Leylavari bir yazı işte;)

BruceDavidson02_2 Aslında bu yazı için belki de biraz erken ama olsun ben önceden yazmış olayım; malum Ramazan ayı unutkanlık ayı…

Her Ramazan ayında orucunda etkisiyle; hayata karşı istem dışı bir çevrim dışı olma, kimseyle konuşmak istememe, böyle gayet sakin ve mülahim bir kız olma hallerim bana kendimi bu 365 günlük sürecin 11. ayında 11 ayın sultanı gibi hissettiriyor hep.

Keşke geriye kalan aylarda da böyle az konuşabilsem, daha sessiz bir kız olabilsem de bu maneviyatı hep yaşasam; ama olmuyor işte.

Allah yaratmış bir kere hiç can çıkmadan huy çıkar mı?

Tabi ki çıkmazzz!

Böylesine mübarek ayda bu kızcağız da hayattan öylesineee bir boş vermişlik halleri var işte.

Haa bir de zaman geçsin diye yaptığım şehir içi yolculuklarda ancak yolun sonuna geldiğimde ve ya sevdiğim müzik bittiği zaman çözebildiğim kulaklık da apayrı bir olay zaten.

Neden, niçin nasıl karışır bilinmez ama çözmeye çalışan herkesi çileden çıkarttığı kesin! Hayatın en acı gerçeklerinden birisi de bu işte; ben o geberesice kabloyu çözene kadar gitmem gereken yere zaten varmış oluyorum! Hele bir de mp3’e indirdiğim son çıkan hit parçaları deli gibi dinleme isteğiyle yanıp tutuşurken olacak iş mi bu, tabi ki değil ama NEYE YARAR!

O Arapsaçına dönen gereksiz kablonun sürekli dolaşacak olma gerçeğini bir yana bırakıp devam ediyorum.

Daldan dala atlıyorum farkındayım fekat; düşünün hayatımda aldığım en orijinal, saçma, alakasız ve komik doğum günü hediyesi olan ve nedense bende aşırı derece de merak uyandıran ve yıllarca;” keşke benimde olsa, acaba nasıl bir şeydir o kafasında ot biten adam” diye diye kendimi çocukken paraladığım ve sonunda elime geçen “çim adamı” büyük bir isteksizlik ve umursamazlıkla bir kere suladıktan sonra üzerindeki “günde 3 kere sulayın” yazısını gayet dikkate almadan Lö Fğansız balkonumun köşesinde gözleri balkonun mermer zeminine yapışık bir şekilde iftarı bekleyen kumrular gibi öylece beklemeye bıraktım.

Annemin kendisini hala çöpe atmamış olması da gerçekten taktire şayan bir durum, çünkü annem için evdeki her şey çöpe atılmaya bekleyen gereksiz bir şey konumunda. Şu sıralar en çok sinir olduğu şeylerden birisi de sesini fazla çıkartamadığı ama gördüğü zaman sinirlendiği, her yere dolup taşan kitaplarım olsa gerek. Öyle ki annem nasıl bir tahammülsüzlük içindeyse artık bu aralar hep “bu kadar okuduğun yeter, bu yaşına kadar o kadar okudun da ne oldu!” diye söylenmekle meşgul.

Bir de mevsim geçişlerimiz var bizim. Annem her mevsim geçişlerinde “sen bunları giymezsin, sana küçülmüştür” diye dolabımdan sinsice ve hunharca aldığı tişörtlerimi yer bezi yapmaktan hiç vazgeçmedi, hayır madem ki o kıyafetlerden yer bezi yapacaksın ne diye boşuna para verip temizlik bezi alıyorsunuz ki; ha bir de çamaşır suyunu sıçrattığı kıyafetlerim vardı neyse yaram içerde diyerekten o konuya hiç girmeyeceğim.

Velhasıl annem evdeki her eşyayı gereksiz görüp çöpe atmak isterken ve neredeyse beni bile bazı zamanlar gereksiz görüp evden atmayı düşünürken nedense o çim adamı hala atma girişiminde bulunmadı. Bunun sebebini de bayram temizliğine henüz başlamamış olmasına veriyorum.

Neyse…

Konumuz Ramazan ayı.

Bu bayramda su gibi geldi, hoş ben yine bayram gelmiş neyime modundayım ama belki bu bayramda lunaparka gider, biraz da uçurtma uçururum… Hem daha kitabım çıkacak, yani ramazanın verdiği yorgunlukla farkında olmasam da aslında keyifler gayet yerinde yani mutluyum…

Şimdi yazımın duygusal, belki biraz kırılgan olan boyutuna geçiyorum!

Öpülecek eller her geçen yıl biraz daha azalırken, aslında hiç büyümeyip sadece çocuk olmaktan vazgeçtiğimiz ve canımızı acıtan yanlarımızın fazla olduğu, artık yeni bayramlıkların alınmadığı, geceden baş ucumuza bırakılan ve bizlerle birlikte büyüyen kıyafetlerimizin bayram sabahlarını artık dolabın köşesinde beklediği zamanlardayız. O eski günlerde kapımızı tek tük de olsa çalıp bizlerden şeker isteyen o çocukların hala var olması güzel ama o eski bayramlardan kalan tatlar artık azalmaya devam ediyor ve lütfen bu bayramda yapılacaklar listelerimize şunları ekleyelim…

Öncelikle sevdiklerimizin bayramlarını onlarla çektiğiniz fotoğraflarınızın altında tatlı bir notla birlikte paylaşarak kutlamalıyız. Yazacağımız o küçük notlar hem bizi hem de karşı tarafı mutlu edecektir.

Kartpostallar!

Belki de eskiden olduğu gibi küçük birer notla beraber kartpostal göndermeyi denemeliyiz sevdiklerimize… Bizden gelecek küçük bir mesaj bekleyen insanların olduğunu unutmayıp onları mutlaka aramalı, toplu ve önemsiz bayram kutlama mesaj klişelerimizden vazgeçmeliyiz.

Ve ve ve en önemlisi!

Bayramın birinci günü olmasa bile sonraki günlerinde, üzerinde saatlerce dolaştığınız sosyal medyayı, beş dakikalık zamanınızı almayacak olan bir yer araştırması yaparak geçirin ve oturduğunuz çevreye en yakın olan çocuk esirgeme kurumlarını ve huzurevlerini bulun onları ziyaret etmeyi unutmayın; şunu bilin ki sizlerin 1 2 saatini bile almayacak bu ziyaret onlara dünyanın en değerli bayram hediyesi olacaktır. O yaşlı, sıcacık elleri tutmanın verdiği mutluluk, esirgeme kurumlarındaki parıl parıl parlayan o çocuk gözlerdeki huzur paha biçilemez bir duygu. Şahsen ben  bunu yapacağım ve o mutluluğu bir kez daha yaşayacağım.

Ayrıca bunu bir defa yapmanız sizde alışkanlık haline gelecektir bu sayede hem kendinizi hem de o en temiz, en yaşlı, en çocuk yürekli insanları mutlu etmiş olacaksınız.

Şimdilik yazacaklarım bu kadar;) ben kulaklığımın dolaşan düğümlerini çözmeye giderken sizlere de bu mübarek ayda bol düğümsüz bir hayat diliyorum…

Hilujjy’den sevgiler;)

 

 

 

Pi Π

audrey_1693149c Tembel ve yaramaz bir çocuk olmanın kalıntılarını miladi takvime göre azda olsa günümüze taşımış bir velet olarak, sürekli özendiğim ama asla o insan olmayı başaramadığım insan modellerinden bahsetmek istiyorum.

Hani şu çarpım tablosunu bildiği için sanki dünyanın en zeki insanıymış gibi ilan edilen tipler vardır ya; birde okuduğu bütün kitapları, gezdiği bütün şehirleri, mekanları aklında tutanlar.

Peki ya bunu yapamayanlar, o lanet birkaç sayı bozuntusunun bir birine çarpımının sonucunu bilmeyince öğretmeninden dayak yiyenler!

Ya da okuduğu en hit kitapların günümüz dizilerine kadar işlenmesine rağmen o kitapların tek bir satırını aklında tutamayan, isimlerini hatırlayamayanlar. Birçok defa gittiği gezdiği yerlerin isimleri sorulduğunda gözüne far yemiş tavşan gibi kalakalanlar ve böylelikle cehalet sınıfında yerini alanlar!

İşte bende o azınlık olarak görünen, ama aslında çoğunluk olan halk kitlesinde yerimi alıyordum. Anında silinen balık hafızam yüzünden bütün keşif bilgilerimi unutuyorum.

Çocukken matematik dersinden anlamamakla birlikte, ortalamamı yükseltmek için aldığım dönem ödevi dersinin matematik ve ödev konumun ise Pİ sayısı olması kadar manidardı bu hayat!

Ben bu yaşıma gelmiştim ve bildiğim tek çarpım “6 kere 6?” denince cevabın 36 olmasıydı! O da çarpım tablosunu 6’lara kadar bildiğimden falan değil hani; melodik bir çocuk oyununda geçen rakamlar serisi olmasındandı.

“Hadi çocuklarrrr 6 kere 6 36, hakem dedi penaltı, dedenin bıyığı yolda kaldı!”

Bana çarpım tablosundan gelen her soru “6 kere 6?” olmalıydı ama hayat tokadını hep yüksekten vurdu!  Geldi “8 kere 7?”ler gitti “9 kere 5?”ler!

Belki de bu aralar yapılan seçim vaatleri arasında matematik dersinin tedavülden kaldırılması da getirilebilir diye düşünüyorum da; ama neyse saçmaydı bu fikir kabul! Hem zaten artık benim matematikle pek de bir alakam yok, her ne kadar işletme okumuş olsam da, en az bu yaşadığımız hayat ve şekliyle, tipini bir türlü sevemediğim Pİ sayısı kadar gereksiz kalacaksın hayatımda caanımm matematik!

Kendimi; ülkemin güzel dağlarını, ovalarını bir sokak süpürgesi edasıyla süpürdüğüm ve tek kayıt yaptığım için, flaş belleğimi kaybettiğimde hüzünlendiğim zamanlarda buldum. Bu da yetmedi hayatında hiçbir yer görmemiş bir insan evladı gibi, adını asla hatırlayamadığım sokak, mekan, kitap ve ironileri düşünürken buldum!

Yön duygum da en az çarpım tablosuna olan ilgim kadar azdı benim. Hayatın yönünü kaybetmiş insanlar vardı hayatımda ve ben kendi yönümü bulmaya çalıştıkça amaçsız bir denkleme dönüşüyordu hayat yeniden hayatımda!

Küçük bir not: Çemberin çevresinin çapına oranına Pİ sayısı denir😉

Saygılar 😉

Hilal BAYAR

 

Pazar :)

Pazar günlerini oldum olası sevmem; Pazar demek çocukluğumun zoraki banyo günleri, ertesi gün okulun çalan zili, büyüdükçe de alarmın sesi ve trafiğin yorucu akışı demekti ama gelecek Pazar güzel bir Pazar
Ilık bir hava, hafif rüzgar ve harflerin dansı var!
Kendime start verdim, bu hikayenin devamı gelecek!

11203173_10153319021986252_5226746620349176964_n

Kedidir kedi :)

    11104237_10153210251326252_1568032264_nİstanbul’da elektriklerin kesilmesi ziyadesiyle işime geldi. Olayı kedinin trafoya yeniden girmiş olma itimaline bağlayan arkadaşlar sizi seviyorum; ama ben bu durumdan fazlasıyla memnun kaldım. İşe benimle bir organımmış gibi bütünleşen zatı muhterem telefonumun şarjını bitmesin diye uğraşmak yerine sıfırlayana kadar oynayıp sosyal medyadaki elektrik kesintisini devlet meselesi haline getiren yurdum insanının haykırışlarını okuyup kapanma sinyalini görüp köşeye fırlatmakla başladım. Üstümden baya büyük bir yük kalktı, zaten telefonu icat eden kişiyi oldum olası sevmemiş biri olarak kendisini kullanmaktan hep nefret etmişimdir… İlk bir kaç saati kafam rahat bir şeklide geçirdim, kimse ulaşamıyor, dünya yıkılsa haberim olmayacak gibi bir şey o kadar rahatım.

Eve geldim; eğer elimde telefon olmuş olsa onunla uğraşıp, sosyal medyada kim ne yapmış, kim ne konuşmuş, haberlerde ne var, gerekli gereksiz en az yarım saat takılıp, uzun telefon konuşmaları yaparak bütün yapmam gereken işleri aksatacak, okunmak için masamın üzerinde her akşam bana bakan, sıraya girmiş kitapları öylece bırakmaya devam edecektim.  Artık önümde bir engel yoktu, ayaklarımda pofuduk terliklerim, sıcacık battaniyem uzandım…

Her yer sessiz, apartmandan çıt çıkmıyor sanki giden elektrikler değilde insanların sesler, öyle tuhaf bir gün. Eskiden insanlar nasıl yaşıyormuş yahu diye alaycı bir ifadeyle gülüyorum kendi kendime, kafam boştu rahatça dinlendikten sonra giyinip çıktım evden; arkadaşlarla sahilde sürekli oturduğumuz ortak bir mekanımız olduğundan beni bulacakları yer konusunda çok da zorlanacaklarını düşünmedim. Dumanla iletişim tarih olduğundan ve ateş yakmayı pekte beceremediğimden zaten en fazla tahmin yürüterek bana ulaşabilirlerdi. Dışarı çıktığımda gün ağarmak üzereydi, biraz daha zaman geçtikten sonra artık karanlık çökmüştü… Bir restoranta girdim; ahşap merdivenleri olan hem otantik hem güzel yemekler yapan 3 katlı bir mekan; oraya her gittiğimde genelde şöminenin kenarında oturmayı tercih ederim ama elektriklerin kesilmesiyle birlikte masalara konulan klasik ince beyaz mumlar ve altlarında ki demir çay tabakları ayrı bir hava katmıştı oraya; bu defa farklı bir masaya geçtim, sakin bir köşeye oturdum. Resmen teknolojinin olmadığı harika bir ortamdı, gerçek anlamda harika ve muhteşemdi. İyi ki evde oturmak yerine dışarı çıkmayı tercih etmiştim çünkü duyduğum söylentilere göre İstanbul’da böyle bir elektrik kesintisi  en son 15 yıl önce yaşanmıştı. Sıcak bir ıhlamur söyledim, etrafta oturan bir kaç çift dışında hiç kimse yoktu, tek gürültü mumların gölgeleri ve burnuma arada bir gelen yemek cızırtılarıydı. Mum ışığının arka tarafındaki şişenin içinde bana bakan ıhlamur ve papatya tanelerine göz kırptıktan sonra ağzımdan küçük bir not kağıdına elektrik kesintisinin ve telefonun olmamasının bana verdiği mutluluk sözleri döküldü… Sonra dışarı çıktım, karanlık ve sessiz sokakta yürüdüm; esnaflar sessizce duruyorlardı köşe başlarında; ne müzik ne araç sesi yoktu, ortalıktaki tek ses sessizce mırıldanan insan sesleriydi… kimse bir birini rahatsız etmek istemiyordu sanki; herkes sessizce konuşuyor evlerine doğru yol alıyorlardı. Koca şehir İstanbul belki de ilk defa bu kadar sessiz ve huzur vericiydi…

Durdum, düşündüm, gülümsedim!

Ve dedim ki…

Yaşasın ilkel yaşam 🙂

Saygılar

Hilal BAYAR

Bir yazma aşkıdır beni yollara düşüren

Screen shot 2013-06-13 at 12.17.24 PM

Türkiye 81 ilden oluşuyor. Benim o 81 ilin % 85’ini 2-3 katıyla gezdiğim doğrudur. Hatta iller yetmemiş; ilçeler, bucaklar, köyler de bu halayda yerini ziyadesiyle almış.

‘Çok gezen mi, çok okuyan mı’ sorusuna verecek cevabım da hiç olmadı benim! Çünkü kendi çapımda ikisini de yapmaya çalışan gezgincilerden biriyim ben. Hatta öyle ki sayısız şehir turlarına rağmen, küçüklüğümde gezdiğim bütün şehirlerin küçük küçük tepelerden oluştuğunu düşünenlerdendim.

Bir de eski, küçük ve masum bir hikayem var ki cebimde, oda en az Eskişehir kadar eskiydi 🙂

Eskişehir’i eski zannederdim ben küçükken; hatta gözümde o kadar eskitmişim ki!

O güzel ama soğuk şehre ilk merhaba dediğimde, arabamızın arka koltuğunda yerinde oturamayan bir çocuk olmanında verdiği delilikle, kafamı camdan dışarı çıkartıp eski bir şeyler aramıştım. Göreceğim ilk eski nesne o şehrin eski olduğunu bana kanıtlamaya yetecekti ve nitekim beklediğim şey oldu. Karşımda rüzgarın yıprattığı eski reklam afişlerinin asılı olduğu telefon direkleri vardı, nasıl sevinmiştim anlatamam 🙂

Karşımda eski bir şehir vardı işte…

Çocuktuk işte hayallerimiz, düşüncelerimiz kafamızda kurduğumuz çocukluk hikayelerimizle şekillenip harika bir hal alacak kadar  büyüktü.

Şimdilerde ise hayatla ilgili en güzel planım yine bir kitap hayali ve bu uğurda gezdiğim Türkiye yolları…

Her şehir ayrı bir huzur, her gidiş yeni bir yaşanmışlık katıyor bana. Her gittiğimde yine aynı heyecanla uyanıyorum yeni güne. Her başlangıç sıcacık insanlar sunuyor bana, yeni dostluklar, yeni mekanlar, yeni yeni hayatlar… Ve özetle söylüyorum ki Türkiye’m cennetim  eskimeyen en eski yanım benim.

IMG_0401

70’lerden birkaç anı gelir dile…

Son günlerde aklım fikrim hep eski anılar, eski hatıralar ve yeni yolculuklarda…

Siyah beyaz fotoğraflara bakıyorum.

Kadrajlardaki gülüşler, duygular, duruşlar ne kadar da güzeller; ben o kocaman yürekli güzel adamın kocaman hikayesini seviyorum, kelimelerin anlatmaya yetmediği güzel adamın hikayesini yaşıyorum.

70’lerin fotoğraf karesi hepsi ve o güzel insanın hikayesi!

11007516_10153127583546252_1739340683_n   11016559_10153127581516252_1868594815_n

İçten samimi gülüşler var o karelerde, bir de şimdikinden çok daha fazla samimi hayatlar.

Birçoğu gözlerinde geleceğin en güzel umutlarını taşıyorlar başlarında çınar gibi bir öğreticiyle beraber…

11016713_10153127581301252_1647505364_n    11022838_10153127580051252_1082736822_n

 

Hitabet gücü, sevgisi, saygısı; adam gibi adam benim babam!

O küçük fotoğraf karesindeki gibi herkesin arkasında duran bir baba, dost, arkadaş…

Ve düşün diyorum bundan daha büyük bir gurur olabilir mi hayatta, daha kaç teşekkür bir borçtur bu güzel insana?

Şimdiki zamana bakıyorum bir de elimdeki eskiler diye tabir ettiğim grinin tonlarına; 70’lerden kalma fotoğraf karelerine…

Bizde şuan içinde bulunduğumuz zamanın eskisi değil miyiz aslında?

Hepsi eski ama hepsi kendi içimizde hep yepyeni. Koskoca 19 yıl!

11007568_10153127582361252_204215942_n    11006041_10153127583816252_646123175_n

O fotoğraflarda mutlulukları, umutları, güzellikleri ve kırgınlıkları seyre dalarken içinde bulunduğumuz yılın ne kadar eski olduğunu biliyorum! o karelerdeki gülümser gibi vedaları, insanların yüzlerindeki keşkeleri, pişmanlıkları, yaşanmamışlıkları yaşıyorum, düşünüyorum, hissediyorum yine yine yeniden…

Hiç gerçekleşememiş hayaller,  keyifle gerçekleştirilmiş yaşanmışlıklar, ertelene ertelene zamanda akıp gitmiş sessiz hayatlar var. Hepsinde yaşanmayanlar ve yaşatılmayanlar var şimdiki zamandan tek farkla! Özlenen, aranan, yeri doldurulamayan insanla…

11005800_10153127583026252_94620838_n   11004240_10153127581831252_285445914_n

Hayat “geçerken şimdi her şey keyfi oluyor ve sadece yapabildiklerin senin hayatın oluyor gerisi teferruat!”

Kendimi ve o güzel insanı hep gülerken hatırlıyorum, ben gülüyorum ve düşünüyor insanlar!

Aklımdan geçen kelimeleri dile dökmeye yetmezken cümleler, son bir kaç satır geliyor dile üstadın da dediği gibi; “seni anlatmaya kitaplar yetmez be baba!”

11006204_10153127583986252_1791791176_n     11023280_10153129843436252_300983619_n

 

 

Memleket isterim; yaşamak sevmek gibi gönülden olsun

22 gün sonra herkese tekrardan merhabaaa;

Zaman su gibi akıyor, bizlerde bir kuş misali oradan oraya savrulup duruyoruz…

Patnos benim güzel memleketim, baba yadigarı, hayat kokan topraklarım… Belki de önemini yeni yeni anladığım  memleket özlemim. 20 gün boyunca o kadar güzel, karmaşık, huzurlu, hüzünlü, kırgın, ve gururlu günler yaşadım ki anlatsam anlatılmaz tarifi yok. Aklımda en çok çınlayan şey babam ve onun kızı olmanın verdiği mutluluk. Onun kızı olmanın verdiği onur. Bazı yaşamlar vardır kısacık ama içinde Dünya’nın en güzel değerlerini barındıran. Babamın hikayesi de öyle bir şey işte, aradan 19 yıl geçmesine rağmen hala ilk günkü gibi akıllarda kalan, iyilikler ve göz yaşlarıyla dolu dolu hatırlanan adam gibi bir adam babam!

Tarifi yok,kelimeler yetersiz…

o koridorlardaydım, kapılar açıldı… görevlinin söylediği sözler her şeye bedeldi…

“Buradan çok insan geldi geçti, fakat hiç kimse hocamın yerini alamadı, babanız kadar hiç kimse içten ve istekle milleti için hizmet vermedi; bu oda, bu koltuk sizindir, siz de babanızın yerindesiniz bizim için.”

Çocukken, buralarda gezmeyin artık diye bize fırça atan Seracettin ve  Sait amca! O gün gözleri dolu dolu bakışlarla karşılarındaydım…

Kesik kesik anılar, hatıralar, çocukluk kahkahaları… artık büyük bir kız çocuğunun sessizliği olarak o odalarda bekliyorlardı…

Patnos’a ayak bastığımın ikinci günü Halk Eğitim ve Milli Eğitim’in koridorlarında dolandım. Evet o gün babamın görev yerindeydim, 19 yıl sonra tekrar müdüriyetin koridorlarında gezdim, babamın memleketimize yaptığı hizmetlerden dolayı adına açılan ve herkese hizmet veren toplantı salonu görev süresi boyunca kullandığı odası ve huzur! Personelin karşılarında babam varmış gibi tuttukları hürmet, övgü, saygı, hoşgörü benim için en büyük gururdu. Bir kez daha iyi ki babamın kızıyım dedim.

IMG_0040         IMG_0048        

Ve sonra babamın değerli öğrencisi Arif Alpdoğan abimin yanında geçirdiğim iki saatlik ama su tadında bir zaman dilimi; ne kadar da güzel, içten ve severek anlattı babamı, ne de güzel döküldü kelimeler ve kifayetsiz kaldı o duvarların arasında… Kendisi şu sıralar Patnos’ta açtığı Serhat Kültür Merkezi’nde gençlere ve insanlarımıza hizmetlerin en güzelini layığıyla vermektedir…

Ve şöyle ekledi kendisi… “her insan aynı yere bakar ama aynı şeyi göremez! Hocamda kimsenin göremediği bir çok değeri gören insandı.”

Çok şey var eklenecek ama buradan ancak bu kadar aktarabiliyorum geçirdiğimiz kısa ama dolu dolu zamanı…

 

Sanatını en güzel şekilde sergileyen usta, babamın değerli öğrencisi Arif abimin yanında bir kare. Dolu dolu sohbet ve ardından şiir tadında bir bağlama dinletisi. Kelimelerin tam anlamıyla kifayetsiz kaldığı bir ortam ve son sözler…
“Sen babanı yazamazsın, hocamı anlatmaya kitaplar yetmez!”
Teşekkür güzel insan…

Gittiğim, gezdiğim her yerde babam vardı, her nefeste babamı yanımda hissettim. Küçükken bana upuzun gelen şimdi ise kısacık bir mesafe olan Patnos Halk Kütüphanesinin girişindeydim. Kitaplar, sessizlik o koku hala bıraktığım gibiydi, değişen tek şey zamandı.

         

  Çocukluğumun en güzel yanlarından birisiydi Patnos Merkez Kütüphanesi! O gün sessizce, çocukken ise kahkahalarla gezdiğim kütüphane koridorları; sakin bir huzur ortamı, kitap kokusu, girişte duran askılık, kocaman oyunlar oynadığımız yeşil bahçe, müdüriyet…

Her hafta babamın bizi götürüp zorla okuttuğu mavi ve kırmızı kaplı kitaplar! hala oradalar o küçük köşede duran kitaplıkta duruyorlar 1960-70’lerden kalan renksiz, saman kağıtlı kitaplar geçen zamanı, özlenmişlikleri sessizce anlatan kitaplar…

Recep Koca / Babamın resmi makam şoförü, şimdilerdeyse Merkez kütüphanesinde idari amir, bize olan saygısı ve sevgisi kızına benim adımı verme nedeni…

Babamın vefatında yanında olan tek insan… anlatırken kelimeler tıkandı, suskunluk her şeyi anlatmaya kafiydi…

Günlerimin hepsini dolu dolu geçirdim, köylere gittim, insanları ziyaret ettim, babamı daha iyi tanıma ve hayatın her anını daha içten yaşama fırsatı buldum. Tanıdık tanımadık herkese gülümsedim, o kadar saf ve temizdi ki bütün insanlar…

Uzun şeritli yollarda çocukları sevdim, sohbetler ettim, köydeki insanların ağızlarından duyduğum “babasının kızı, o da babası gibi insanları seviyor, çocuk büyük ayırmıyor” sözleri binlerce kez daha gururlanma sebebim oldu…

IMG_0029  IMG_0244

Babamın neden köy insanını sevdiğini, insanların saflığını, masumluğunu şimdi daha iyi anlayabiliyorum…

 

IMG_0335              IMG_0340

Dere tepe gez gez gez 🙂

IMG_0344                   

19 yıllık hatıraların toplandığı en güzel yuvam evim…

Yollarda karşımıza çıkan beyaz atlı prensleri de unutmamak lazım tabi 🙂

IMG_0412                IMG_0414 IMG_0415                  IMG_0417 IMG_0421                           IMG_0437

Yolculuğumun su gibi akıp gittiği günlerde bol bol gezdik ve hiç tanımadığım ama akrabamız olan insanları tanıdım, sıcaklıklarını hissettim…

IMG_0385                  IMG_0401                             

Bazen kelimeler anlamını yitirir; gülen gözlerdeki bakışlar, sıcacık bir el her şeyi anlatır!
Küçükken farkına bile varamadığım en kadim, en içten değerler!
Belki de ‘henüz bir adı olmayan kitabımı’ yazmaya karar vermeseydim bu güzel insanları tanıma fırsatını hayatım boyunca bulamayacaktım!

IMG_0508                                             IMG_0518

80 yaşındaki Felek teyze, Maksut amca ve Adil amcanın babamın fotoğrafına bakarken, gözlerinden dökülen yaşlar her şeyi anlatmaya bir kez daha yetti… sıcaktı, sadeydi güzeldi her şey.

       IMG_0504                                             IMG_0532                    

Yollar, köyler, eski tahta yol direkleri, tarlalar, insanlar ve zaman! Her şey ama her şey hızla ilerliyordu…

IMG_0716IMG_0777IMG_0761IMG_0713

 

 

11017828_10153107863356252_7244306285931045518_n

En tepedeki direklerin olduğu yere çıktığım,düştüğüm,oynadığım günlerin sayısını hatırlamadığım kayak evi! Şimdilerdeyse önünden geçerken bana tebessüm ettiren en güzel anı yine BABAM!

Birçok kayakçının tek kaymaya cesaret edemediği sivri noktalardan ve kayalıklardan babam gibi usta bir kayakçının boynunda hiç korkmadan aşağıya doğru sevinç çığlıklarıyla uçmak… Şaşkın ve hayran bakışların arasında kocaman kahkahalarımız da hayat bulan sevgi dolu bir baba ve çocuklarıydık biz…

Yollardaki beyaz şeritleri ve tahta elektrik direklerini sayarak geçirdiğim uzun şehirler arası yolculuklarda gözüme takılan sazlıkların ve ay çiçek tarlalarının arasında hep olmasını istediğim fotoğrafım sonunda elimde! ateş böceklerinin sesleri, bataklığa batma ihtimali ve altın sarısı doğa harikası sazlıklar… her şey harika✌

                IMG_0560

Yanımda oturan canların adları Hilal ve Bilal… dedeleri onlara bizim isimlerimizi vermiş; bu sevginin, ilginin, saflığın altından kalkmak mümkün değil…

 

Bu koca çınar benim dedem!
105 yaşında; 10 çocuk, 24 torun sahibi idolüm Hikmet Taşdemir✌
Kapıdan içeri hala küçük bir çocukmuşum gibi elinde bana aldığı çikolatalarla gülümseyerek giren dedem, zamanın hükmedemediği, çocukluğumun en güzel yanlarından birisi dedem…

10981210_10153088045366252_4180332278689885632_n

Süphan Dağı… çocukluğumun en komik anılarından birisi… babamın 1976 yılında arkadaşlarıyla birlikte 400 metrelik alanda biraz zorlanarak çıkıp 6 buçuk saatte tamamladıkları iki günlük dağcılık maceraları…

S-352

Son olarak; canım babama fazlasıyla hürmet eden, yardımcı olan, ilgilenen, arayan, soran, gerekli bütün bilgileri sunan, kişi ve kurumlara, dostlara, arkadaşlara, bütün değerli insanlara tek tek teşekkürlerimi sunarım…

Memlekette geçirdiğim 22 günlük süre zarfında  yanımda olan, benim için dünyalara bedel bütün değerler kitabımda dilimin döndüğünce yer alacaktır…

VE…

Cahit Sıtkı’nın dediği gibi…

Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;

Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim

Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim

Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;

Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

 

 

 

 

Be HUMAN!

Sonunda beklenen kar yağdı, herkesin keyfi yerinde.

Bende herkes gibi mutluydum, çıktım fotoğraflar çektim, eğlendim karın tadını çıkardım. Ve paylaştığım eğlenceli kar fotoğraflarıyla günü sonlandırdıktan sonra evime gittim. Biraz kitap okuyup, gündemle ilgili rutin olaylara göz gezdirdikten sonra odama geçtim. Temiz hava girsin diye camı açtığımda havanın ne kadar keskin ve soğuk olduğunu fark ettim. Vicdanen gerçek anlamda bir rahatsızlık duydum. Hava soğuktu, ellerim camın altındaki peteğin üstündeydi, sıcacıktı evim, camı kapattığım an soğuğu geride bırakıp sıcağın bana verdiği huzura kaldığım yerden devam edebilecektim.  O an hissettiğim duyguyu tarif etmem zor…

Aklıma, geçenlerde yoksulluğun en derin yüzü olan çocuklarla ilgili yaptığım kompozisyon çalışmalarını görüp çok etkilendiğini söyleyen bir arkadaşım geldi.

Bilgisayarı açtım, sosyal medya hesabımda ülkemize göç etmek zorunda kalan ve kendi ülkesinde yoksulluğu en ağır şartlarda yaşayan vatandaşlarımızın acısına biraz olsun duyarlılık göstermek adına çekmiş olduğum geçen yıla ait “İstanbul’un Arka Yüzü” temalı fotoğraflarıma baktım!

Biz karın yağmasını eğlenelim diye kendimize fırsat bilirken o insanların çaresizlik içinde terkedilmiş evlerde, camlarında sadece naylonların perde olduğu yaşam yerlerini hatırladım…  Sadece göç edenlerin değil kendi vatandaşlarımızın da çaresizliğiydi bu.

Göç edenler ve çocuklar…

Islak ve yalın ayaklı çocuklar…

Memleketimin çocukları…

O çocuklar bu dramı daha iyi anlamamız için birer aynaydılar…

Peki kadrajımda kalan ve arkamda bıraktığım o insanlar şimdi ne yapıyorlardı, hangi şartlarda yaşıyorlardı?

Düşündüm…

Cevap yoktu!

Ben geçen yıl onların acısına sadece bir saatliğine ortak olmuştum ve onlar geride kalmışlardı, hepsi bu!

Aynı akşam izlediğim haber kanalı hatırladım. Çok fazla popüler olan bir TV kanalında haber spikerinin bir önceki haberi sunduktan sonra haberde geçen şahsa yanlış suçlama yapıldığı için “keşke insanları yargılamadan önce dinlesek, anlasak” yorumu vardı hemen sonraki haberde ise Suriyeli vatandaşların dilenmekte olduğu haberine “maalesef her yerdeler “ yorumu ne kadar da çelişiyordu kendi insanlığıyla!

Madem insanları anlamak gerekiyorsa neden biraz olsun sevecen olamıyoruz, neden hayata karşı bu kadar tahammülsüzüz? Neden o çocukları, insanları sadece kendi menfaatlerimiz ve çıkarlarımız uğruna düşüncesizce harcamak yerine onlara biraz olsun sevgi göstermiyoruz?

Bir insanı, insanlığı sevmek bu kadar mı zor?

Hele ki ülkelerinden göç eden o insanlar varlıklı aileler, imkanı olan aileler. Ya gelemeyenler, ya ölen suçsuz günahsız bir sürü masum insan!

HER YERDELER!!!

Evet her yerdeler; çünkü çaresizler. Hiçbir insan istemez ki vatanından kaçıp bilmediği bir hayata merhaba demeyi!

Hiç onların yerine koydunuz mu kendinizi?

Ya aynı durumda biz olsaydık ve bizi ülkesine kabul etmeyen bir ülkenin kuklası olsaydık?

Kendi adıma rahatsız oldum…

İnanıyorum ki etrafımda duyarlı arkadaşlarım vardır! Lütfen bu soğuk kış günlerinde evsizlere bir yardım eli de sizden olsun…

1920605_10152259206271252_189530502_n

SEVGİLER

Hilal BAYAR

asi birkaç cümlem var müsaadenizle… ;)

İçimi sergileyecek bir vitrinim olmadı hiç!

Bir seyyar satıcı kılığında sevdim kendimi…
Bu şehrin tüm caddeleri bilir hoyratlığımı, hırçınlığımı!
Eyyy Istanbul!
Koca Şehir, sen benim mahalle aralarında yürüdüğüm asiliğimdin. Keskin, asi bir kız çocuğuydum ben; sen ise dünyanın en yosma şehri! Ve biz beraber büyüyorduk ben sana aşık ve sen serseri…

tumblr_min9taq6l21r1thfzo2_1280

            Biraz siyah biraz kırmızıdır hayatın tadı!

            Sen seversin kırmızı sende hayat bulur ve sen gidersin siyah sende yok olur
                Şehir ıslak, şehir sessiz!
                     Sussun bugün gece, bütün renkler sussun…
                   Bakidir nankörlük… Siyah matemde, kırmızı ateşte

    tumblr_min9taq6l21r1thfzo2_1280

“Gitmek sadece bir eylemdir,Unutmak ise kocaman bir devrim!” demiş şair…

Peki ya susmak neydi?

Hangi eylemin duruşuydu, hangi koca çığlığın ve söyleyemediklerimin içinde barındırdığı bir gidişti…

Gitmek bir eylem, unutmak da bir devrim ise, ben bütün gidişleri ceplerime yerleştirip sadece susuyorum…

   tumblr_min9taq6l21r1thfzo2_1280

Sen sol anahtarında  hayat bulan bir notaydın…

Bense o notları saçlarında dans ettiren bir asi…

Gökyüzüydü  sessizliğin, Medcezirse hırçınlığım!

Sahi!

Kaç keskin söz ve gölge daha ağır geldi haksızlığına!

Gökyüzünü görmek için kaç kez baktın semaya?

Yoksa gözlerini kaldırmadan ve yormadan yansıma maviliklerle mi yetindin yine çayında…

tumblr_min9taq6l21r1thfzo2_1280

Hatır mı aşkta gizliydi, aşk mı hatırda saklı?

Huzur muydu aşkın miladı, aşk mıydı huzursuzluğun taa kendisi!

Kaç yitirilmiş, eksik, yitik, paçavra hayat vardı unuttuğumuz köşelerde…
Ya da hayatın kaç tane daha siyah yanını sakladık ceplerimizde?
Kenetlenecek bir kilit miydi tek dileğimiz?
Yoksa bir liman olabilme arayışında mıydı yüreğimiz…
Kelimeler dağınık, cümleler kırık dökük…
Bütün sebepler sonuçsuz, ve her yazı öznesiz…
Bir şehir düşün ki tüm yitikliğiyle raks ediyor cümlelerde…
İstanbul ruhumun yüklemsiz şehri…
Sahi!
Beyler, bayanlar dökseniz artık diyorum hani şu ceplerinizdekileri?

tumblr_min9taq6l21r1thfzo2_1280

Tüketmişliğin hatırı diye bir şey yoktur, hatırı kalan bir şeyler varsa onlar bitmeyen şeylerdir.

Küçükte olsa boş vermişlik varsa eğer, giden artık konuk oyuncudur hayatlarımızda.

Keşke bitmeseydi söylemi yerine başka kelimeler birikse ya o keskin dudaklarımızda…

En güzel gökyüzüne aşık olsak ya hep.

Ben turkuaz olsam, sen lacivert!

Deniz tutulsa…

Bir kahve içsek kahvenin rengi senin kokunda hayat bulsa…

Sen bana renk versen ben sende hayat bulsam.

Bir kız çocuğu gülse

Huzur gelse…