Ey Sevgili Kalemim…

Vintage journalist set with vintage typewriter machine. Journalist equipment top view illustration. Nostalgia sketch. Hand draw journalism concept with: crumpled paper, table lamp, glasses and coffee

Ne zaman yeniden yazmak istesem, daha da köreldiğimi hissediyorum. Yazarlığın temel kuralı sürekli yazmaktan geçer ama benim baya bir bilenmeye ihtiyacım var. Yazma alışkanlığımı bırakmamak için ilk önce blog açmaya karar verdim. Pardon pardon bunun öncesi de var. İlkokula dayanan sayısız defter yığını. Aslında onlara yığın demek, sanırım anılarıma hakaret olur çünkü; yığın dediğim sayfaları elime almak, onlara dokunmak, o sarı sayfaların kokusunu içime çekmek kadar samimi bir duygu sanmıyorum ki olsun. Ortada bir yığın varsa eğer, bence bunlar sanal ortamın kirliliğine hapsolmuş, el ile tutulur hiçbir hazza sahip olmayan bilgi kirlilikleridir. Hayatımın son birkaç senesine baktığımda; önce bloğumu açmış olmam, akabinde babamın hayatını anlatan kitabımı yazmam ve son olarak da ‘yaratıcı yazarlık atölyesi’ kursuna başlamış olmam tembelliğimin üstünde biriken hatta artık kalıplaşmaya yüz tutan toz yığınlarını bir türlü silemedi. Ne demişti bizim üstat, “Yazı mı yazacağız yoksa yazar mı olacağız?” işte asıl mesele burada başlıyor. Sanırım her ikisini de başarabilmek için öncelikle şöyle bir silkelenmek ve aklın çanaklarını açmak gerek. Bloğumu geçtiğimiz senelerde açmış olmamın verdiği ilk mutluluklar, çocukluğuma saklanmış, aklımı sürekli meşgul eden yazma isteği ve yazarlık dürtüsü nereye kayboldu çözemiyorum! Sonuca varmak istediğim her yeni çözüm yolu, arapsaçı kıvamında elimde toplanıyor. Kaybolan o istek kısa süreli bir saklambaç oyunu oynamak için beynimin kıvrımlarına dolanıyor ve saklandığı yerden çıkmak için acaba hangi ilham perilerini bekliyor bilmiyorum, bilemiyorum… Hevesle uçurduğum o balonları yine kendim, kalemimin ucundaki sivri iğnelerle tek tek patlatıyorum.

Şu aralar yazı mı yazıyorum, yoksa yazarcılık mı oynuyorum inanın ben de bilmiyorum. Ama çok istikrarlı olduğum bir şeyler varsa o da bitmek tükenmek bilmeyen seyahatlerim ve fotoğraf çekimlerim oluyor. Her seyahat sonunda elimde biriken; şehirleri, yaşamları anlatan ve yazılmayı bekleyen yığınla anı var. Seyahat yazılarını temize geçiremedim diye hayıflanırken aklımın çanlarını yoran bir hikaye beliriyor zihnimde… 650 sayfalık bir biyografi kitabını nasıl da canla başla yazma telaşına dalarken, sonrasında aylarca kitabımın taslağına dahi dokunmadan,  yayın evine gönderilmek üzere dosyada öylece bekletilmenin verdiği o acı hüsran. Daha bu yazının ikinci paragrafına gelmeden ne kadar da çok fazla biriken hikayemin olduğunu görüyorum.

Şu sıralar Kadıköy’de bir yazarlık atölyesine gitmekle meşgulüm. O kursa gidebilmek için nasıl da heves ettiğimi bir ben bilirim, bir de sanırım kursun santraline bakan sekreter kadın 🙂  Kursa başladım başlamasına ama hoca sürekli ödev verince paçalarım tutuştu. Kursun amacı sürekli bir şeyler yazmak ve kursa giden bireylerin kendilerini geliştirmeleri aslında ama, ben nedense hocanın verdiği ödevlerden sürekli bir sıkılma modundayım. Ödev konusunu her elime aldığımda ya yazmaktan vazgeçiyorum ya da bahanelerin ardına saklanarak o ödevleri yarıda bıraktığıma bütün benliğimle şahit oluyorum. Kısacası tipik bir öğrenciyim şu sıralar. Hocanın verdiği konular hakkında neden bir şeyler karalamadığımı ve neden sürekli olarak bahanelerin ardına saklanarak yazma alışkanlığından kaçındığımı kendime soruyorum ama cevabı bir türlü bulamıyorum. Bulmuş olsam zaten kitabımı bitirmiş olurdum değil mi? 🙂

Bu haftaki ödev konumuz; Kim bilir bir daha seni ne zaman görecek gözlerim.” Konu duygusallığa açık bir konu olsa da, isteyenlerin mizahtan da faydalanarak bir şeyler yazabileceklerini söyledi hocamız. Duygusallık benim harcım değil, istesem de duygusal moda giremiyorum. Arkada çalan fon müziği, yağmurun sesi, yaprağın hışırtısı, aşk acısı vs gibi duygular can çekişiyor önümde. Kıvranıyorlar ama nafile. Duygusal yazılar bana göre değil. Olaya mizahi yönüyle bakacak olursam belki bir şeyler yazabilirim. “ Kim bilir bir daha seni ne zaman görecek gözlerim, tam gitti derken ahh o beynimi kemiren geri gelişlerin!” Sanırım bu daha eğlenceli 🙂

Dersin başlamasına yarım saat var. Peki ben bu konuyla ilgili ne yaptım? Kocaman bir hiç!

  • Hiç mi?
  • “Otur yerine al sana koca bir sıfır!”

Kartal – Kadıköy metrosunda Göztepe durağındayım. Kadıköy’e gelmeme beş durak var. Metronun en sevdiğim üçlü bölme koltuklarında oturuyorum. Yoğun bir parfüm kokusunun olduğu vagonda, iki bacağımın arasındaki şeffaf şemsiyem ve üstümde ağırlık yapan kışın habercisi pardesümle eğile büküle bu yazıyı yazmakla meşgulüm. Yazma alışkanlığımı kaybetmemek ve körelmemek adına kendime yeni yöntemler bulmaya çalıştıkça daha da şikayetçi oluyorum her şeyden. Ama metroda yazma fikri cazip gelmedi değil. Zihnim açıldı diyebilirim. Normal zamanlarda metroya her bindiğimde, okumak için elime aldığım kitabın daha ilk paragrafında bedenimi uyku basarken, şu satırları yazarken hiçte uykum gelmiyor. Sağ ve sol tarafımda iki kişi oturuyor. Birisi kitap okumakla meşgul. Diğeri ise hayatı tespih yapmış sallıyor. Alttan alttan ne yazdığımı okumaya çalışıyor kitap okuyan. Bence bunu yapmayı bırakıp kendi kitabıyla ilgilenmeli. Çünkü ne yazdığımı ben bile okuyamıyorken, onun yazdıklarımı çözmesi herhalde takdire şayan olur. Toprağın altında keşfedilmeyi ve çözülmeyi bekleyen eski tablet yazıları gibi bir yazıya sahibim. Solak olanlar güzel yazı yazar derler. Herhalde benim gibi istisnalar kaideyi bozmuyordur.

Son bir durak kaldı inmeme. Vagonlar daha da sakinleşti. Metroda yazma olayını sevdim sanırım. Belki de hocamızın istediği ödevleri yapmadığıma dair şikayetlerimi sıralarken aslında yazmışımdır.

Kim bilir bir daha seni ne zaman görecek gözlerim, defterim ve ey sevgili kalemim…”

‘Ölmeden önce yapılması gerekenler’ listeme bir yenisini ekledim ;)

IMG_20160711_0027535Benim için her şey küçükken yaptığım şehirIMG_20160711_002902lerarası bir yolculukla başlamıştı. Uzayıp giden asfalt yol kenarlarında sıralı bir şekilde dizili olan tahta telefon direklerinin arka fonunda kalan, sarı başak tarlaları ve günebakanlar vardı.
‘Ölmeden önce yapılması gerekenler’ listeme eklediklerim arasındaydı; günebakan tarlalarının arasında tekrar koşmak, nefes almak ve gökyüzünü izlemek… Saçlarım artık çocukluğumdaki gibi altınsarısı olmasa da, bukleleri hep aynıydı savrulan rüzgarlarda…1
Yapılması gerekenler listemin başında ilk olarak, ‘yağmurlu bir günde denize girmek’ vardı. Yaptım! Bardaktan boşalırcasına yağan yağmurların altında denizlerin diplerindeki saklı sessizliği keşfettim. Sanki yağan yağmurlar başkaydı, denizler başka… Ne denizin köpükleri karışıyordu yağan yağmur tanelerine; ne de gökyüzünün gürültüsü sakinleştiriyordu o engin dalgaları. Havada yağmurdan ıslanmış toprağın kokusu vardı. Mutluydum! Hayatta mutlu olmak için çok büyük beklentiler içine girmeye gerek yok;) Bazen bir yağmur damlası kocaman mutluluk sebebiniz olabiliyor. Önemli olan kendi iç zirvenizin büyüklüğü. Fakat olaya realist bakacak olursam eğer, belki günün birinde Everest’e olmasa bile en azından Ağrı Dağı’na veya Süphan Dağı’nın zirvesine çıkabilirim diye düşünüyorum:) Kim bilir belki de 57 yıl önce Süphan’ın zirvesine düşen ve içinde İngiliz bilim adamlarının da bulunduğu nükleer taşıyıcı G-AGRH tescilli Avro Super Trader IV tipi uçağın küçücük mini mini minnacık kalıntılarını da görebileceğim oraya çıktığım zaman. Tabi RAF (İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri)nin ülke sınırlarımız içerisinde izin alarak!!! toplattığı parçacıklardan eser kalmış ise 😉 Bunu yapmam için en uygun ay Temmuz ve Ağustos ayları olacak… Kışın çıkarsam vay halime…5 10Belki de seneye zirve hikayemi yazıyor olurum kim bilir 🙂 Her neyse bunlar benim hayallerimin bazıları. Liste sıralamasına girecek olsam sanırım defterler ve kalemler yetmez derdimi anlatmaya 🙂 Çünkü benim hayallerim hiç bitmez…
Ben bugün çocukluk hayallerimden birisini daha gerçekleştirdim. Çocukluk diyorum; çünkü yaptığım seyahatlerin birçoğu kültür turu kapsamında veya havadan olduğu için o tarlalara ulaşmak çocukluktan beri ancak hayallerimde kalabildi. Her hasat ekim zamanında, ‘bu sene kesin gideceğim’ diye mırıldansam da, o yıl içinde hep başka rotalar çizdiğim için, hiç ayrılamam derken canımmmm ay çiçek tarlalarına kavuşmak hep hayal oldu 🙂 16
10. 07.2016 / Marmara’nın Güney ve Kuzey yamaçlarını süsleyen, yazın en güzel, en masum görüntüsünün serili olduğu, Trakya’nın sarı örtüsü, demet demet karşımda duruyordu. Kumburgaz ve Selimpaşa sınırlarına girmemle birlikte gülümsediler bana. Öbek öbek dizili duruyorlardı asfalt yolun sağ ve sol taraflarında. Biraz ilerledikten sonra patika bir yola girdim. Kum tanelerinin rüzgarlarla uçuştuğu yolu biraz geçtikten sonra kendimi günebakanların arasında buldum. 12Günebakanların arasında koşarken ayaklarıma batan dikenler acıdan çok mutluluk verdi bana. Tıpkı çocukken düştüğümde kanayan diz yaralarımdan çok, oyunu kaçırma telaşımın ağır basması gibiydi bu telaş. Batan dikenlere bakarsam o anı yaşayamayacak, zamanı kaçıracak gibi hissettim biran. Beni bu denli mutlu eden şey, en son çocuk kahkahalarımda yarım bıraktığım o sapsarı ay çiçekler miydi? Yoksa bugün yeniden kavuştuğum hayallerim mi? Bilmiyorum… O zamanlar korkardım boyumu aşan ayçiçeklerin arasında tek başıma koşmaya. Uzaklaşırsam kaybolacağımı düşünürdüm. Ve şimdi baktığımda ise geniş ovaların bütün enginliklerini görebiliyordum. Ne kaybolma korkusu vardı içimde, ne de büyüme telaşı! Baktığımda gördüğüm tek şey, o sarı bukleli saçlı kızın henüz büyümemiş olmasıydı…6

Antik bir şehre küçük bir yolculuk…

25 Mart Cuma /4

Dört günlük kısa bir Ege kültür turundan herkese merhaba!

Yolculuğumun ilk günü deli gibi bir yağmur yağıyor. Saat 05:51 suları. Edremit’e girdik. Camdan dışarıyı izliyorum. Yağmur damlaları çok güzel görünüyor ve zeytinlikler! Güneşse yüzünü hiç göstermiyor. Bursa, Balıkesir, Çanakkale. Bu yollar bana neden hep çocukluğumu hatırlatıyor? Soğuk ve şehirler arası bir otobüs yolculuğundayım ve yine o yollarda yağmurlar yağıyor, sonra dağılıyor bulutlar ve her yer çocukluğum kokuyor… Edremit’e 4, Çanakkale’ye 140 km mesafedeyim. Kaz dağları (Kaz Dağları aynı zamanda İda olarak geçer.) bulutlar, yağmurlar ve zeytinlikler. Biraz yorgunum. Oldum olası kurtulamadım otobüs yolculuklarında uyuyamama psikolojisinden. Eğer ben uyursam, otobüsün kaptanı da uyuyakalıp kaza yapacak gibi gelir hep bana. Her dalışımda yeniden paniklerim ve uyanırım. İşte yine öyle bir yolculuğun sabahındayım. Her yer buram buram tarih ve sanat kokuyor. Acaba Homeros, İlyada ve Odessa’yı yazarken neler neler hayal etmiş bu kırmızı topraklarda. Şüphesiz kör bir şairin hayal dünyası hepimizinkinden daha da geniştir.

1406:30 /Akçay’dan Asos’a doğru devam ediyoruz yolumuza. Akçay’da yaşayan yerli halk su parası ödemezmiş, çünkü Kaz Dağlarından gelen su bol olduğundan devlet halktan su parası almazmış. Türkiye’nin ilk Etnografya Müzesi de bu bölgede bulunan Güre’dedir. Güre’de yaşayan köylü Ali amca gelen turistlere, geçmişte yaşayan yörüklerin kıyafetleri sergiler ve o yörüklerin yaşantılarını yıllardan beri anlatırmış.  Etrafa bakıyorum, neredeyse bütün yazlıklar bomboş. Altınoluk’a varınca yol kenarında Afrodit Tatil Köyüne takılıyor gözüm. 20 yıl öncesine gidiyorum, çocukluğuma. İlk kaydıraklı havuzdan o tatil köyünde kaymıştım ben. Sonra mavi boncuklar satın almıştım ve yine o mavi boncuklarla vermişti kasada duran garson, vanilyalı dondurmamı. 15

Ertesi gün saat 09:20 sularında tekrar geçiyoruz Altınoluk’tan. Altınoluk ilçesi ismini buz gibi suları olduğu ve altın gibi parladığı sularından alıyor. Sadece suları değil şehrin tarihi de altın gibi parlıyor. Altınoluk’ta Antandros kentinin kalıntıları bulunmuş zamanında. (Mozaikler ve hamam kalıntıları.) Dünya’da zaten İlk hamamı Romalılar yapmış ve kullanmışlar. Bu bölgelerde dikkat ederseniz birçok hamam kalıntısına rastlayabilirsiniz. Bölgenin en güzel hikayesi de işte burada Altınoluk yolunda başlıyor. Altınoluk boyunca ilerlerken her yerde bu adından bahsedeceğim kızın portresi çarpıyor gözüme. Yavaşlıyoruz… Sol tarafta Adatepe Zeytinyağı Müzesi var. Küçükkuyu Merkez’in caddeye bakan tarafında yer alıyor bu müze. Müzenin her yerinde Refika’nın fotoğrafları var.

story_imageEski zamanlarda buralarda Refika (Refeka) adında Rum asıllı bir kız yaşarmış. Refika bütün bölge halkını eğlendirir ve şarkılar söylermiş. Çok güzel bir kadınmış. Aslında Adatepe Köyü’nde yaşamış Refika… Dünya’nın resmi olarak yapılan ilk güzellik yarışmasını kazanarak, ilk güzellik kraliçesi olmuş. Sonra Refika Birinci Dünya savaşı zamanında, yunan bir yüz başına aşık olarak Yunanistan’a yerleşmiş. Yöre halkı ise ‘Ah Refika, vah Refika’ diye ağıtlar yakmaya başlamış. Adatepe Köyü (Türkmen Köyü) (Yeşilyurt Köyü) kıyıdan 3-4 km gidildiğinde tepelerde kalıyor. Zeus Altarı’na çok yakın bir köy. Bütün evlerin bacalarından dumanlar tütüyor. Her evin bacası var ve evlerin hepsi taşlardan yapılmış. Köyün girişinde bulunan köy kahvesinde köyün yöresel tatlarından olan otlu peynirli gözlemeden yiyoruz. Sonra mis gibi kokan zeytin çiçeği kolonyasından alıyorum. Dört bir tarafımdaki bütün evler sanki çocukluğumdan kalma kartpostallardaki evler gibi duruyorlar karşımda. Her evin çatısı dik saçtan yapılmış ve camları kapatan ahşap pervazları var. Camların ortalarında ise küçük bir kapı duruyor. Kapı ortalarında demirden tokmaklar. Bence Kaz Dağlarının ardında saklanan Rum ve Türklerin yüzlerce yıl birlikte yaşamış olduğu Ege köylerinin en güzeli bu köy. Evler, sokaklar o kadar güzel ve doğal ki… Köy sokaklarında yürürken büyüleniyor insan. Refika’yı düşünüyorum, onun yaşadığı bu toprakları, Zeus’un Truva savaşlarını yönettiği bu tepeleri! Hepsi muazzam. Zeus Truva savaşlarını Adatepe köyündeki altardan yönetir ve izlermiş. Çok çapkın bir adammış Zeus. Elli tane eşi varmış.  Dünya’nın ilk rüşvet olayı da Kaz dağlarında olmuş. Bütün oyun ise hep o çapkın Zeus’un bir kaz çobanına yön vermesiyle ve Kaz çobanın da en güzelin Afrodit olduğuna karar vermesiyle olmuş. Bu kararla birlikte Truva’da on yıl sürecek bir savaş başlamış. Büyük İskender bin tane sığır kurban etmiş bu şehre. Aynı zaman da on yıllık savaşın başladığı lanetli şehirmiş Truva. Hem kutsaldır, hem de lanetli. Truva’nın laneti inanışa göre yüzyıllara uzanmış. Hatta internet oyunlarında sitelere bulaşan virüslere dikkat ederseniz Truva atı vardır hepsinde…  UNESCO tarafından ise Türkiye Dünya mirasına alınan ilk yerdir. Her açıdan önemlidir kısacası.

Edremit, Altınoluk, Akçay ve Ayvalık ayaklarımızın altında. Uzun ince keskin yamaçlardan şehre doğru iniyoruz.

33Zeus eminim ki bu tepeden Truva savaşlarını yönetirken, bütün heybetiyle izlemiştir ayaklarının altında kalan şehri. Gel gelelim Ayvalık’a.  Ayvalık, Kaz Dağlarında bulunan 22 tane irili ufaklı adaya sahiptir ve buranın ölüsü, delisi, kedisi meşhurdur. Adaların her birinin isimleri; Tavuk, Kara, Lale, Çıplak, Tımarhane diye geçermiş. Delisi neden meşhur derseniz Ayvalık’ta delirenleri buraya gönderirlermiş, İmbat rüzgarlarında aklı başına tekrardan gelenler şehre geri dönermiş. Delirmeye devam edenler iste ömürlerinin sonuna kadar burada yaşarlarmış. 1700 tane kedisi varmış bu köyün. Yeşilin bin bir renginin içinde barındıran ve Dünya’da sadece burada yetişen, elliden fazla bitki çeşidine sahip olan bu güzel köy benim gibi yazma merakı olanların en uğrak yerlerinden birisiymiş. Gerçi ben kediden çok köpek gördüm ama olsun. Bir yanda böyle garip hikayeler bir yanda Refika! Hangi yaşam daha çok yüreğe dokundu derseniz? Tabi ki Refika derim ben!

1708:30 / Asos, Behramkale, Hüdaverdi Camii ve Athena Tapınak kalıntıları… 326 metre yükseklikteyiz. Behramkale’ye giriş yaptıktan sonra, sıcacık saç sobanın yanı başında keyifli bir kahvaltı yaptık. Soframızda yörenin organik bütün lezzetleri vardı. Kahvaltımızı yaptıktan sonra, uzun bir yürüş, fotoğraf tadı ve yörenin meşhur damla sakızlı Türk kahvesi… Kahvemizi içtikten sonra yörüklerin eğlenceli sohbetlerine bir müddet eşlik ettik. Yeni tanıştığım sıcak kanlı insanlardan birkaçıyla aynı meslek grubundan olmamız dolayısıyla sanırım kahvenin tadı daha da keyif verdi. Kahvemi yudumlarken bir ara uzaktaki evlerden birinin bacasından tüten dumana takıldı gözüm. Çocukken yaz, kış demeden bacalarından duman tüten evler çizerdik. O geldi aklıma. Sanırım kışı özlüyorum… Gözüm köy çocuklarını arıyor, fakat sokakta hiç çocuk yok. İlerliyoruz. İlk olarak Türkiye’de alçısı mihraptan (toz pembe) olan iki camiden sadece birisi olan ve I. Murat zamanında tekrardan restore edilen o kutsal camiyi ziyaret ettik. Caminin iç duvarlarında Osmanlı gemileriyle süslenmiş eserler var. Abartıdan uzak, fazlaca sade bir mimarisi var. Avludayız. Daha sonra Asos’a çıktık. Ege Denizi ve Yunan Midilli Adası ayaklarımızın altındaydı. Midilli Adasının nüfusu Çanakkale’nin nüfusuyla aynı orantılıymış.  O koskoca adada yaşayan insan sayısının azlığını duyunca şaşırmadım desem yalan olur sanırım. Adanın her yeri zeytin ağaçlarıyla doluydu. Bir süre Midilli Adasını seyrettikten sonra arkamda duran binlerce yıllık tapınağa bakıyorum. Athena Tapınağı 520 yıllarında yapılmış. Gözlerimizin önünde enfes bir doğa manzarası ve deniz parıltılarıyla, Asos’u kıymetli kılan birçok özellik var. MÖ. Lelekler, Libyalılar, Persler ve sonra Büyük İskender! Ticaret yolları Doğu ve Batı Roma… Aristo’nun üç yıl yaşadığı, halka mantık dersleri verdiği ve şiirler yazdığı koca şehir Asos. Burada evleniyor Aristo. Asos’lu bir kıza aşık oluyor. Pitas adında dünya güzeli bir kızı oluyor. Sonra Hz İsa’nın 12 havarilerinden Sempol Asos’u ziyarete geliyor. En önemlisi bu topraklarda Hristiyanlık kabul ediliyor. 27Bu bölgenin her yeri ayrı bir güzellikte. Her metrekaresinde binlerce yıllık tarih var. Kimilerine göre tatil beldeleri ve bu şirin köyler yazın en sıcak aylarında tercih edilse ve güzel bulunsa da bana göre ilkbaharın ve sonbaharın tadı bir başka oluyor bu topraklarda. Adanın boş sokakları, bacalardan tüten dumanlar, taş evler ve sokak hayvanlarıyla tam bir huzur alanı. Popüler olan mekanların aksine Kaz Dağlarının içinde saklanan, gezip ve görülmesi gereken çok daha özel köyler var aslında buralarda. Daha bakir, daha keşfedilesi. Mümkünse hep öyle kalsın keşfedilmeden. 

3414:37 Bozcaada / Tenedos Adası ve Tenedos Kalesi

Bozcaada dünyanın en güzel 4. Adası olarak kabul edilir ve bu ada bir diğer adıyla Bohçaada olarak bilinir. Adaya vardığınızda bütün ihtişamıyla Tenedos Kalesi karşılıyor bizi. Kalenin ne zaman ve kim tarafından yapıldığı bilinmiyor; fakat Cenevizliler ya da Venedikliler tarafından yapılmış olabileceği söyleniyor. Çünkü Cenevizliler ve Venediklilerin denizlerdeki hakimiyeti eskiden beri bilinen bir gerçek. Kalenin görkemini bir süre inceledikten sonra adanın arkalarında kalan saklı koylara doğru ilerliyoruz ve Akvaryum koyu bütün güzelliğiyle bize merhaba diyor. Yeşilin ve mavinin bütün tonlarıyla saklanmış bir güzellik Akvaryum koyu. Adeta ismi gibi denizin dibi de görünebiliyor. İçinde elliden fazla balık yaşıyor bu koyda. Adada mavi bayrağa sahip olan diğer önemli koylar ise; Ayazma Plajı ve Habbela (Mitos) Plajıdır.  Az ileri de Gökçeada (İmros) buraya da uğrayın dercesine göz kırpıyor bize. ‘Rüzgar alan ada’ demekmiş Gökçeada; fakat daha rüzgar gülleri santraline gelmeden yağmur bastırıyor adaya. Yağmur her zamanki gibi daha da heyecanlandırıyor beni. Türkiye’nin 3. büyük enerji santrali olan Bozcaada Rüzgar güllerine doğru ilerliyoruz, cama vuran yağmur taneleri eşliğinde. Etrafta birkaç köylü bahçelerde dolanıyorlar. Onun dışında her yer çok sessiz ve sakin. İki tarafı ağaçlarla çevrili patika yolu geçtikten sonra Rüzgar güllerine varıyoruz sonunda. Anaç karakterli oldukları için genellikle bayan isimleri verilirmiş. Filiz, Zeynep gibi… Sadece 1 tanesi 82 bin ağaca eşdeğer oksijen tasarrufu yapar ve 2500 kişiye yetermiş. Bozcaada’daki enerji santrali Türkiye’nin 3 büyük enerji santralinden sadece biriyken, ülkemizdeki en büyük Rüzgar gülü santrali ise Çeşme’dedir ve yükseklikleri 44 metredir. Bozcaada’da 17 tane Rüzgar gülü vardır, çünkü Çanakkale’nin plakası 17’dir. Eğer ki Rüzgar gülleri kuşların göç yollarına kurulursa sadece onlara zarar verir!  Rüzgar güllerini ziyaretimizin ardından, eski Türk ve Rum evlerinin arasında tarihi bir yolculuğa çıkıyoruz. O yapıların muhteşem tarihi arasında, yağmur kokusunu içimize çekerek bir süre yürüdükten sonra, adanın merkezine inerek, köşe başındaki ünlü domates reçelleriyle meşhur Salto adlı dükkanına giriyor; çilek ve domates reçelleri alıyoruz. 20Hemen ardından arka sokaktaki fırına girerek bademli pudra şekerli yöresel kurabiyelerden tadıyoruz. Pudralı, bademli kurabiyemin tadı hala damağımdayken, ara sokakların birinde Meryem ana kilisesinin kahverengi duvarları gözüme çarpıyor. O yöne doğru ilerliyoruz. Kiliseyi ziyaret ettikten sonra Bozcaada meydanına iniyoruz. Bir Küçük Eylül Meselesi filminin çekildiği o küçük meydan kahvesinde oturuyoruz bir süre. Caddeler de birkaç yerli turist ve köy halkı dışında hiç kimse yok.

18:15 / Bozcaada’dan az önce çıktık ve sabah Asos’tan çıktığımızdan beri yağmur peşimizi hiç bırakmadı. Sırılsıklam oldu bütün Arnavut kaldırımlar. gezdiğim her sokağın tadı damağımda kaldı ve bir daha ki kitabımı yazmak için buralara mutlaka gelmeliyim….

Gezimin geri kalan kısmını da başka bir makalemde aktaracağım. Herkese sevgiler…

 

              Zaman Eylül’ün ilacı…

   11948282_10153586291756252_1233832774_n“Eylül’e girdim, Eylül’e girdim… Her ömrün bir Eylül’ü vardır… Onca yaşadım… Şimdi bildim”

Ne de güzel söylemiş Murathan Mungan… Ve ben yine Eylül’e girdim! Her ömrün bir Eylül’ü varmış işte, benim ömrümün Eylül’ü dili geçmiş zamanın mış’lı bir eki artık! Acıtmayan, çok daha az kanatan, daha da büyük kabuklar bağlayan bir EYLÜL…

Öyle güzel bir ay ki Eylül.

Eylüller üzerine o kadar çok yazasım var ki!

Hem kimlerin yazası gelmemiş ki? Nice şairler ne şiirler yazmışlar onca yaşayıp şimdi bildikleri bütün eylüllere dair!

Bütün hüzünlü, toprak kokulu, daha yalnız, daha deli, daha kimsesiz zamanların baş tacı…

Bugün şiir tadında yazasım var…

Kısa kısa, devrik ve yarı öznesiz yarı yüklemsiz…

Daha Nazım, daha Cemal Süreyya, daha İlhan Berk, daha Ahmet Altan ve biraz daha Edip Cansever tadında…

Baylar!

Bin dokuz yüz seksen birdeyiz

Karşınızda eylülün sesi

11911706_10153586285291252_1309295342_n

Ve kendime Eylüle dair küçük birkaç not:  Sanırım bu Eylül’de yeni bir yağmurluk almanın vakti geldi, saatlerce yağmurun altında kalmak doğadan aldığım en büyük haz olsa da biraz daha dikkatli olmakta fayda vardır hem belki de 🙂 Ayrıca belli ki bu Eylül’ün toprakla buluşması daha güzel ve daha yoğun olacak ve çekilen her yeni fotoğraf bir önce ki Eylül’ün kalan bütün tortularını silecek.  Kafam da Eylül ayına dair yepyeni, pırıl pırıl bir sürü proje var.

 Hepsi Eylül’ü hepsi yağmurları bekliyor…

Küçük notlar demişken sanırım ben en çok ayların üzerine yazmayı seviyorum. Her ay başka güzel, ama Haziran’ın bütün sıcaklığını silen en huzurlu ay…

Ve sen yine hoş geldin Eylül!

 

 

 

Kedidir kedi :)

    11104237_10153210251326252_1568032264_nİstanbul’da elektriklerin kesilmesi ziyadesiyle işime geldi. Olayı kedinin trafoya yeniden girmiş olma itimaline bağlayan arkadaşlar sizi seviyorum; ama ben bu durumdan fazlasıyla memnun kaldım. İşe benimle bir organımmış gibi bütünleşen zatı muhterem telefonumun şarjını bitmesin diye uğraşmak yerine sıfırlayana kadar oynayıp sosyal medyadaki elektrik kesintisini devlet meselesi haline getiren yurdum insanının haykırışlarını okuyup kapanma sinyalini görüp köşeye fırlatmakla başladım. Üstümden baya büyük bir yük kalktı, zaten telefonu icat eden kişiyi oldum olası sevmemiş biri olarak kendisini kullanmaktan hep nefret etmişimdir… İlk bir kaç saati kafam rahat bir şeklide geçirdim, kimse ulaşamıyor, dünya yıkılsa haberim olmayacak gibi bir şey o kadar rahatım.

Eve geldim; eğer elimde telefon olmuş olsa onunla uğraşıp, sosyal medyada kim ne yapmış, kim ne konuşmuş, haberlerde ne var, gerekli gereksiz en az yarım saat takılıp, uzun telefon konuşmaları yaparak bütün yapmam gereken işleri aksatacak, okunmak için masamın üzerinde her akşam bana bakan, sıraya girmiş kitapları öylece bırakmaya devam edecektim.  Artık önümde bir engel yoktu, ayaklarımda pofuduk terliklerim, sıcacık battaniyem uzandım…

Her yer sessiz, apartmandan çıt çıkmıyor sanki giden elektrikler değilde insanların sesler, öyle tuhaf bir gün. Eskiden insanlar nasıl yaşıyormuş yahu diye alaycı bir ifadeyle gülüyorum kendi kendime, kafam boştu rahatça dinlendikten sonra giyinip çıktım evden; arkadaşlarla sahilde sürekli oturduğumuz ortak bir mekanımız olduğundan beni bulacakları yer konusunda çok da zorlanacaklarını düşünmedim. Dumanla iletişim tarih olduğundan ve ateş yakmayı pekte beceremediğimden zaten en fazla tahmin yürüterek bana ulaşabilirlerdi. Dışarı çıktığımda gün ağarmak üzereydi, biraz daha zaman geçtikten sonra artık karanlık çökmüştü… Bir restoranta girdim; ahşap merdivenleri olan hem otantik hem güzel yemekler yapan 3 katlı bir mekan; oraya her gittiğimde genelde şöminenin kenarında oturmayı tercih ederim ama elektriklerin kesilmesiyle birlikte masalara konulan klasik ince beyaz mumlar ve altlarında ki demir çay tabakları ayrı bir hava katmıştı oraya; bu defa farklı bir masaya geçtim, sakin bir köşeye oturdum. Resmen teknolojinin olmadığı harika bir ortamdı, gerçek anlamda harika ve muhteşemdi. İyi ki evde oturmak yerine dışarı çıkmayı tercih etmiştim çünkü duyduğum söylentilere göre İstanbul’da böyle bir elektrik kesintisi  en son 15 yıl önce yaşanmıştı. Sıcak bir ıhlamur söyledim, etrafta oturan bir kaç çift dışında hiç kimse yoktu, tek gürültü mumların gölgeleri ve burnuma arada bir gelen yemek cızırtılarıydı. Mum ışığının arka tarafındaki şişenin içinde bana bakan ıhlamur ve papatya tanelerine göz kırptıktan sonra ağzımdan küçük bir not kağıdına elektrik kesintisinin ve telefonun olmamasının bana verdiği mutluluk sözleri döküldü… Sonra dışarı çıktım, karanlık ve sessiz sokakta yürüdüm; esnaflar sessizce duruyorlardı köşe başlarında; ne müzik ne araç sesi yoktu, ortalıktaki tek ses sessizce mırıldanan insan sesleriydi… kimse bir birini rahatsız etmek istemiyordu sanki; herkes sessizce konuşuyor evlerine doğru yol alıyorlardı. Koca şehir İstanbul belki de ilk defa bu kadar sessiz ve huzur vericiydi…

Durdum, düşündüm, gülümsedim!

Ve dedim ki…

Yaşasın ilkel yaşam 🙂

Saygılar

Hilal BAYAR

      Peki Siz “Harika Bir Yıldı 2015’in” Hangi Parçasısınız?

                  Yeni bir yıla daha girdik işte…

31851_1430554238301_1066208914_1268167_1416_n

Öncelikle sosyal medyada (Facebook) herkesin salgın gibi yayıla yayıla paylaştığı “Harika bir yıldı! Bunun parçası olduğunuz için teşekkürler.” ifadesini kendi ağzımdan yorumlayacak olursam…

“Berbat bir yıldı! Hayatımın en gereksiz en boş yılı; gereksiz insanlar, gereksiz zamanlar… O yüzden kendime mükemmel bir yıl diliyorum fazlasıyla hak ettim “ olarak dile getirmem 2014’ü ne kadar da gereksiz ve kendime zulmederek geçirdiğimin açık bir kanıtıdır.  Bu iletime ziyadesiyle gülen ve belki de paylaşımımda herkes gibi klasik bir açıdan ele almayıp, ideallerimden ve hedeflerimden ne kadar da vazgeçtiğimi tiye aldığımı gören arkadaşlarımın yaptığı makaralar da benim için ayrı bir eğlence kattı olayın boyutuna…

Bir insan yaşadığı saçmalıklarla ancak bu kadar güzel dalga geçip kendisine eğlence çıkartabilir. Herkesin aptallaştığı dönemler olur işte bilirsiniz, hoş insanların kayıplarını yıllara vurunca belki de bizimki hava su kalıyor ya orası ayrı muhabbet!

Benim için yepyeni bir yıl başlıyor diyemiyorum maalesef. Neden diye soracak olursanız; çok sosyal bir yaşamım, ceplerimdeki güzel dostluklarım, ilginç hobilerim ve alışkanlıklarıma rağmen monoton bir yılın beni beklediği kanaatindeyim. Bunun kendimi mutsuz hissetmemle alakası falan yok. Ben istesem de negatif biri olamıyorum, pozitiflik nasıl içime işlediyse artık negatif süreçler sadece rutinden ve saplantıdan ibaret. Bu aralar hayatıma çok iyi gelen insanlar var; çok güzel projeler, etkinlikler vs…

2014 yılını; güzellikler, yeni başlangıçlar, büyük fedakarlıklar, manevi iyilikler ve bir çok konuda empati yaparak geçirdim. Ama yılın sonuna doğru neler yaptığımı sorgulayacak olursam…

Aralık ayı belki de bütün bir yıl boyunca yaptığım güzellikler merdivenini tekrardan ve pekte iyimser olmayan düşüncelerle çıkmakla geçiyor. Yıla nasıl girersen bütün bir yılın öyle geçermiş derler ya bence öyle bir şey yok, ne zaman iyi güzel ve mutluluk verici düşüncelerle yeni bir yıla girsem dilediğim bütün yenilikçi kurallar bana kötülük olarak dönmekle meşgul oldu. Belki de bu yıl bir değişiklik yapmak gerekiyor.

Kötü başlarsak neden iyi gitmesin ki? Bu da biraz fazla mı kötümser oldu ne 😉

Herkesin her yıldan yeni beklentileri ve planları var işte. Benim hiç öyle beklentilerim yok. Misal başkalarının çok harika bulduğu şeyler ilgimi çekmezken, sıradan olarak kabul gören şeyler çok daha fazla dikkatimi çekebiliyor. Yılın son gününde taaa İskoçya’lardan hediye edilen İngiliz paralarının uğur getireceği kesin yada yeni düşüncelerin vereceği huzur…

Zor seviyorum. Hayatı, zoru seçmek, zora tabi olmak daha cazip geliyor. Ona ulaştığım an daha da zoruna yöneliyorum, basit şeyleri sona saklıyorum. Onları sakladıkça arada kaybolup gidiyorlar, bazen unutuluyorlar, bazen zamanı geçiyor…

Yılın başında yapmaya karar verdiğim her şeyden sıkılmaya başlıyorum, istikrarsız olmak sanırım benimle biraz fazla bütünleşmiş bir tabu. Zaten her şeyden hemen sıkılıyorum, hatta yazdıklarımı tekrar okuyup düzeltmek bile sıkıyor beni, bir makaleyi okumak bile beni bu kadar sıkarken kitap yazmak neyine seslerini duyar gibiyim!

2015’teki mutluluk veren şeyler sıralamasında ise çıkacak olan kitabım ve çevremden gelen güzel destekler olacak.

Bu sıralamadaki sorumluluklarım kategorisine bakıp, şekilciliğimi de hesaba katacak olursam hayatta kimlere karşı sorumluluklarımın olduğunu düşündüğümde tek sorumlu olmam gereken kişinin kendim oldu kanaatine varıyorum.

Bir insanın kendini doğru ifade edebilmesi ya da bunun çabası, karşı tarafın kafasında çizdiği resimler sergisi, doğru olma isteği, kendimizi doğru aksettirme çabası, istekler, beklentiler, deneme ve yanılmalar, etki tepkiler.

Bunların hepsi 2015 yılında kamburumuz olmaya devam edecek. Biz bu denge içinde hayatın bize sunduklarıyla meşgul olurken;  ilkbahar, yaz, sonbahar, kış  hoooppp 2016 çat çat çat kapıda!

                                                                            O zaman 

                                                                               2015 gele hoş gele….

 

 

Mesela ;)

beauty-crazy-creativ-fashion-Favim.com-914465
 
Bence bazen değil de her zaman kendin olmakta yarar var!
Dünya’ya sadece kendi pencerenden bakmalısın mesela, özgün olduğun için dışlanmadığın kabul gördüğün insanlar olmalı hayatında!
Toplumsal olarak kesin kabul görmüş değerlere karşı çıkmalı elinin tersiyle yıkmalısın bütün o garip tabuları mesela!
Farklı olduğun için, insan gibi insan olduğun için alkışlanmalısın mesela!
Deli olduğun için sevilmelisin, kendini asla ait hissetmediğin ama sırf kabul görmek adına girdiğin o saçma kalıptan çıkmalısın meselaaaaa!
“Evet evet bende öyle düşünüyordum, aynı fikirdeyim yeaaah!”  Yok efendim hiç de aynı fikirde değilsin, hiç de öyle de düşünmüyorsun…
Nedir bu kabul görme çabası?
Bunlardan vazgeçmelisin mesela!
Etrafında benim gibi sana hayat dersi verenleri çok ta şey etmemelisin, gülüp geçmelisin mesela!
Gerekiyorsa sivri ol, olmayan şeyleri oldurmaya çalışma,  farklı olmadığın zamanlarda başka bir sen olma…
Eğer herkes içinden geçen gerçek düşünceleri paylaşıyor olsaydı emin ol sen kendini bu kadar aykırı  hissetmezdin. 
 
Düşünsene! Kim içinde bulunduğu kalıbın insanı ki…
Bende harika bir insan değilim mesela!
En büyük kusurum çok konuşmak ama olsun kendimi kusurlarımla seviyorum;
Çok çok konuşurum bi kere,  haftalık konuşmamdan 2000 sayfalık kitap rahat çıkar, yazmayı zaten çok seviyorum. Birine mesaj yazdığım zaman karşı taraf için işkenceden farksızdır söylediklerimi dinlemek, okumak…
Bır bır bır bır bırrrrr…
Renkli çorabım, pembe battaniyem, kitaplarım, çantamda mutlaka bulunan sakızlarım, bir konu hakkında gerekli gereksiz yorumlarım, kızmalarım, istikrarsızlığım, her şeyden hemen sıkılmalarım, iş konusunda kendimi harika mükemmel görmelerim, biten bir şeyi sonuna kadar tüketmelerim, belki de birçok şeyi elime yüzüme gözüme bulaştırmalarım, ağzım kulaklarımda gülüşüm, toplumda dışlanan bütün insanları bağrıma basmalarım, kardeşlerime sataşmalarım, nezaketim,kızgınlıklarım, kırgınlıklarım, iyi niyetim, merhametim ve aynı tezatlıktaki asabiyetim her şeyi ama her şeyimle kendimi seviyorum.
 
Kusurlarımı Başkalarıyla Paylaşmayacak Kadar Çok Seviyorum…
 
Sabahları işe giderken o müziğin sesini sonuna kadar açarak dinlemelerimi, bazen insanları rahatsız etmelerimi, başkası yapsa ciyak ciyak bağırmalarımı, herkesin ne dinlediğimi bilmesini, Çaykovski’den İbrahim Tatlıses’e bangır bangır geçişlerimi….
 
Aklımdan geçenleri düşüncelerimi hiç çekinmeden söylemelerimi, bazen kırdığım kalpleri, sonra onları tamir etmeyi, beni üzenlere kin tutamayışımı, bazen nefretlerimi, bir hayat kadınının toplumdaki birçok kadından daha ahlaklı olduğunu, ya da bir eşcinselle oturup çay içmeyi…
 
İçimdeki büyümeyen o deli kızı seviyorum.
Toplum olarak susmayı, herkes gibi davranmayı bilmek gerekiyormuş blah blah blah…
 
Hayır efendim susmak diye bir şey yok,  içinden gelen şeyler varsa söylemelisin, niye içinde kalsın ki…
 
Kendin olmaktan korkma!
 
Kendini göstermekten de korkma!  sen,  sen olduğun değerlerle güzelsin 😉
 
İnsanlığın, toplumun, paranın ve hayatın gerekli gördüğü, aslında gereksiz olan yani en azından fazlası gereksiz olan bütün tüketimleri elinin tersiyle itebilirsin mesela.
Empati kurmayı deneyip kabuklarını kırabilirsin veya yolda hiç tanımadığın bir insanın gülüşü merak konun olabilir!
 
Geleceğini sürekli kontrol altında alıp, her şeyi kendi isteğine göre şekillendirmek yerine, hayatın sana sunacaklarıyla ( insanların değil) hayatın sunacaklarıyla birlikte sonsuz bir güvene kendini bırakmayı deneyebilirsin mesela!
Pişmanlıklarını, hatalarını sevmelisin, ben yanlışlarımla varım diyebilmelisin, kırdığın kalplerden özür de dileyebilirsin…
 
Toplumsal normlardan kurtulup aşağıdan bakan, sorgulayan olmayı denedin mi mesela?
 
Ait olmadığın dünyanın sadece senin etrafında döndüğünün kaç defa farkına varabildin?
 
Sırf bu durum yüzünden kaç defa kendine ve hayata yabancı kaldın?
 
Bazen çok fazla konuşup içinde birikenleri önüne döktüğün de o dökülenlere ne kadar yabancı olduğunu fark ettiğinde şaşkınlığın kendine gelmeye yetti mi?
 
Sahi bunları söyleyebilecek ve yapabilecek kadar güçlü müsünüz?
 
Sevgiler
Hilal BAYAR 
 
 
 

Eylül’de bitiyor artık Ekim’e kadar yolun var…

10505626_10152776402001252_4109111488149425754_n
Bu aralar herkesin ruh hali Eylül gibi ne olduğun belli değil; bi soğuk bi sıcak, bi dalgalı bi durgun, bi yeşil bi sarı…
Sosyal medya hesaplarında böööğ getiren iletiler… hastayım, üşüyorum, bu havalar da neden soğudu böyle, vs vs vs Eylül’e girdik ondan olabilir mi acep diye isyan edesi geliyor insanın!
Neyse bugün konumuz aşk acısı
Hele o ayrılık acısını en derinden çekenler vay ki onların haline…
Onların iletisi geçmişine baktığınızda ise bigün iyiyim bomba gibiyim, bigün acıdan ölüyorum tarzında sosyal göndermeler.
Örn; Varan 1 (Marmara’nın yüksek kesimlerine yarın kar yağış bekleniyormuş, doğanın dengesi de herkes gibi bozuldu… bu halimiz ne olacak böyle zalımın gızı)
Varan 2 (Bazen dünyanın en zor mesleğidir, kendi duygularına tercüman olmak… Gazete köşelerinde insanların duygularına tercüman olmak için yazdığın yazılar kendine fayda sağlamaz, kalemin kendine gelince beş para etmez mutsuzluktan ölürsün mesela vs vs vs… [alıntıdır! hllbyr]
Kısacası saçmalama ve ne yaptığını bilmezlik evreleri.
Soğuklar ve bulutlar kendini iyice hissettirmeye başlayıp günler kısalınca daha da illetleşiyor yalnızlık daha da acı bir hale geliyor hayat!
Mutluluktan gözlerinin içi gülen insanları ele alalım mesela, hayatında ilk defa aşık olanları; off ne kötü bir duygudur o, ilk defa aşık olmuştur o! Kendisi için acı çekenlerin acısını yeni yeni anlamaya başlamıştır… Herkese sürekli onu anlatıp durma isteği, anlatamadığı ve gururunun el vermediği dönemlerde ise içine atmaktan patladığın zamanlar…
Oysa ki ne gururu gurur mu kaldı öyle dağılmıştır ki eyyy o yüce sevgili
Sert kayaya çarpmıştır vesselam!
Zor bir karakterdir kendisi aşık olduğu kişi desen ondan zor.
Eee ne demiş Haluk Levent ‘En güzel aşk zor olandır’ bizimki de bu şarkıyı kendisine hayat felsefesi olarak seçmiş olacak ki izlediği yolda o yönde olmuş…
Fonda çalan müzik ritmin doruğundayken başka boyutlara geçmeye başlamış.
Müslüm Baba’dan Ahmet Kaya’ya kadar uzanabilen acılarla dolu damardan bir yol ha bi de Cansever vardı 🙂
Acı çekmek mecburi ya aşkın olmassa olmazıdır hani, hele ki ilk defa aşık olmuşşsan geberene kadar hakkını vermek gerek, illa sadistleşecek yani, illa mutlu günlerini düşünüp düşünüp kendine zulmedip yaşayacak acıyı son sürat ve ekliyor Aşık;’Taksim’de bir duvarda görmüştüm çok aşk var’ seyyah misali…
Sonra arkadaşlar devreye giriyor ve sana kitap öneriyorlar bol bol kitap oku kafan dağılır diyorlar pardon da bu zavallı arkadaş acıdan önünü göremiyorken kitabı nasıl okuyacak be hey zalımın GIZLARI :))
Bi bakıyor aşık, sokağın ortasında ağlıyor hüngür hüngür, bu haline güler misin ağlar mısın?
Trajikomikliğin dibine vurmuş, acısı geçtikten sonra o hali gelse gözünün önüne gülmekten yerlere yatar herhalde o kadar vahim bir halde bizim ki… Çalışan içinse durum biraz daha iyi hallice diyorlar.
Kafası dağılıyormuş mesela.
Halbuki hiç de öyle olmuyor, ‘acı çekmek isteyen her yerde çeker acısını!’ diyor ve susma hakkımı kullanıyorum
İş arkadaşının açtığı komik bir Caps 2 saniyelik gülme sebebin olurken, bir diğer arkadaşın arka fondan bir Ferdi Tayfur şarkısı patlatıyor…
Gece hayatım bitti
o defteri kapattım
beni kutlamalısın
sigarayı bıraktım…
ulannnnn işte o an yine filmi başa sarıyorsun, bu şarkı adamı sigaraya tekrar başlatır be ve sonrasında Cengiz Kurtoğlu’ndan Hain Geceler geliyor
eee hadi gel de toparla kendini
Çalışmayanınsa vay haline kendi kendini kandırma evresi…
Uzmanların önerilerini dinleyip mutlu olmak için buz dolabında çikolata aramalar, neymiş efenim zaten bitmesi en doğrusuymuş, sonra arkasından Sertap Erener’den umrumda değil iyi ki bitti ve arkasından giden sevgilinin sosyal medya hesaplarını kurcalama nöbetleri… ve son nokta
O ADAM BURAYA GELECEK!
Nereye geliyor be kendine gel kendine, Bu aralar Pucca’yı çok takip ediyosun belli 🙂
Giden gitti bitti sevmiyorum artık onu monifetosu başlıyor. Evin içinde, sokakta, her yerde deli gibi kendi kendine konuşmalar…
Çevrendekilerin ‘hadi canım asla dönmezsin demi? sözlerine kesin ve net bir tavırla cevap vermeler …
‘ben mi aslaaa, hiç işim olmaz!, Başlarım böyle aşkın ızdırabına 🙂 ‘ ve koca bir yalan, güçlü durma çabası! oysa ki bu performansı sahne de sergilese oscarlık oyuncu olur herhalde…
Blah blah blah 
Ve yine bir gün kendi kendine konuşma nöbetleri boy gösteriyorken, Türkan Şoray’ın Kadir İnanır’a söylediği bir numaralı replik geliyor akla!
T.Şoray: Seviyorsun
K. İnanır: Sevmiyorum
T.Şoray: Seviyorsun
K. İnanır: Sevmiyorum
T.Şoray: Hayır hayır çok seviyorsun, nefret sadece aşkı gizleyen bir maskedir!
diyor sinemanın sultanı ve orada kopuyor sahne, hadi otur da ağla
Onu izleyeceğine açsana oradan bir Şener Şen filmi, ‘evet yaptım ama bir sor bakayım niye yaptım :)’ 
Aslında aşkın kalan için en acı tarafı ve tek kabullenemeyişi de şu oluyor, sevgilinin kendisini toparlaması için şekilden şekile girip, hırçınlaşıp saatlerce dil döküp, yırtınırken karşılığında aldığın tek cümle ‘sen bilirsin gidebilirsin’ oluyor! Verdiğin emek 2 saniye içinde çöp! 
Bu nasıl bir umrum dışılıktır arkadaş! 
Sen orada yırtınırken sakin bir ses tonu, gayet relax takılan bir narsist sana good byyyy diyor
Susması ona asalet,  ilişkisine emek veren sana ise sıradanlık katıyor :)))) Hayır o değil de, haklıyken haksız duruma düşmekte cilvesi oluyor bu işin… 
Eee gel de şimdi yine Türkan Sultan’dan patlatma bir replik daha! 
AL YAZMALIM SELVİ BOYLUM…
Sevgi neydi?
Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti..
Durursam bir daha kurtulamam..
Ziyanı yok, gülüşü yeter bize..
Yüreğim kaydıysa günah mı?..
Çamura saplansam yardıma gelir misin?..
Elini tuttum sıcacıktı, yüreği elindeymiş gibi..
Elinden tutuversem benimle gelir mi?
Seninim işte, alıp götürsene beni..
Elveda asya, elveda selvi boylum al yazmalım, elveda..
Bitmemiş türküm benim..
Hadi gel de şimdi kendini balkondan aşağı atma 😀
Ve sonra yavaş yavaş kabulleniş başlıyor, tam da Eylül Ekim’e doğru yol alırken.
Ağlama nöbetleri daha da durgunlaştırıyor insanı, daha sakin oluyorsun ve Ekim’de geçiyor sonra Kasım geliyor
(Sweet November) ‘Kasımda Aşk Başkadır’ filminden bir kesit ve o harika müzik eşliğinde küçük bir tebessümle yeni bir hayat diliyorsun kendine ve hayat felsefeni fısıldıyorsun usulca,
Live for power, pride and honour… ( güç, onur, ve gurur)
Sevgiler
Hilal BAYAR
22.09.2014