kalsın keşfedilmeden. 

3414:37 Bozcaada / Tenedos Adası ve Tenedos Kalesi

Bozcaada dünyanın en güzel 4. Adası olarak kabul edilir ve bu ada bir diğer adıyla Bohçaada olarak bilinir. Adaya vardığınızda bütün ihtişamıyla Tenedos Kalesi karşılıyor bizi. Kalenin ne zaman ve kim tarafından yapıldığı bilinmiyor; fakat Cenevizliler ya da Venedikliler tarafından yapılmış olabileceği söyleniyor. Çünkü Cenevizliler ve Venediklilerin denizlerdeki hakimiyeti eskiden beri bilinen bir gerçek. Kalenin görkemini bir süre inceledikten sonra adanın arkalarında kalan saklı koylara doğru ilerliyoruz ve Akvaryum koyu bütün güzelliğiyle bize merhaba diyor. Yeşilin ve mavinin bütün tonlarıyla saklanmış bir güzellik Akvaryum koyu. Adeta ismi gibi denizin dibi de görünebiliyor. İçinde elliden fazla balık yaşıyor bu koyda. Adada mavi bayrağa sahip olan diğer önemli koylar ise; Ayazma Plajı ve Habbela (Mitos) Plajıdır.  Az ileri de Gökçeada (İmros) buraya da uğrayın dercesine göz kırpıyor bize. ‘Rüzgar alan ada’ demekmiş Gökçeada; fakat daha rüzgar gülleri santraline gelmeden yağmur bastırıyor adaya. Yağmur her zamanki gibi daha da heyecanlandırıyor beni. Türkiye’nin 3. büyük enerji santrali olan Bozcaada Rüzgar güllerine doğru ilerliyoruz, cama vuran yağmur taneleri eşliğinde. Etrafta birkaç köylü bahçelerde dolanıyorlar. Onun dışında her yer çok sessiz ve sakin. İki tarafı ağaçlarla çevrili patika yolu geçtikten sonra Rüzgar güllerine varıyoruz sonunda. Anaç karakterli oldukları için genellikle bayan isimleri verilirmiş. Filiz, Zeynep gibi… Sadece 1 tanesi 82 bin ağaca eşdeğer oksijen tasarrufu yapar ve 2500 kişiye yetermiş. Bozcaada’daki enerji santrali Türkiye’nin 3 büyük enerji santralinden sadece biriyken, ülkemizdeki en büyük Rüzgar gülü santrali ise Çeşme’dedir ve yükseklikleri 44 metredir. Bozcaada’da 17 tane Rüzgar gülü vardır, çünkü Çanakkale’nin plakası 17’dir. Eğer ki Rüzgar gülleri kuşların göç yollarına kurulursa sadece onlara zarar verir!  Rüzgar güllerini ziyaretimizin ardından, eski Türk ve Rum evlerinin arasında tarihi bir yolculuğa çıkıyoruz. O yapıların muhteşem tarihi arasında, yağmur kokusunu içimize çekerek bir süre yürüdükten sonra, adanın merkezine inerek, köşe başındaki ünlü domates reçelleriyle meşhur Salto adlı dükkanına giriyor; çilek ve domates reçelleri alıyoruz. 20Hemen ardından arka sokaktaki fırına girerek bademli pudra şekerli yöresel kurabiyelerden tadıyoruz. Pudralı, bademli kurabiyemin tadı hala damağımdayken, ara sokakların birinde Meryem ana kilisesinin kahverengi duvarları gözüme çarpıyor. O yöne doğru ilerliyoruz. Kiliseyi ziyaret ettikten sonra Bozcaada meydanına iniyoruz. Bir Küçük Eylül Meselesi filminin çekildiği o küçük meydan kahvesinde oturuyoruz bir süre. Caddeler de birkaç yerli turist ve köy halkı dışında hiç kimse yok.

18:15 / Bozcaada’dan az önce çıktık ve sabah Asos’tan çıktığımızdan beri yağmur peşimizi hiç bırakmadı. Sırılsıklam oldu bütün Arnavut kaldırımlar. gezdiğim her sokağın tadı damağımda kaldı ve bir daha ki kitabımı yazmak için buralara mutlaka gelmeliyim….

Gezimin geri kalan kısmını da başka bir makalemde aktaracağım. Herkese sevgiler…

 

Ve Çocuklar Diyorum Yeni Bir Yıla Merhaba Derken…

13413596_10154246524406252_9078611359972833797_n“İşte yepyeni bir yıl daha kapımızı çaldı.” Sanırım bu yedi kelimelik söz dizisi gelmesi gereken asıl zaman kavramını unutmuş olmalı. Sanki bizler büyüdükçe yıllar daha hızlı akıyor, tutamıyoruz zamanı. Geçirdiğimiz yılın farkına varmadan sonraki yıla merhaba demiş oluyoruz bile. Daha geçen yıla dair yazdığım makalem dünde kalmış gibi, bayat ama küf tutmamış, hala yakın zamanın tazeliği ve tatlılığı var üzerinde…

Neyse, yılların çarçabuk geçişinin matemini tutmanın anlamı yok, dışarı da yılın ilk karı yağıyor; ne kar, ne de yağmur tadında. Yağıyor işte. Islak bir kış gününün ve Aralık ayının vedasını sunuyor araba egzozlarından çıkan boğuk seslerle birlikte. Aslında Aralık ayı yılın sona ayı olsa da eski yıl için bir veda değil bence, Ocak ve Şubat’ın kardeşi o.

Aralık bitiyor, kar yağıyor…

“Ve sokakta yaşayan evsiz, yalın ayaklı göç çocuklarının, evsizliklerini unutturan birkaç dakikalık kar sevinciyle birlikte devam ediyor hayat…”

Yeni yıla nasıl girersen bütün bir yılı öyle geçirirsin derler ya hani; açıkçası ben geçen yıl, yeni yıla nasıl girdiğimi hiç hatırlamıyorum, hatırladığım kadarıyla huzurlu ve sakin bir gündü. 2015’in, yılın son günlerine baktığımda ise maalesef ki ülkemizde çok da fazla iç açıcı bir tablo olmadığını görüyorum. Yüreğimin bir tarafında ufak tefek mutluluk parçaları olsa da; diğer tarafında biraz daha büyük bir parçadan oluşan burukluk var ve aklımda herkesin aklında ki soru!

“Biz ne ara bu hale geldik?”

Aslında bu yazıyı yazmaya başlarken size İstanbul’un tarihi yapılarından bahsetmeyi düşünüyordum; fakat parmaklarım hareket etmeye başladıktan sonra kendimi bu paragrafların arasında buldum.

Ben 2016’ya; yılın son gününden, duvarları süzgece çeviren kurşun deliklerinden, korkulu çocuk gözlerden, ırkçı gözlerden, ranttan, kavgadan, bütün bir yıldan, yılın en acı karelerinden sıyrılarak, içimde bir yerlerde saklanmış olan, aklımdaki çocuk silüetlerin gölgelerini ve o acı savaşların darbesinde, gözlerinde bir nebze de olsa hala var olan o umut dolu bakışları da alarak ve ceplerimde saklayarak, yağan beyaz kar tanelerinin altında, üzerime çektiğim yeşil parkama da sarılarak; sokağın, hayatın ve insanların arasında kaybolarak giriyorum.

İstanbul’da alt tabaka da yaşamak demek, arka sokaklarda kalan terk edilmiş bir görünmez çığlık olsa bile, o sıska bedenler, ürkek bakışlar ve çıplak ayaklar yılın her yağan karıyla birlikte mutlulukta kaybolurlar aslında. Arka sokaklarda kaybolmuş ve hiçbirimizin görmek istemediği binlerce hayat… Atıyorum kendimi sokağa. Yılın ilk karından nasiplenmek istiyorum. Atlıyorum vapura, buğulu camların ardında kalan İstanbul ve hafifçe serpiştiren kar tanelerinin yansımasıyla birlikte, yüzüme yerleşen tebessümü de kendime rehber yaptıktan sonra sıcacık çayımı yudumluyorum ve vapurdan indikten sonra Karaköy’ün arka sokaklarında kayboluyorum. O sokaklarda popüler hayatların arasına karışma niyetinde değilim yine. Yine sakin ve kendi başıma yürümek istiyorum; savaşların, kavgaların, stratejilerin hep var olacağı bu dünyada, 31 Aralık ayının son Perşembe’sinde.

2015 devir teslim törenini 2016’ya bırakıyor usul usul. Tek dileğim  olmasa da en büyük dileğim, yukarıdan dökülen her beyaz tanenin yeryüzündeki çocukların yüzlerinde yepyeni bir umut oluşturması oluyor.

Yürüyorum Karaköy sokaklarında, kar yavaştan tutmaya başlıyor ıslak caddeleri. Galata kulesi sislerin arasına saklanmış yine. Çocuklar diyorum; aklıma kazınan o buğulu, tertemiz gözleri hatırlayarak. Biraz parçalı bulutlu ama hala umutlu ve huzurlu bir yıl diliyorum kendime ve herkese…

12463688_796011520527232_2021550731_n

 

My CİTY!

11209568_10153758711606252_6687650595905598189_nHayat, sokak aralarında saklambaç oynayan çocuklar gibi heyecanlarla dolu anılar çıkartıyor insanın karşısına! Ben çocukken mahalle aralarında gezen, çeyizlik satan, daha çok Yörük ve romanların şehir şehir gezerken kullandığı ve göçebe oldukları için yakın döneme kadar çingene damgası vurulan minibüsler vardı12295365_10153756580931252_892938424834678447_n Şimdilerde ise sokak aralarında hurdaya bırakılmış o beyaz, kırmızı, mavi renkli minibüsler kadraja yansıyan güzel kareler olarak kalmakla meşguller

Kısa bir tarih :)

12278923_10153761284601252_2241851671506423684_nReklamın iyisi kötüsü olmaz tabi ki… Ortaköy sokaklarında bulunan ve bir tekstil firmasının reklam sloganı olarak kullandığı,”Bulunmaz Hint Kumaşı ” günümüzde ne üretilir ne de bulunur. Bir zamanlar Hindistan’ın ana gelir kaynağı olan ve uzun yıllar önce üretimi durdurulan söz dizisinin çok anlamlı bir geçmişi vardır. 1700’lü yıllarda Hindistan’ı sömürgeleştiren İngilizler,bölgede var olan yerli el dokumacılığına son vermedikleri sürece İngiliz fabrika kumaşlarına pazar bulamayacaklarını anlayınca,Hindistan’daki yerli kumaş üretimini yok etmek için Hintli dokumacıların başparmaklarını kesmiş onları kumaş dokuyamaz hale getirmişlerdir. Böylece Hindistan kumaşını yok edip İngiliz kumaşının egemenliğini sağlamaya yönelmiş Hindistan’ı da kendi müşterisi durumuna düşürmüştür… Bu arada; şu küçücük hayatta kendisini bulunmaz Hint kumaşı zannedenler vardı değil mi? Demek ki neymiş efenim, bulunmaz Hint kumaşı her yerde bulunurmuş.