Leylavari bir yazı işte;)

BruceDavidson02_2 Aslında bu yazı için belki de biraz erken ama olsun ben önceden yazmış olayım; malum Ramazan ayı unutkanlık ayı…

Her Ramazan ayında orucunda etkisiyle; hayata karşı istem dışı bir çevrim dışı olma, kimseyle konuşmak istememe, böyle gayet sakin ve mülahim bir kız olma hallerim bana kendimi bu 365 günlük sürecin 11. ayında 11 ayın sultanı gibi hissettiriyor hep.

Keşke geriye kalan aylarda da böyle az konuşabilsem, daha sessiz bir kız olabilsem de bu maneviyatı hep yaşasam; ama olmuyor işte.

Allah yaratmış bir kere hiç can çıkmadan huy çıkar mı?

Tabi ki çıkmazzz!

Böylesine mübarek ayda bu kızcağız da hayattan öylesineee bir boş vermişlik halleri var işte.

Haa bir de zaman geçsin diye yaptığım şehir içi yolculuklarda ancak yolun sonuna geldiğimde ve ya sevdiğim müzik bittiği zaman çözebildiğim kulaklık da apayrı bir olay zaten.

Neden, niçin nasıl karışır bilinmez ama çözmeye çalışan herkesi çileden çıkarttığı kesin! Hayatın en acı gerçeklerinden birisi de bu işte; ben o geberesice kabloyu çözene kadar gitmem gereken yere zaten varmış oluyorum! Hele bir de mp3’e indirdiğim son çıkan hit parçaları deli gibi dinleme isteğiyle yanıp tutuşurken olacak iş mi bu, tabi ki değil ama NEYE YARAR!

O Arapsaçına dönen gereksiz kablonun sürekli dolaşacak olma gerçeğini bir yana bırakıp devam ediyorum.

Daldan dala atlıyorum farkındayım fekat; düşünün hayatımda aldığım en orijinal, saçma, alakasız ve komik doğum günü hediyesi olan ve nedense bende aşırı derece de merak uyandıran ve yıllarca;” keşke benimde olsa, acaba nasıl bir şeydir o kafasında ot biten adam” diye diye kendimi çocukken paraladığım ve sonunda elime geçen “çim adamı” büyük bir isteksizlik ve umursamazlıkla bir kere suladıktan sonra üzerindeki “günde 3 kere sulayın” yazısını gayet dikkate almadan Lö Fğansız balkonumun köşesinde gözleri balkonun mermer zeminine yapışık bir şekilde iftarı bekleyen kumrular gibi öylece beklemeye bıraktım.

Annemin kendisini hala çöpe atmamış olması da gerçekten taktire şayan bir durum, çünkü annem için evdeki her şey çöpe atılmaya bekleyen gereksiz bir şey konumunda. Şu sıralar en çok sinir olduğu şeylerden birisi de sesini fazla çıkartamadığı ama gördüğü zaman sinirlendiği, her yere dolup taşan kitaplarım olsa gerek. Öyle ki annem nasıl bir tahammülsüzlük içindeyse artık bu aralar hep “bu kadar okuduğun yeter, bu yaşına kadar o kadar okudun da ne oldu!” diye söylenmekle meşgul.

Bir de mevsim geçişlerimiz var bizim. Annem her mevsim geçişlerinde “sen bunları giymezsin, sana küçülmüştür” diye dolabımdan sinsice ve hunharca aldığı tişörtlerimi yer bezi yapmaktan hiç vazgeçmedi, hayır madem ki o kıyafetlerden yer bezi yapacaksın ne diye boşuna para verip temizlik bezi alıyorsunuz ki; ha bir de çamaşır suyunu sıçrattığı kıyafetlerim vardı neyse yaram içerde diyerekten o konuya hiç girmeyeceğim.

Velhasıl annem evdeki her eşyayı gereksiz görüp çöpe atmak isterken ve neredeyse beni bile bazı zamanlar gereksiz görüp evden atmayı düşünürken nedense o çim adamı hala atma girişiminde bulunmadı. Bunun sebebini de bayram temizliğine henüz başlamamış olmasına veriyorum.

Neyse…

Konumuz Ramazan ayı.

Bu bayramda su gibi geldi, hoş ben yine bayram gelmiş neyime modundayım ama belki bu bayramda lunaparka gider, biraz da uçurtma uçururum… Hem daha kitabım çıkacak, yani ramazanın verdiği yorgunlukla farkında olmasam da aslında keyifler gayet yerinde yani mutluyum…

Şimdi yazımın duygusal, belki biraz kırılgan olan boyutuna geçiyorum!

Öpülecek eller her geçen yıl biraz daha azalırken, aslında hiç büyümeyip sadece çocuk olmaktan vazgeçtiğimiz ve canımızı acıtan yanlarımızın fazla olduğu, artık yeni bayramlıkların alınmadığı, geceden baş ucumuza bırakılan ve bizlerle birlikte büyüyen kıyafetlerimizin bayram sabahlarını artık dolabın köşesinde beklediği zamanlardayız. O eski günlerde kapımızı tek tük de olsa çalıp bizlerden şeker isteyen o çocukların hala var olması güzel ama o eski bayramlardan kalan tatlar artık azalmaya devam ediyor ve lütfen bu bayramda yapılacaklar listelerimize şunları ekleyelim…

Öncelikle sevdiklerimizin bayramlarını onlarla çektiğiniz fotoğraflarınızın altında tatlı bir notla birlikte paylaşarak kutlamalıyız. Yazacağımız o küçük notlar hem bizi hem de karşı tarafı mutlu edecektir.

Kartpostallar!

Belki de eskiden olduğu gibi küçük birer notla beraber kartpostal göndermeyi denemeliyiz sevdiklerimize… Bizden gelecek küçük bir mesaj bekleyen insanların olduğunu unutmayıp onları mutlaka aramalı, toplu ve önemsiz bayram kutlama mesaj klişelerimizden vazgeçmeliyiz.

Ve ve ve en önemlisi!

Bayramın birinci günü olmasa bile sonraki günlerinde, üzerinde saatlerce dolaştığınız sosyal medyayı, beş dakikalık zamanınızı almayacak olan bir yer araştırması yaparak geçirin ve oturduğunuz çevreye en yakın olan çocuk esirgeme kurumlarını ve huzurevlerini bulun onları ziyaret etmeyi unutmayın; şunu bilin ki sizlerin 1 2 saatini bile almayacak bu ziyaret onlara dünyanın en değerli bayram hediyesi olacaktır. O yaşlı, sıcacık elleri tutmanın verdiği mutluluk, esirgeme kurumlarındaki parıl parıl parlayan o çocuk gözlerdeki huzur paha biçilemez bir duygu. Şahsen ben  bunu yapacağım ve o mutluluğu bir kez daha yaşayacağım.

Ayrıca bunu bir defa yapmanız sizde alışkanlık haline gelecektir bu sayede hem kendinizi hem de o en temiz, en yaşlı, en çocuk yürekli insanları mutlu etmiş olacaksınız.

Şimdilik yazacaklarım bu kadar;) ben kulaklığımın dolaşan düğümlerini çözmeye giderken sizlere de bu mübarek ayda bol düğümsüz bir hayat diliyorum…

Hilujjy’den sevgiler;)

 

 

 

Kedidir kedi :)

    11104237_10153210251326252_1568032264_nİstanbul’da elektriklerin kesilmesi ziyadesiyle işime geldi. Olayı kedinin trafoya yeniden girmiş olma itimaline bağlayan arkadaşlar sizi seviyorum; ama ben bu durumdan fazlasıyla memnun kaldım. İşe benimle bir organımmış gibi bütünleşen zatı muhterem telefonumun şarjını bitmesin diye uğraşmak yerine sıfırlayana kadar oynayıp sosyal medyadaki elektrik kesintisini devlet meselesi haline getiren yurdum insanının haykırışlarını okuyup kapanma sinyalini görüp köşeye fırlatmakla başladım. Üstümden baya büyük bir yük kalktı, zaten telefonu icat eden kişiyi oldum olası sevmemiş biri olarak kendisini kullanmaktan hep nefret etmişimdir… İlk bir kaç saati kafam rahat bir şeklide geçirdim, kimse ulaşamıyor, dünya yıkılsa haberim olmayacak gibi bir şey o kadar rahatım.

Eve geldim; eğer elimde telefon olmuş olsa onunla uğraşıp, sosyal medyada kim ne yapmış, kim ne konuşmuş, haberlerde ne var, gerekli gereksiz en az yarım saat takılıp, uzun telefon konuşmaları yaparak bütün yapmam gereken işleri aksatacak, okunmak için masamın üzerinde her akşam bana bakan, sıraya girmiş kitapları öylece bırakmaya devam edecektim.  Artık önümde bir engel yoktu, ayaklarımda pofuduk terliklerim, sıcacık battaniyem uzandım…

Her yer sessiz, apartmandan çıt çıkmıyor sanki giden elektrikler değilde insanların sesler, öyle tuhaf bir gün. Eskiden insanlar nasıl yaşıyormuş yahu diye alaycı bir ifadeyle gülüyorum kendi kendime, kafam boştu rahatça dinlendikten sonra giyinip çıktım evden; arkadaşlarla sahilde sürekli oturduğumuz ortak bir mekanımız olduğundan beni bulacakları yer konusunda çok da zorlanacaklarını düşünmedim. Dumanla iletişim tarih olduğundan ve ateş yakmayı pekte beceremediğimden zaten en fazla tahmin yürüterek bana ulaşabilirlerdi. Dışarı çıktığımda gün ağarmak üzereydi, biraz daha zaman geçtikten sonra artık karanlık çökmüştü… Bir restoranta girdim; ahşap merdivenleri olan hem otantik hem güzel yemekler yapan 3 katlı bir mekan; oraya her gittiğimde genelde şöminenin kenarında oturmayı tercih ederim ama elektriklerin kesilmesiyle birlikte masalara konulan klasik ince beyaz mumlar ve altlarında ki demir çay tabakları ayrı bir hava katmıştı oraya; bu defa farklı bir masaya geçtim, sakin bir köşeye oturdum. Resmen teknolojinin olmadığı harika bir ortamdı, gerçek anlamda harika ve muhteşemdi. İyi ki evde oturmak yerine dışarı çıkmayı tercih etmiştim çünkü duyduğum söylentilere göre İstanbul’da böyle bir elektrik kesintisi  en son 15 yıl önce yaşanmıştı. Sıcak bir ıhlamur söyledim, etrafta oturan bir kaç çift dışında hiç kimse yoktu, tek gürültü mumların gölgeleri ve burnuma arada bir gelen yemek cızırtılarıydı. Mum ışığının arka tarafındaki şişenin içinde bana bakan ıhlamur ve papatya tanelerine göz kırptıktan sonra ağzımdan küçük bir not kağıdına elektrik kesintisinin ve telefonun olmamasının bana verdiği mutluluk sözleri döküldü… Sonra dışarı çıktım, karanlık ve sessiz sokakta yürüdüm; esnaflar sessizce duruyorlardı köşe başlarında; ne müzik ne araç sesi yoktu, ortalıktaki tek ses sessizce mırıldanan insan sesleriydi… kimse bir birini rahatsız etmek istemiyordu sanki; herkes sessizce konuşuyor evlerine doğru yol alıyorlardı. Koca şehir İstanbul belki de ilk defa bu kadar sessiz ve huzur vericiydi…

Durdum, düşündüm, gülümsedim!

Ve dedim ki…

Yaşasın ilkel yaşam 🙂

Saygılar

Hilal BAYAR