LİMON AĞACI

Salondaki kadife koltukta oturuyorum. Hemen yanı başımda camdan yapılmış balkon var. Cam balkonlar ne de güzeller. Davetsiz gelen misafirleri severler onlar. Sabahları üzerine ansızın düşen çiğ tanelerini, yağmur damlalarını, kendilerinde iz bırakan elleri…

Yerde annemin fesleğenleri var. Bir de limon ve zeytin ağacı.
Annem büyükçe bir saksıya yan yana dikmiş onları. Siz burada kardeşçe büyüyün demiş. Zeytin ağacı toprak benim dercesine boy vermiş, serpilmiş; limonlar daha minik, daha uysal yeşermekte…

Aklım eski zamanlara gidiyor.

Yılmaz Erdoğan’ın Yeşil Elmalar filmindeki o muhteşem sözünü anımsıyorum.

“Eskileri hatırlıyorum yenileri unuturken…”

90’lı yılların başıydı. Zaman en güzel zaman…

Çocukluğumda salondaki vitrinin yanı başında duran ve benimle birlikte büyümekte olan bir limon ağacımız vardı.

Evin içinde koşturduğum zamanlarda gözüme takılırdı dallardaki limonlar. Mis gibi kokardı evin içi.

Kökleri derin, dalları salkımlarına düşen limonları taşıyamayacak kadar yorgundu.

Sonra taşındık o evden. Çocukluğumla birlikte kayboldu limon ağacı ve ben yenileri unuturken hep eskilerde kaldım…

Rüzgarın uğultusu aralık kalan camdan inatla içeri girmeye çalışıyor. Mevsim sonbahar. Akşam ezanı az evvel okundu.

Gök ne siyah ne mavi. Ay kendini gizlemekte kararlı.

Yine başladı uğultu. İnce ve kısık olan rüzgar sesi kışın artık yaklaştığını haber veriyor sanırım.

Yaz aylarında pek anlaşılmaz rüzgarın sesi. Cılızdır.

Şimdiyse bağırarak dolaşıyor sokakta. Balkonda yer edinmeye kararlı bu defa.

Annemin tatlı limonlarını hırpalayıp üzmese bari.

Kapıyı kapatmak için kalkıyorum oturduğum yerden.

Karşı sokağın başındaki ahşap evde oturan yaşlı kadın penceresini açmış camdaki yansımasını seyrediyor uzun süre.

Kim bilir sona yaklaşırken belki de yeni bir limon ağacı filizleniyor bedeninde…