‘Ölmeden önce yapılması gerekenler’ listeme bir yenisini ekledim ;)

IMG_20160711_0027535Benim için her şey küçükken yaptığım şehirIMG_20160711_002902lerarası bir yolculukla başlamıştı. Uzayıp giden asfalt yol kenarlarında sıralı bir şekilde dizili olan tahta telefon direklerinin arka fonunda kalan, sarı başak tarlaları ve günebakanlar vardı.
‘Ölmeden önce yapılması gerekenler’ listeme eklediklerim arasındaydı; günebakan tarlalarının arasında tekrar koşmak, nefes almak ve gökyüzünü izlemek… Saçlarım artık çocukluğumdaki gibi altınsarısı olmasa da, bukleleri hep aynıydı savrulan rüzgarlarda…1
Yapılması gerekenler listemin başında ilk olarak, ‘yağmurlu bir günde denize girmek’ vardı. Yaptım! Bardaktan boşalırcasına yağan yağmurların altında denizlerin diplerindeki saklı sessizliği keşfettim. Sanki yağan yağmurlar başkaydı, denizler başka… Ne denizin köpükleri karışıyordu yağan yağmur tanelerine; ne de gökyüzünün gürültüsü sakinleştiriyordu o engin dalgaları. Havada yağmurdan ıslanmış toprağın kokusu vardı. Mutluydum! Hayatta mutlu olmak için çok büyük beklentiler içine girmeye gerek yok;) Bazen bir yağmur damlası kocaman mutluluk sebebiniz olabiliyor. Önemli olan kendi iç zirvenizin büyüklüğü. Fakat olaya realist bakacak olursam eğer, belki günün birinde Everest’e olmasa bile en azından Ağrı Dağı’na veya Süphan Dağı’nın zirvesine çıkabilirim diye düşünüyorum:) Kim bilir belki de 57 yıl önce Süphan’ın zirvesine düşen ve içinde İngiliz bilim adamlarının da bulunduğu nükleer taşıyıcı G-AGRH tescilli Avro Super Trader IV tipi uçağın küçücük mini mini minnacık kalıntılarını da görebileceğim oraya çıktığım zaman. Tabi RAF (İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri)nin ülke sınırlarımız içerisinde izin alarak!!! toplattığı parçacıklardan eser kalmış ise 😉 Bunu yapmam için en uygun ay Temmuz ve Ağustos ayları olacak… Kışın çıkarsam vay halime…5 10Belki de seneye zirve hikayemi yazıyor olurum kim bilir 🙂 Her neyse bunlar benim hayallerimin bazıları. Liste sıralamasına girecek olsam sanırım defterler ve kalemler yetmez derdimi anlatmaya 🙂 Çünkü benim hayallerim hiç bitmez…
Ben bugün çocukluk hayallerimden birisini daha gerçekleştirdim. Çocukluk diyorum; çünkü yaptığım seyahatlerin birçoğu kültür turu kapsamında veya havadan olduğu için o tarlalara ulaşmak çocukluktan beri ancak hayallerimde kalabildi. Her hasat ekim zamanında, ‘bu sene kesin gideceğim’ diye mırıldansam da, o yıl içinde hep başka rotalar çizdiğim için, hiç ayrılamam derken canımmmm ay çiçek tarlalarına kavuşmak hep hayal oldu 🙂 16
10. 07.2016 / Marmara’nın Güney ve Kuzey yamaçlarını süsleyen, yazın en güzel, en masum görüntüsünün serili olduğu, Trakya’nın sarı örtüsü, demet demet karşımda duruyordu. Kumburgaz ve Selimpaşa sınırlarına girmemle birlikte gülümsediler bana. Öbek öbek dizili duruyorlardı asfalt yolun sağ ve sol taraflarında. Biraz ilerledikten sonra patika bir yola girdim. Kum tanelerinin rüzgarlarla uçuştuğu yolu biraz geçtikten sonra kendimi günebakanların arasında buldum. 12Günebakanların arasında koşarken ayaklarıma batan dikenler acıdan çok mutluluk verdi bana. Tıpkı çocukken düştüğümde kanayan diz yaralarımdan çok, oyunu kaçırma telaşımın ağır basması gibiydi bu telaş. Batan dikenlere bakarsam o anı yaşayamayacak, zamanı kaçıracak gibi hissettim biran. Beni bu denli mutlu eden şey, en son çocuk kahkahalarımda yarım bıraktığım o sapsarı ay çiçekler miydi? Yoksa bugün yeniden kavuştuğum hayallerim mi? Bilmiyorum… O zamanlar korkardım boyumu aşan ayçiçeklerin arasında tek başıma koşmaya. Uzaklaşırsam kaybolacağımı düşünürdüm. Ve şimdi baktığımda ise geniş ovaların bütün enginliklerini görebiliyordum. Ne kaybolma korkusu vardı içimde, ne de büyüme telaşı! Baktığımda gördüğüm tek şey, o sarı bukleli saçlı kızın henüz büyümemiş olmasıydı…6

Surların içindeki mabed! Aya İrini…

ayaGeçenlerde yakın bir arkadaşımın evinin terasında otururken, bir yandan püfür püfür esen rüzgarın esintisinde huzur buluyor, diğer yandan terastaki salıncakta sallanıyordum. Hemen yanı başımda duran masanın üzerinde iki tane cam bardak vardı ve bardaklardan birinde aynen şöyle yazıyordu. ‘Memlekete özel bardak.’ Benim elimdeki bardak Denizli iline aitti. Arkadaşımınki ise İstanbul içindi. Her iki ilinde popüler yerlerini az çok biliyordum, fakat Denizli’ye şuan için gitmemi gerektirecek çok özel bir durum olmadığından, acaba İstanbul’da kaçırdığım bir yer var mıdır? diyerek arkadaşımın bardağını hooopp elime aldım. Popüler kültürün arasına hapsolmuş sosyetik semtlerin, büyük köprülerin ve kesinlikle gidilmesi gereken büyük tarihi yapıların arasında kalan bir isim çekti dikkatimi.
Aya İrini Müzesi! Neredeydi bu müze? İstanbul’da neredeyse gitmediğim tarihi hiç bir yer kalmamışken nasıl olur da görülmesi gereken yerler listesinden es geçebilmiştim ben burayı? Hemen küçük bir araştırma yaptım ve ertesi gün Aya İrini’ye gittim. Avluya geldiğimde kendi halime güldüm 🙂 Çünkü o muhteşem yapıt, yılda bir kaç defa ziyaret ettiğim Topkapı Sarayı’nın I. Avlusu’nda yer alan ve neredeyse her gittiğimde önünden geçtiğim; tuğladan yapılmış kırmızı duvarlarına, sisli camlarına hayran kaldığım, ama bir kere bile ‘bu yapıtın adı nedir?’ diye sormadığım o masal kokulu yermiş.
123Yazın en sıcak ikinci ayının, birinci günü taktım sırt çantamı sırtıma düştüm tabana kuvvet yollara. Top Kapı Sarayının arka avlusundan yukarı bayır çıkılan yolun sonunda karşıma çıkan 3 büyük kapıdan ilkini aralayarak girdim içeri. İlk ziyaret yerim İstanbul Arkeoloji Müzeleri kompleksi içinde yer alan ve her kapının ardına ayrı bir kutsal eşyalar zincirinin saklandığı Eski Şark Eserleri Müzesi oldu. 5109
Müzede eski Mısır Firavun mezarlarından tutun; gösterişli, büyük lahitlerden, aslan kabartmalı levhalardan, Tunç Devri Dönemi’ne kadar sayısız eser var. Mısır, Mezopotamya, Arabistan Yarımadası ve Anadolu kültürleri kendi tarihi gelişimleri içinde detaylıca sunulmuş. 75.000 tane çivi yazılı belgenin bulunduğu Tablet Arşivinin yanı sıra Akad Kralı Naramsi’nin Steli, İştar Kapısı, Hammurabi Kanunu gibi eserler var. Ve ve ve benim dikkatimi en çok çeken eserlerden birisi olan Kadeş Anlaşması’da bu müzede yer alıyor. Tarihin bilinen ilk barış 12anlaşmasıdır Kadeş Anlaşması. Tekrar ediyorum. Tarihin bilinen ilk barış anlaşması!kadeş anlasması MÖ 13. yüzyılın iki büyük siyasi ve askeri gücü olan Mısır ve Hitit devletleri arasında imzalanmış Kadeş Anlaşması. Mısır Firavunu II. Ramses ve Hitit Kralı III. Hattuşili arasında yapılan bu anlaşmanın metnini içeren kil tablet 1906 yılında Boğazköy’de yapılan kazılarda ele geçmiş. O zamanın diplomasi dili olan Akadça ile yazılan tabletin kırılmış orijinal metninin geriye kalan dört büyük parçası da yapılan kazılarda bulunmuş ve metnin kırık olan kısımları böylece tamamlanmış. Tarihin belgelerini beynimin bir köşesine depoladıktan ve merdiven basamaklarını yeniden gelmek üzere tek tek indikten sonra, geniş avluda bulunan kral mezarlarına doğru yöneldim. İçeride sayısız lahit vardı. İrili ufaklı, gösterişli, tunçtan, mermerden yapılmış sayısız lahit ve tablet… Odanın ortasında bulunan en gösterişli lahitin boyu 5 metreden fazlaydı. Dört bir tarafı kusursuz heykellerle çevriliydi. O dönemlerde kişinin zenginlik ve gücüne göre belirlenirmiş lahitlerin boyları ve işçiliği. Yüzyıllara uzanan sayısız ve kusursuz lahit mezarlık.
IMG_9283Eski Şark Eserleri Müzesi ve Kral Mezarları ve Arkeoloji Müzelerini dolaştıktan sonra ana kapıdan çıkıp yönümü I. Avlu’ya, yani Türkiye’deki müze çalışmalarının ilk 8yapıldığı yere Aya İrini’ye çevirdim. İstanbul’da bulunan ve camiye çevrilmemiş olan taş ile tuğlanın zarafetini simgeleyen en büyük Bizans kilisesiymiş Aya İrini. Belki de bu kadar muazzam bir yapı olmasının sebebi Roma döneminden kalma Afrodit, Artemis ve Apollon mabetlerinin kalıntılarından yararlanılarak yapılmasına bağlıdır. Kim bilir 😉 4. yüzyılın başlarında I. Konstantin (324-337) zamanında yapılmış kilise. 4Yunanca’da ‘Tanrısal Barış ya da Kutsal Barış’ anlamına geliyormuş. Aya İrini Kilise’sini çok değerli kılan iki sebepten ilki, buranın Konstantinopolis’teki ilk kilise olması ve imparator Konstantin’in bu mâbede Aya İrini ismini vermesidir. 7İkincisi ise Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethinden sonra yeni inşa ettirilen Topkapı Sarayı’nın surlarının içinde kalmasına rağmen Aya İrini’yi camiye çevirmemesi ve burayı bir kilise olarak bırakmasıdır.
iriniPeki kimdir Aya İrini? Asil bir Pers ailesine mensup, daha sonra ismi Hagia Eirene veya Azize İrene olarak anılacak olan Penelope adında bir kızdır Aya İrini. Hikayesi ise Hristiyanlığı bir din olarak kabul etmeyen Romalıların Penelope’ye çektirdikleri eziyetlere rağmen kendisinin bir havari gibi korunması ve sonrasında İmparatorun kendisi adına yaptırdığı kiliseyle birlikte isminin asırlarca yaşamasıdır. Aya İrini’de yüzyıllar boyunca Ayasofya gibi büyük depremler geçirip, yağmalanıp, yakılıp, tahrip edilmiştir. Bu yıkımlardan sonra İmparator Jüstinianos tarafından 532’de yeniden yaptırılmıştır. Kısacası Ayasofya’ya gösterilen hassasiyet Aya İrini’ye de gösterilmiştir. Sarayın bahçesinde oturdum. Şöyle bir baktım kiliseye. Düşündüm! Aya İrini’de en az Ayasofya kadar asil duruyordu.Sessiz, sakin ve huzur veren bir yerdi. İhtişamlı Topkapı Sarayı kapılarının avlusunda usulca bekliyordu. İsmi gibi kutsal bir barışı simgeliyordu…
20160701_170414Kilisenin bahçesinden çıkarken aklımdan geçen cümleler şöyleydi; acaba bizler Topkapı Sarayı’nın ve Ayasofya’nın gölgesinde kalmış; İstanbul’un ara sokaklarında gizli, sayısız daha kaç dünya mirasından habersizdik..!

Antik bir şehre küçük bir yolculuk…

25 Mart Cuma /4

Dört günlük kısa bir Ege kültür turundan herkese merhaba!

Yolculuğumun ilk günü deli gibi bir yağmur yağıyor. Saat 05:51 suları. Edremit’e girdik. Camdan dışarıyı izliyorum. Yağmur damlaları çok güzel görünüyor ve zeytinlikler! Güneşse yüzünü hiç göstermiyor. Bursa, Balıkesir, Çanakkale. Bu yollar bana neden hep çocukluğumu hatırlatıyor? Soğuk ve şehirler arası bir otobüs yolculuğundayım ve yine o yollarda yağmurlar yağıyor, sonra dağılıyor bulutlar ve her yer çocukluğum kokuyor… Edremit’e 4, Çanakkale’ye 140 km mesafedeyim. Kaz dağları (Kaz Dağları aynı zamanda İda olarak geçer.) bulutlar, yağmurlar ve zeytinlikler. Biraz yorgunum. Oldum olası kurtulamadım otobüs yolculuklarında uyuyamama psikolojisinden. Eğer ben uyursam, otobüsün kaptanı da uyuyakalıp kaza yapacak gibi gelir hep bana. Her dalışımda yeniden paniklerim ve uyanırım. İşte yine öyle bir yolculuğun sabahındayım. Her yer buram buram tarih ve sanat kokuyor. Acaba Homeros, İlyada ve Odessa’yı yazarken neler neler hayal etmiş bu kırmızı topraklarda. Şüphesiz kör bir şairin hayal dünyası hepimizinkinden daha da geniştir.

1406:30 /Akçay’dan Asos’a doğru devam ediyoruz yolumuza. Akçay’da yaşayan yerli halk su parası ödemezmiş, çünkü Kaz Dağlarından gelen su bol olduğundan devlet halktan su parası almazmış. Türkiye’nin ilk Etnografya Müzesi de bu bölgede bulunan Güre’dedir. Güre’de yaşayan köylü Ali amca gelen turistlere, geçmişte yaşayan yörüklerin kıyafetleri sergiler ve o yörüklerin yaşantılarını yıllardan beri anlatırmış.  Etrafa bakıyorum, neredeyse bütün yazlıklar bomboş. Altınoluk’a varınca yol kenarında Afrodit Tatil Köyüne takılıyor gözüm. 20 yıl öncesine gidiyorum, çocukluğuma. İlk kaydıraklı havuzdan o tatil köyünde kaymıştım ben. Sonra mavi boncuklar satın almıştım ve yine o mavi boncuklarla vermişti kasada duran garson, vanilyalı dondurmamı. 15

Ertesi gün saat 09:20 sularında tekrar geçiyoruz Altınoluk’tan. Altınoluk ilçesi ismini buz gibi suları olduğu ve altın gibi parladığı sularından alıyor. Sadece suları değil şehrin tarihi de altın gibi parlıyor. Altınoluk’ta Antandros kentinin kalıntıları bulunmuş zamanında. (Mozaikler ve hamam kalıntıları.) Dünya’da zaten İlk hamamı Romalılar yapmış ve kullanmışlar. Bu bölgelerde dikkat ederseniz birçok hamam kalıntısına rastlayabilirsiniz. Bölgenin en güzel hikayesi de işte burada Altınoluk yolunda başlıyor. Altınoluk boyunca ilerlerken her yerde bu adından bahsedeceğim kızın portresi çarpıyor gözüme. Yavaşlıyoruz… Sol tarafta Adatepe Zeytinyağı Müzesi var. Küçükkuyu Merkez’in caddeye bakan tarafında yer alıyor bu müze. Müzenin her yerinde Refika’nın fotoğrafları var.

story_imageEski zamanlarda buralarda Refika (Refeka) adında Rum asıllı bir kız yaşarmış. Refika bütün bölge halkını eğlendirir ve şarkılar söylermiş. Çok güzel bir kadınmış. Aslında Adatepe Köyü’nde yaşamış Refika… Dünya’nın resmi olarak yapılan ilk güzellik yarışmasını kazanarak, ilk güzellik kraliçesi olmuş. Sonra Refika Birinci Dünya savaşı zamanında, yunan bir yüz başına aşık olarak Yunanistan’a yerleşmiş. Yöre halkı ise ‘Ah Refika, vah Refika’ diye ağıtlar yakmaya başlamış. Adatepe Köyü (Türkmen Köyü) (Yeşilyurt Köyü) kıyıdan 3-4 km gidildiğinde tepelerde kalıyor. Zeus Altarı’na çok yakın bir köy. Bütün evlerin bacalarından dumanlar tütüyor. Her evin bacası var ve evlerin hepsi taşlardan yapılmış. Köyün girişinde bulunan köy kahvesinde köyün yöresel tatlarından olan otlu peynirli gözlemeden yiyoruz. Sonra mis gibi kokan zeytin çiçeği kolonyasından alıyorum. Dört bir tarafımdaki bütün evler sanki çocukluğumdan kalma kartpostallardaki evler gibi duruyorlar karşımda. Her evin çatısı dik saçtan yapılmış ve camları kapatan ahşap pervazları var. Camların ortalarında ise küçük bir kapı duruyor. Kapı ortalarında demirden tokmaklar. Bence Kaz Dağlarının ardında saklanan Rum ve Türklerin yüzlerce yıl birlikte yaşamış olduğu Ege köylerinin en güzeli bu köy. Evler, sokaklar o kadar güzel ve doğal ki… Köy sokaklarında yürürken büyüleniyor insan. Refika’yı düşünüyorum, onun yaşadığı bu toprakları, Zeus’un Truva savaşlarını yönettiği bu tepeleri! Hepsi muazzam. Zeus Truva savaşlarını Adatepe köyündeki altardan yönetir ve izlermiş. Çok çapkın bir adammış Zeus. Elli tane eşi varmış.  Dünya’nın ilk rüşvet olayı da Kaz dağlarında olmuş. Bütün oyun ise hep o çapkın Zeus’un bir kaz çobanına yön vermesiyle ve Kaz çobanın da en güzelin Afrodit olduğuna karar vermesiyle olmuş. Bu kararla birlikte Truva’da on yıl sürecek bir savaş başlamış. Büyük İskender bin tane sığır kurban etmiş bu şehre. Aynı zaman da on yıllık savaşın başladığı lanetli şehirmiş Truva. Hem kutsaldır, hem de lanetli. Truva’nın laneti inanışa göre yüzyıllara uzanmış. Hatta internet oyunlarında sitelere bulaşan virüslere dikkat ederseniz Truva atı vardır hepsinde…  UNESCO tarafından ise Türkiye Dünya mirasına alınan ilk yerdir. Her açıdan önemlidir kısacası.

Edremit, Altınoluk, Akçay ve Ayvalık ayaklarımızın altında. Uzun ince keskin yamaçlardan şehre doğru iniyoruz.

33Zeus eminim ki bu tepeden Truva savaşlarını yönetirken, bütün heybetiyle izlemiştir ayaklarının altında kalan şehri. Gel gelelim Ayvalık’a.  Ayvalık, Kaz Dağlarında bulunan 22 tane irili ufaklı adaya sahiptir ve buranın ölüsü, delisi, kedisi meşhurdur. Adaların her birinin isimleri; Tavuk, Kara, Lale, Çıplak, Tımarhane diye geçermiş. Delisi neden meşhur derseniz Ayvalık’ta delirenleri buraya gönderirlermiş, İmbat rüzgarlarında aklı başına tekrardan gelenler şehre geri dönermiş. Delirmeye devam edenler iste ömürlerinin sonuna kadar burada yaşarlarmış. 1700 tane kedisi varmış bu köyün. Yeşilin bin bir renginin içinde barındıran ve Dünya’da sadece burada yetişen, elliden fazla bitki çeşidine sahip olan bu güzel köy benim gibi yazma merakı olanların en uğrak yerlerinden birisiymiş. Gerçi ben kediden çok köpek gördüm ama olsun. Bir yanda böyle garip hikayeler bir yanda Refika! Hangi yaşam daha çok yüreğe dokundu derseniz? Tabi ki Refika derim ben!

1708:30 / Asos, Behramkale, Hüdaverdi Camii ve Athena Tapınak kalıntıları… 326 metre yükseklikteyiz. Behramkale’ye giriş yaptıktan sonra, sıcacık saç sobanın yanı başında keyifli bir kahvaltı yaptık. Soframızda yörenin organik bütün lezzetleri vardı. Kahvaltımızı yaptıktan sonra, uzun bir yürüş, fotoğraf tadı ve yörenin meşhur damla sakızlı Türk kahvesi… Kahvemizi içtikten sonra yörüklerin eğlenceli sohbetlerine bir müddet eşlik ettik. Yeni tanıştığım sıcak kanlı insanlardan birkaçıyla aynı meslek grubundan olmamız dolayısıyla sanırım kahvenin tadı daha da keyif verdi. Kahvemi yudumlarken bir ara uzaktaki evlerden birinin bacasından tüten dumana takıldı gözüm. Çocukken yaz, kış demeden bacalarından duman tüten evler çizerdik. O geldi aklıma. Sanırım kışı özlüyorum… Gözüm köy çocuklarını arıyor, fakat sokakta hiç çocuk yok. İlerliyoruz. İlk olarak Türkiye’de alçısı mihraptan (toz pembe) olan iki camiden sadece birisi olan ve I. Murat zamanında tekrardan restore edilen o kutsal camiyi ziyaret ettik. Caminin iç duvarlarında Osmanlı gemileriyle süslenmiş eserler var. Abartıdan uzak, fazlaca sade bir mimarisi var. Avludayız. Daha sonra Asos’a çıktık. Ege Denizi ve Yunan Midilli Adası ayaklarımızın altındaydı. Midilli Adasının nüfusu Çanakkale’nin nüfusuyla aynı orantılıymış.  O koskoca adada yaşayan insan sayısının azlığını duyunca şaşırmadım desem yalan olur sanırım. Adanın her yeri zeytin ağaçlarıyla doluydu. Bir süre Midilli Adasını seyrettikten sonra arkamda duran binlerce yıllık tapınağa bakıyorum. Athena Tapınağı 520 yıllarında yapılmış. Gözlerimizin önünde enfes bir doğa manzarası ve deniz parıltılarıyla, Asos’u kıymetli kılan birçok özellik var. MÖ. Lelekler, Libyalılar, Persler ve sonra Büyük İskender! Ticaret yolları Doğu ve Batı Roma… Aristo’nun üç yıl yaşadığı, halka mantık dersleri verdiği ve şiirler yazdığı koca şehir Asos. Burada evleniyor Aristo. Asos’lu bir kıza aşık oluyor. Pitas adında dünya güzeli bir kızı oluyor. Sonra Hz İsa’nın 12 havarilerinden Sempol Asos’u ziyarete geliyor. En önemlisi bu topraklarda Hristiyanlık kabul ediliyor. 27Bu bölgenin her yeri ayrı bir güzellikte. Her metrekaresinde binlerce yıllık tarih var. Kimilerine göre tatil beldeleri ve bu şirin köyler yazın en sıcak aylarında tercih edilse ve güzel bulunsa da bana göre ilkbaharın ve sonbaharın tadı bir başka oluyor bu topraklarda. Adanın boş sokakları, bacalardan tüten dumanlar, taş evler ve sokak hayvanlarıyla tam bir huzur alanı. Popüler olan mekanların aksine Kaz Dağlarının içinde saklanan, gezip ve görülmesi gereken çok daha özel köyler var aslında buralarda. Daha bakir, daha keşfedilesi. Mümkünse hep öyle kalsın keşfedilmeden. 

3414:37 Bozcaada / Tenedos Adası ve Tenedos Kalesi

Bozcaada dünyanın en güzel 4. Adası olarak kabul edilir ve bu ada bir diğer adıyla Bohçaada olarak bilinir. Adaya vardığınızda bütün ihtişamıyla Tenedos Kalesi karşılıyor bizi. Kalenin ne zaman ve kim tarafından yapıldığı bilinmiyor; fakat Cenevizliler ya da Venedikliler tarafından yapılmış olabileceği söyleniyor. Çünkü Cenevizliler ve Venediklilerin denizlerdeki hakimiyeti eskiden beri bilinen bir gerçek. Kalenin görkemini bir süre inceledikten sonra adanın arkalarında kalan saklı koylara doğru ilerliyoruz ve Akvaryum koyu bütün güzelliğiyle bize merhaba diyor. Yeşilin ve mavinin bütün tonlarıyla saklanmış bir güzellik Akvaryum koyu. Adeta ismi gibi denizin dibi de görünebiliyor. İçinde elliden fazla balık yaşıyor bu koyda. Adada mavi bayrağa sahip olan diğer önemli koylar ise; Ayazma Plajı ve Habbela (Mitos) Plajıdır.  Az ileri de Gökçeada (İmros) buraya da uğrayın dercesine göz kırpıyor bize. ‘Rüzgar alan ada’ demekmiş Gökçeada; fakat daha rüzgar gülleri santraline gelmeden yağmur bastırıyor adaya. Yağmur her zamanki gibi daha da heyecanlandırıyor beni. Türkiye’nin 3. büyük enerji santrali olan Bozcaada Rüzgar güllerine doğru ilerliyoruz, cama vuran yağmur taneleri eşliğinde. Etrafta birkaç köylü bahçelerde dolanıyorlar. Onun dışında her yer çok sessiz ve sakin. İki tarafı ağaçlarla çevrili patika yolu geçtikten sonra Rüzgar güllerine varıyoruz sonunda. Anaç karakterli oldukları için genellikle bayan isimleri verilirmiş. Filiz, Zeynep gibi… Sadece 1 tanesi 82 bin ağaca eşdeğer oksijen tasarrufu yapar ve 2500 kişiye yetermiş. Bozcaada’daki enerji santrali Türkiye’nin 3 büyük enerji santralinden sadece biriyken, ülkemizdeki en büyük Rüzgar gülü santrali ise Çeşme’dedir ve yükseklikleri 44 metredir. Bozcaada’da 17 tane Rüzgar gülü vardır, çünkü Çanakkale’nin plakası 17’dir. Eğer ki Rüzgar gülleri kuşların göç yollarına kurulursa sadece onlara zarar verir!  Rüzgar güllerini ziyaretimizin ardından, eski Türk ve Rum evlerinin arasında tarihi bir yolculuğa çıkıyoruz. O yapıların muhteşem tarihi arasında, yağmur kokusunu içimize çekerek bir süre yürüdükten sonra, adanın merkezine inerek, köşe başındaki ünlü domates reçelleriyle meşhur Salto adlı dükkanına giriyor; çilek ve domates reçelleri alıyoruz. 20Hemen ardından arka sokaktaki fırına girerek bademli pudra şekerli yöresel kurabiyelerden tadıyoruz. Pudralı, bademli kurabiyemin tadı hala damağımdayken, ara sokakların birinde Meryem ana kilisesinin kahverengi duvarları gözüme çarpıyor. O yöne doğru ilerliyoruz. Kiliseyi ziyaret ettikten sonra Bozcaada meydanına iniyoruz. Bir Küçük Eylül Meselesi filminin çekildiği o küçük meydan kahvesinde oturuyoruz bir süre. Caddeler de birkaç yerli turist ve köy halkı dışında hiç kimse yok.

18:15 / Bozcaada’dan az önce çıktık ve sabah Asos’tan çıktığımızdan beri yağmur peşimizi hiç bırakmadı. Sırılsıklam oldu bütün Arnavut kaldırımlar. gezdiğim her sokağın tadı damağımda kaldı ve bir daha ki kitabımı yazmak için buralara mutlaka gelmeliyim….

Gezimin geri kalan kısmını da başka bir makalemde aktaracağım. Herkese sevgiler…

 

Kısa bir tarih :)

12278923_10153761284601252_2241851671506423684_nReklamın iyisi kötüsü olmaz tabi ki… Ortaköy sokaklarında bulunan ve bir tekstil firmasının reklam sloganı olarak kullandığı,”Bulunmaz Hint Kumaşı ” günümüzde ne üretilir ne de bulunur. Bir zamanlar Hindistan’ın ana gelir kaynağı olan ve uzun yıllar önce üretimi durdurulan söz dizisinin çok anlamlı bir geçmişi vardır. 1700’lü yıllarda Hindistan’ı sömürgeleştiren İngilizler,bölgede var olan yerli el dokumacılığına son vermedikleri sürece İngiliz fabrika kumaşlarına pazar bulamayacaklarını anlayınca,Hindistan’daki yerli kumaş üretimini yok etmek için Hintli dokumacıların başparmaklarını kesmiş onları kumaş dokuyamaz hale getirmişlerdir. Böylece Hindistan kumaşını yok edip İngiliz kumaşının egemenliğini sağlamaya yönelmiş Hindistan’ı da kendi müşterisi durumuna düşürmüştür… Bu arada; şu küçücük hayatta kendisini bulunmaz Hint kumaşı zannedenler vardı değil mi? Demek ki neymiş efenim, bulunmaz Hint kumaşı her yerde bulunurmuş.

Aç Kapıyı Bezirgan Başı ;)

12200806_10153711862506252_474691420_nTıpkı hanın gizli bölmeleri gibi en derin yerlerde gizlenmiş olan anılarımızda kalmış bir oyunda saklıydı çocukluğumuz. “Aç kapıyı Bezirgân Başı” diye şarkılar söyleyen ebe olan kişilerin “Bezirgân Başı”nın köprü kapısını tutmasını bekleyen ve o küçük masum kolların altından geçen çocuklar…

Peki kimdi o oyunda geçen ve kelime anlamını bile bilmediğimiz Bezirganbaşı!

Hemen açıklayayım.

Eski zamanlarda Harem‘i yöneten Dârüssaade Ağası yani günümüz Türkçesiyle Kızlar Ağası’na bağlı olan ve Hanedan haremi için kullanılan tekstil ürünlerini, malzemelerini,  kumaşları satın alıp bu kıymetli ürünleri korumak ile görevli kişiymiş Bezirganbaşılar!

O yumuk yumuk elleri yukarı doğru kelepçe yapan sıra sıra dizilmiş biz çocuklar yani “Bezirgân”lar ise aslında eski zamanlarda uzak diyarlardan gelen tüccarlarmışız hem de hiç haberimiz olmadan seslenirmişiz “Bezirganbaşı”na! 

Aç kapıyı bezirgan başı, bezirgan başı,

Kapı hakkı ne verirsin, ne verirsin?

Arkamdaki yadigar olsun, yadigar olsun.

Bir fare, iki fare üçüncüde

Yakalandı fareee,

Gece olduğunda soygunlara karşı kapanan; ancak gün ağardığında açılan; kalın, büyük ve yüksek kapılar. Yoldan gelen tüccarların; konaklamak, dinlenme, hayvanlarını dinlendirme ve mallarını satmak için duraklamaları gereken hanlarmış Bezirganların beklediği o kapılar…

Bu hanlar daha çok Selçuklulardan günümüze uzanan geniş zaman diliminde,  ıssız güzergâhlar üzerinde inşa edilmiş olup aynı zamanda klasik Selçuklu mimarisini Anadolu’nun her yerinde de görmek mümkündür. Genel olarak Selçuklu mimarisine baktığımız zaman ilk başlarda tek avlulu veya avluya bitişik bir ahırdan oluşan han mimarileri İstanbul’un fetihten sonra; ikinci avlu, ahır, bodrum ve mescitler ile zenginleştirilmiştir. Bu mimari ve perspektif yapılara 17. Yüzyılın sonlarına doğru gelindiğinde ihtiyaçların artması ve konaklamanın da fazlalaşmasıyla birlikte, misafir hanları eklenir ve 19. Yüzyıla gelindiği zaman hanların yerini pasajlar almaya başlar. İstanbul’da Sur içi dediğimiz yani Eminönü’nde bulunan Tahtakale, Mahmutpaşa, Mercan semtleri arasındaki ince uzun iğne atsanız düşmeyecek olan dar ve başınızı kaldırdığınız her yerde tarih kokan yapıların bulunduğu; halen atölye tipi üretim ve toptan ticaretin yapıldığı “Hanlar Bölgesi” tarih sevenler için saklı kalmış bir cennet tadında aslında…
12200585_10153711863981252_486955190_nSoğuk bir Pazar ikindisinde, bu bölgede ülke de seçim telaşının da olmasından mütevellit, evlerine kapanan insanların sokaklarda kalan hayali siluetlerinin yansımasını fırsat bilerek o bomboş olan sokakların tadına vararak ve maalesef ki fotoğraf makinamı da yanıma almayı unutarak, aslında Büyük Valide Han’a göre daha az popüler olmasına rağmen benim her zaman çok daha fazla ilgimi çekmiş olan ilk yapıldığı yıllarda birçok sarraf dükkânına ev sahipliği yapan ve 1. Dünya Savaşından sonraki işgal yıllarında da belli bir müddet işgal kuvvetlerinin karargâhı olarak da kullanılan Büyük Han’ı teğet geçtikten sonra yaşayan tarihin arasındaki sokaklardan Büyük Valide Han’a doğru ilerledim.
Valide Han’ın Büyük Han gibi revaklı olmaması tabi aynı zamanda kapalı, bakımsız ve izbe olması hanı gezerken mistik bir hava verebilir. Hanın koridorlarından geçtikten sonra sizi kapalı küçük bir kapı bekliyor olacak o kapıdan yukarı çıktığınızda Yeni Valide Han’ın çatısından göreceğiniz Haliç ve Boğaziçi manzarası, renkli duvar yazıları, martılar ve İstanbul kısa bir süre önce içinden geçtiğiniz küflü ve mistik ortamı hemen unutturacaktır. Bana kalsa ben o karanlık ortam da saatlerce kalıp hanın duvarlarındaki bütün işlemeleri en ince ayrıntısına kadar incelebilir, atölyelerden geçerken seyir yazıları yazabilir veya avludan merdivenle çıkılan bu kuleden hiç sıkılmadan günbatımını izleyebilirdim.
12200559_10153711864051252_1278401324_nÇok şanlıydım çünkü hem hana gitmeyi seçtiğim günü itibariyle, hem de Pazar günleri hanın çatısına çıkma şansının çok az olmasına rağmen çıkabildiğim ve neredeyse in cin top oynadığı, kapı çıtırtılarının bile sesinin net duyulduğu bu güzel hanı bomboş bir İstanbul pazarında rahat bir şekilde keşfetmek benim için kesinlikle bir şanstı! Her çıkan kişiler gibi bende hanı gezdim gezmesine fakat birde hikayesi var Valide Han’ın…

Hikaye de, şu sıralarda da dizilere konu olan ve devrin önemli ve güçlü aynı zamanda siyasi karakteri olan Kösem Sultan, torunu 4. Mehmet tahtta iken, gelini Turhan sultan (4. Murat’ın eşi, 4. Mehmet’in annesi, yeni Valide Sultan) tarafından boğdurtulur ve bu handa, Bizans yapısı Eirene Kulesinde ya da bir odasında sakladığı büyük serveti de yağmalanır.

12182346_10153711863071252_627170144_nKösem Mahpeyker Valide Sultan (1. Ahmet’in eşi, 4. Murat ve Sultan İbrahim’in anneleri) tarafından Üsküdar’daki Çinili Camii’nin vakfiyesi olarak inşa ettirilmiş olan Büyük Valide Han’ın avlusunun iki tarafı; ahır, mesken, atölye ve iş yeri gibi çeşitli ihtiyaçlar dahilinde kullanılmıştır. Toplam da 153, üçüncü avlusunda 57 odası ile üç avlusu olan ilk handır. Avlusunda Bizans döneminden kalan Eirene kulesi ve hanın kalıntıları üzerine inşa edildiği Cerrah Mehmet Paşa Sarayı’nın günümüze gelmiş bir kulesi olan(Cihannüma kulesi) yer alır. Bu küçük avluda Sultan’ın yaptırdığı bir de cami ve 18.-19. YY. da Şiilerin yılda bir kez toplanıp yas tuttuğu ve handa konaklayan İranlı tüccarların kullandığı bir mescit bulunur.

12200469_10153711862761252_659354057_nKösem Sultan’ın ölümünden sonra hanın çok büyük kısmı Osmanlı hazinesine kalır ve Cumhuriyet döneminde bir kısım odalar Vakıflar Başmüdürlüğü’ne devredilir.

Hanlar bölgesinin çoğunda olduğu gibi Büyük Valide Han’ının zemin katında da tekstil ürünleri satan dükkanlar ve çoğunluğu terkedilmiş, üst üste yığılmış, boş olan üst katındaki odalar da ise metal, özellikle gümüş ve tekstil atölyeleri bulunuyor.

1951 itibari ile koruma kurullarının gözetimine alınan Yeni Valide Han 1982’de tarihi miras olarak kabul edilir. İstanbul’un tarihinin belki de kalbinde yer alan mimarinin en güzel eserlerinden “Hanlar Bölgesi”nin hayalet bir şehre dönüşmesi ve terk edilmişliği çok üzücü. Gelen turistlerin tarihin orta yerinde rahatlıkla, arsızca ve saygısızca umumi ihtiyaçları için kullanmaları da hayret verici ayrı bir olay… 21. Yy. da olmak bir yana İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olduğu dönemde, radikal bir restorasyon çalışması yapılmamış olması da büyük bir acı kayıp aslında ve bu hepimizin ortak ayıbı!

 

                                                                     Unutmayalım ki bir millet tarihiyle vardır 😉

Gezgin seyyah…

Tarihçiler iyi bilir📚
Eminönü’ndeki Yeni Câmii Osmanlı dönemi Türk mimarisinde yapımı en uzun sürede tamamlanabilen cami olarak bilinir. Bunun nedeni caminin temelinin 1597 yılında başlanmasına rağmen 1660 yılında, yani inşaatın durdurulmasından 59 yıl sonra tamamlanmasıdır.
Yeni Cami, aynı zamanda İstanbul’da Osmanlı ailesi tarafından yaptırılan büyük camilerin de son örneğidir. Caminin altında kademeleşerek onu tutan yarım kubbeleri ve tali kemerleri vardır. Bu kemerler caminin yapımı sırasında işçilerin kalması için yapılan kulliyeleri birleştirmek amacıyla inşa edilmiştir. Caminin ihtişamı Galata kulesine ışık verirken aslında zamanında bu güzel eserin deniz kenarına inşa edilmiş olmasına rağmen mesafesi denizin sonradan doldurulması sonucu artmıştır. Kısacası bu kemerler caminin güzelliğini, içinden geçen insan siluetleriyle daha da mistikleştiriyor…

Bir Seyyahın Günlüğü ;)

Bir bayramı daha dostlarla, ailemle, güzelliklerle sevgiyle geride bıraktım🍬🍭

Meselâ uzak diyarlardan, çok uzun zamandır almadığım bayram kartpostallarını yeniden aldım ve aynı zamanda çocukluğumda saklı kalmış bayram harçlıklarımı da. Şehirler arası yolculuklarda yine o tahta eski direkleri saydım. Yollar boyunca mevsimi geçmiş ve sarı yaprakları dökülmüş ay çiçek tarlalarından geçtim🌻

Yol kenarlarında bana göz kırpan elma bahçelerinden kırmızı ve sarı elmalar çaldım;ama göz hakkıydı o değil mi kısacası bayram her haliyle güzeldi…

Akdeniz kıyıları Ekim ayında bir başka güzeldi ve sonrasında İç Anadolu’ya doğru uzanan gün batımları!

Bayramın ilk gününe Akdeniz kıyılarında karşılayıp, son gününü ise mizahla kapatmak ayrı bir güzeldi. Antalya’da yazdan kalma harika plajlarda gezip, Eskişehir’deki Masal Şatosunun mavi kubbelerini ve Porsuk çayının gölgesindeki heykelleri ziyaret ettikten sonra en güzel durak bana göre ünlü filozof Nasrettin hocanın diyarıydı tabi ki…

Hoca’nın dünyanın ortasıyla ilgili fıkrasını bilenler bilir🎩

Mizahi yönü kadar düşündürücü ve ders verici yanları da çok fazladır o fıkraların. Ama dünyanın merkezi fıkrası ülkemize tescil getirecek kadar ünlüdür…

12087372_10153652411626252_1654300114_n
Türk Patent Enstitüsüne 22 Aralık 2006 tarihinde yapılan başvurunun kabul edilmesiyle birlikte ”Dünyanın Ortası Akşehir” tescil belgesi artık ülkemize aittir🌍

Hatta öyle ki Nasrettin Hoca Türbesi’nin önünde bulunan ”Dünyanın Ortası” yazısının üzerine ayak basan kişilere, ”dünyanın ortasına ayak bastı sertifikası” bile verilmeye başlanmıştır.

Şimdi gelelim Dünyanın ortasında bulunan meşhur Akşehir fıkramızı anlatmaya

”Çevreden bir grup insan, Nasrettin Hoca’yı çevirip ‘Hocam size bir sorumuz var’ demişler: ”Hocam, dünyanın ortası neresi?”… Hoca, beş on adım ilerlemiş, bastonunu yere saplamış. ”Dünyanın ortası burasıdır” demiş. Şaşkın şaşkın bakan kişiler, ”Nasıl olur Hocam” demişler. Hoca da ”İnanmazsanız ölçün…” diye yanıt vermiş. Böylece hem fıkramız hem ilçemiz tescille dünyanın merkezi olmuş…

Bakın heleee!

Şuan da dünyanın tam ortasına doğru yürüyorum, inanmayanlar ölçebilir :)))

 

Kim bilir belki de bu tatilde…

11800442_10153529506391252_5494734246518897869_nHayatım boyunca yaptığım hiçbir tatil planı için kafam bu  seneki kadar karışmadı. Sanırım bu yazdan ne istediğimi bilmiyorum. Aslında benim için tatile gitmek için illa ki Temmuz Ağustos aylarının olması da gerekmiyor.

Mesela bir önceki sene Eylül ayının başında çıktığım tatil bence çok güzeldi. Gittiğim tatil beldesindeki sessizlik, havanın karartısı, denize girerken birden bire bastıran yağmurun denizde oluşturduğu sayısız boncuk tanesi ve doğanın sesi, yazlıkçıların ufaktan ufaktan şehre dönme telaşı ve geceleri daha da sessizleşen belde…

Bence tatili  sakin ve farklı zaman dilimlerinde yapmak, herkesin gittiği en yoğun dönemlerden daha da güzel oluyor!
Bu sene için aklımda yurt içi ve yurt dışından oluşan sayısız yere gitme planı var ve bunları yapmak için de hangi mevsimde olduğumun hiç bir önemi yok! Bu arada bunları yazıyorum fakat bu sene tatile çıkacağım ay Ağustos’un başı!

Ayyy “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!” dediğinizi duyar gibiyim…

Neyse!
Tatile giderken yanıma almam gereken şeyler hakkında da hiç bir fikre sahip değilim. Öyle çok fazla düşünmeye gerek yok; çünkü bu sene sadece sabahın köründen başlayıp akşama kadar denize girmek ve bisiklete binmek istiyorum. Bilmediğim ve her girdiğimde kaybolup kaybolup çok güzel sokakları keşfettikten sonra yolumu bulduğum, mahallelerinde köpeklerinin arkamdan koşturduğu ve çığlık çığlığa bisikletin tekerlerini çevirdiğim o kasabaların rengarenk sokaklarında yine güle eğlene gezmek istiyorum.

Haaa bir de şey vardı!
Ben normal zamanlarda kitap okumayı çok seven biriyim;  ama tatile gidince plajda güneşlenirken hiç de öyle kitap okuma alışkanlığım yoktur benim. Hani şu tatiller de kum güneş deniz ve kitap fotoğrafını paylaşanlar vardır ya, hakikaten çok merak ediyorum sırf klişe ve sosyal medya trendi olduğu için mi yoksa yanlarında götürdükleri o kitapları okudukları için mi yanlarına alıp da paylaşıyor insanlar! 

Durum böyle olunca bu sene kendi kendime bir karar aldım!  Son 3 senedir her tatile gidişimde kendimle süründürdüğüm ve yarım bıraktığım, elimde heba olan Christy Brown’un Sol Ayağım kitabını bitireceğim and içtim bu defa vazgeçmek yok!

Artık gidiş ya da dönüş yolunda mı olur bu, yoksa o mavi plajlarda mı bilmiyorum; ama o kitap bu sefer bitecek! Gerçi düşününce tatil, canınızın istediğinizi yapacağınız bir özgürlük alanı değil midir? O zaman ben de tatilde en doğal hakkım olan tembellik hakkımdan yararlanarak sadece canımın istediklerini yapmak istiyorum diye düşünüyorum ama bu o kitabın bitmesine engel değil, zaten sonuna gelmek üzereyim, bitince size de anlatırım artık!
Haydi o zaman birazcık kafa dinleyelim 😉

Herkese huzurlu mutlu bol deniz dalgalı tatiller 🙂

31.08.2015

11863501_10153527987306252_5443299007526430853_n

Veee tatil bitti:)

Ağustos’un son haftaları deniz analarının yumurtlama dönemidir, bilen bilir bilmeyense bu yazıyı okuyarak öğrenmiş olur. Benim bu yazın Balıkesir’in güzel kıyılarından birinde yaptığım tatilim de birazcık deniz analarının bana yaşattığı ufak ama yıkılmadığım hüsrana sebep oldu.  Denizin dibine dalarken yanağıma öpücük konduran ve iki gün boyunca ateşlenmeme sebep olan o şeffaf deniz anasını saymazsak her şey gayet güzeldi. Hatta o denizanası bile güzeldi…

11885134_10153554242311252_3336995398675749178_n

Sol yanım kitabını yine bitiremedim, hatta onu bitiremediğim yetmedi üstüne bir de Alexander Dumas’ın Kamelyalı Kadın kitabını en heyecanlı yerinde yarım bıraktım… Sanırım tatillerde okunan kitaplar konusunda fazlasıyla istikrarsız bir insanım 🙂

Bana denizleri, balıkları, gök yüzünü verseler yeter…

 

Bir yazma aşkıdır beni yollara düşüren

Screen shot 2013-06-13 at 12.17.24 PM

Türkiye 81 ilden oluşuyor. Benim o 81 ilin % 85’ini 2-3 katıyla gezdiğim doğrudur. Hatta iller yetmemiş; ilçeler, bucaklar, köyler de bu halayda yerini ziyadesiyle almış.

‘Çok gezen mi, çok okuyan mı’ sorusuna verecek cevabım da hiç olmadı benim! Çünkü kendi çapımda ikisini de yapmaya çalışan gezgincilerden biriyim ben. Hatta öyle ki sayısız şehir turlarına rağmen, küçüklüğümde gezdiğim bütün şehirlerin küçük küçük tepelerden oluştuğunu düşünenlerdendim.

Bir de eski, küçük ve masum bir hikayem var ki cebimde, oda en az Eskişehir kadar eskiydi 🙂

Eskişehir’i eski zannederdim ben küçükken; hatta gözümde o kadar eskitmişim ki!

O güzel ama soğuk şehre ilk merhaba dediğimde, arabamızın arka koltuğunda yerinde oturamayan bir çocuk olmanında verdiği delilikle, kafamı camdan dışarı çıkartıp eski bir şeyler aramıştım. Göreceğim ilk eski nesne o şehrin eski olduğunu bana kanıtlamaya yetecekti ve nitekim beklediğim şey oldu. Karşımda rüzgarın yıprattığı eski reklam afişlerinin asılı olduğu telefon direkleri vardı, nasıl sevinmiştim anlatamam 🙂

Karşımda eski bir şehir vardı işte…

Çocuktuk işte hayallerimiz, düşüncelerimiz kafamızda kurduğumuz çocukluk hikayelerimizle şekillenip harika bir hal alacak kadar  büyüktü.

Şimdilerde ise hayatla ilgili en güzel planım yine bir kitap hayali ve bu uğurda gezdiğim Türkiye yolları…

Her şehir ayrı bir huzur, her gidiş yeni bir yaşanmışlık katıyor bana. Her gittiğimde yine aynı heyecanla uyanıyorum yeni güne. Her başlangıç sıcacık insanlar sunuyor bana, yeni dostluklar, yeni mekanlar, yeni yeni hayatlar… Ve özetle söylüyorum ki Türkiye’m cennetim  eskimeyen en eski yanım benim.

IMG_0401

Memleket isterim; yaşamak sevmek gibi gönülden olsun

22 gün sonra herkese tekrardan merhabaaa;

Zaman su gibi akıyor, bizlerde bir kuş misali oradan oraya savrulup duruyoruz…

Patnos benim güzel memleketim, baba yadigarı, hayat kokan topraklarım… Belki de önemini yeni yeni anladığım  memleket özlemim. 20 gün boyunca o kadar güzel, karmaşık, huzurlu, hüzünlü, kırgın, ve gururlu günler yaşadım ki anlatsam anlatılmaz tarifi yok. Aklımda en çok çınlayan şey babam ve onun kızı olmanın verdiği mutluluk. Onun kızı olmanın verdiği onur. Bazı yaşamlar vardır kısacık ama içinde Dünya’nın en güzel değerlerini barındıran. Babamın hikayesi de öyle bir şey işte, aradan 19 yıl geçmesine rağmen hala ilk günkü gibi akıllarda kalan, iyilikler ve göz yaşlarıyla dolu dolu hatırlanan adam gibi bir adam babam!

Tarifi yok,kelimeler yetersiz…

o koridorlardaydım, kapılar açıldı… görevlinin söylediği sözler her şeye bedeldi…

“Buradan çok insan geldi geçti, fakat hiç kimse hocamın yerini alamadı, babanız kadar hiç kimse içten ve istekle milleti için hizmet vermedi; bu oda, bu koltuk sizindir, siz de babanızın yerindesiniz bizim için.”

Çocukken, buralarda gezmeyin artık diye bize fırça atan Seracettin ve  Sait amca! O gün gözleri dolu dolu bakışlarla karşılarındaydım…

Kesik kesik anılar, hatıralar, çocukluk kahkahaları… artık büyük bir kız çocuğunun sessizliği olarak o odalarda bekliyorlardı…

Patnos’a ayak bastığımın ikinci günü Halk Eğitim ve Milli Eğitim’in koridorlarında dolandım. Evet o gün babamın görev yerindeydim, 19 yıl sonra tekrar müdüriyetin koridorlarında gezdim, babamın memleketimize yaptığı hizmetlerden dolayı adına açılan ve herkese hizmet veren toplantı salonu görev süresi boyunca kullandığı odası ve huzur! Personelin karşılarında babam varmış gibi tuttukları hürmet, övgü, saygı, hoşgörü benim için en büyük gururdu. Bir kez daha iyi ki babamın kızıyım dedim.

IMG_0040         IMG_0048        

Ve sonra babamın değerli öğrencisi Arif Alpdoğan abimin yanında geçirdiğim iki saatlik ama su tadında bir zaman dilimi; ne kadar da güzel, içten ve severek anlattı babamı, ne de güzel döküldü kelimeler ve kifayetsiz kaldı o duvarların arasında… Kendisi şu sıralar Patnos’ta açtığı Serhat Kültür Merkezi’nde gençlere ve insanlarımıza hizmetlerin en güzelini layığıyla vermektedir…

Ve şöyle ekledi kendisi… “her insan aynı yere bakar ama aynı şeyi göremez! Hocamda kimsenin göremediği bir çok değeri gören insandı.”

Çok şey var eklenecek ama buradan ancak bu kadar aktarabiliyorum geçirdiğimiz kısa ama dolu dolu zamanı…

 

Sanatını en güzel şekilde sergileyen usta, babamın değerli öğrencisi Arif abimin yanında bir kare. Dolu dolu sohbet ve ardından şiir tadında bir bağlama dinletisi. Kelimelerin tam anlamıyla kifayetsiz kaldığı bir ortam ve son sözler…
“Sen babanı yazamazsın, hocamı anlatmaya kitaplar yetmez!”
Teşekkür güzel insan…

Gittiğim, gezdiğim her yerde babam vardı, her nefeste babamı yanımda hissettim. Küçükken bana upuzun gelen şimdi ise kısacık bir mesafe olan Patnos Halk Kütüphanesinin girişindeydim. Kitaplar, sessizlik o koku hala bıraktığım gibiydi, değişen tek şey zamandı.

         

  Çocukluğumun en güzel yanlarından birisiydi Patnos Merkez Kütüphanesi! O gün sessizce, çocukken ise kahkahalarla gezdiğim kütüphane koridorları; sakin bir huzur ortamı, kitap kokusu, girişte duran askılık, kocaman oyunlar oynadığımız yeşil bahçe, müdüriyet…

Her hafta babamın bizi götürüp zorla okuttuğu mavi ve kırmızı kaplı kitaplar! hala oradalar o küçük köşede duran kitaplıkta duruyorlar 1960-70’lerden kalan renksiz, saman kağıtlı kitaplar geçen zamanı, özlenmişlikleri sessizce anlatan kitaplar…

Recep Koca / Babamın resmi makam şoförü, şimdilerdeyse Merkez kütüphanesinde idari amir, bize olan saygısı ve sevgisi kızına benim adımı verme nedeni…

Babamın vefatında yanında olan tek insan… anlatırken kelimeler tıkandı, suskunluk her şeyi anlatmaya kafiydi…

Günlerimin hepsini dolu dolu geçirdim, köylere gittim, insanları ziyaret ettim, babamı daha iyi tanıma ve hayatın her anını daha içten yaşama fırsatı buldum. Tanıdık tanımadık herkese gülümsedim, o kadar saf ve temizdi ki bütün insanlar…

Uzun şeritli yollarda çocukları sevdim, sohbetler ettim, köydeki insanların ağızlarından duyduğum “babasının kızı, o da babası gibi insanları seviyor, çocuk büyük ayırmıyor” sözleri binlerce kez daha gururlanma sebebim oldu…

IMG_0029  IMG_0244

Babamın neden köy insanını sevdiğini, insanların saflığını, masumluğunu şimdi daha iyi anlayabiliyorum…

 

IMG_0335              IMG_0340

Dere tepe gez gez gez 🙂

IMG_0344                   

19 yıllık hatıraların toplandığı en güzel yuvam evim…

Yollarda karşımıza çıkan beyaz atlı prensleri de unutmamak lazım tabi 🙂

IMG_0412                IMG_0414 IMG_0415                  IMG_0417 IMG_0421                           IMG_0437

Yolculuğumun su gibi akıp gittiği günlerde bol bol gezdik ve hiç tanımadığım ama akrabamız olan insanları tanıdım, sıcaklıklarını hissettim…

IMG_0385                  IMG_0401                             

Bazen kelimeler anlamını yitirir; gülen gözlerdeki bakışlar, sıcacık bir el her şeyi anlatır!
Küçükken farkına bile varamadığım en kadim, en içten değerler!
Belki de ‘henüz bir adı olmayan kitabımı’ yazmaya karar vermeseydim bu güzel insanları tanıma fırsatını hayatım boyunca bulamayacaktım!

IMG_0508                                             IMG_0518

80 yaşındaki Felek teyze, Maksut amca ve Adil amcanın babamın fotoğrafına bakarken, gözlerinden dökülen yaşlar her şeyi anlatmaya bir kez daha yetti… sıcaktı, sadeydi güzeldi her şey.

       IMG_0504                                             IMG_0532                    

Yollar, köyler, eski tahta yol direkleri, tarlalar, insanlar ve zaman! Her şey ama her şey hızla ilerliyordu…

IMG_0716IMG_0777IMG_0761IMG_0713

 

 

11017828_10153107863356252_7244306285931045518_n

En tepedeki direklerin olduğu yere çıktığım,düştüğüm,oynadığım günlerin sayısını hatırlamadığım kayak evi! Şimdilerdeyse önünden geçerken bana tebessüm ettiren en güzel anı yine BABAM!

Birçok kayakçının tek kaymaya cesaret edemediği sivri noktalardan ve kayalıklardan babam gibi usta bir kayakçının boynunda hiç korkmadan aşağıya doğru sevinç çığlıklarıyla uçmak… Şaşkın ve hayran bakışların arasında kocaman kahkahalarımız da hayat bulan sevgi dolu bir baba ve çocuklarıydık biz…

Yollardaki beyaz şeritleri ve tahta elektrik direklerini sayarak geçirdiğim uzun şehirler arası yolculuklarda gözüme takılan sazlıkların ve ay çiçek tarlalarının arasında hep olmasını istediğim fotoğrafım sonunda elimde! ateş böceklerinin sesleri, bataklığa batma ihtimali ve altın sarısı doğa harikası sazlıklar… her şey harika✌

                IMG_0560

Yanımda oturan canların adları Hilal ve Bilal… dedeleri onlara bizim isimlerimizi vermiş; bu sevginin, ilginin, saflığın altından kalkmak mümkün değil…

 

Bu koca çınar benim dedem!
105 yaşında; 10 çocuk, 24 torun sahibi idolüm Hikmet Taşdemir✌
Kapıdan içeri hala küçük bir çocukmuşum gibi elinde bana aldığı çikolatalarla gülümseyerek giren dedem, zamanın hükmedemediği, çocukluğumun en güzel yanlarından birisi dedem…

10981210_10153088045366252_4180332278689885632_n

Süphan Dağı… çocukluğumun en komik anılarından birisi… babamın 1976 yılında arkadaşlarıyla birlikte 400 metrelik alanda biraz zorlanarak çıkıp 6 buçuk saatte tamamladıkları iki günlük dağcılık maceraları…

S-352

Son olarak; canım babama fazlasıyla hürmet eden, yardımcı olan, ilgilenen, arayan, soran, gerekli bütün bilgileri sunan, kişi ve kurumlara, dostlara, arkadaşlara, bütün değerli insanlara tek tek teşekkürlerimi sunarım…

Memlekette geçirdiğim 22 günlük süre zarfında  yanımda olan, benim için dünyalara bedel bütün değerler kitabımda dilimin döndüğünce yer alacaktır…

VE…

Cahit Sıtkı’nın dediği gibi…

Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;

Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim

Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim

Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;

Olursa bir şikâyet ölümden olsun.