Hello! how are you my darling today ;)

“Kadıköy’ün arka sokaklarındaki şirin bir kafenin yeşil duvarlarına sinen şen kahkahaların yerini kendine has bir kitapta toplayan ve o kitabı beni ben yapan değerlerle büyüten kocaman kitaplığıma yerleştirdiğim harika bir hayat var elimde.”

Ne kadar da uzun bir cümle değil mi? Uzun ama soluksuz, meraklı, dağınık, yaşamın arka sokaklarındaki gölgeler gibi… Birazdan başlayacak olan yağmurun habercisi gibi, kimi insanlar gibi, hayat gibi, kahvenin kokusu gibi. Sakin, sessiz ve daha az…

Ben gibi biraz yarım, biraz eksik, biraz fazla, biraz coşkulu, biraz heyecanlı… Bu metinde birçok cümle eksik ve savruk. Tıpkı yarım bıraktıklarım gibi.

En son ne zaman başladığım şeyleri sonuna kadar yaptım diye şöyle bir düşünüyorum. Gerçi düşünürken bile daralıyorum. Bu aralar kahvem de yarım, yazılarımda, işlerimde. Belki de aşklarımda… Ben hayatın yarım kalmış bütün hikayelerini, hikayelerimi, hikayelerimizi, hikayelerinizi seviyorum aslında.

Denizi özlüyorum mesela. Yağmur yağsın diyorum, şöyle en bereketlisinden. Sonra bir anda durulsun bütün hırçın dalgalar. Hayata geç kalayım istiyorum. Koşa koşa köşedeki kafeye sineyim. Üstüm başım ıslansın. Şemsiye bulma telaşım olmasın, saçlarım yağmura doysun. Camın buğusunu silerken saçlarımın uçlarından dökülen damlalar yer zemini ıslatsın.  Sonra yarım bıraktığım projeleri hatırlayayım. Hayatımdaki insanların telaşlarını, endişelerini. Merkezinin ben olduğum ama beni hiç  ilgilendirmeyen o telaşları. Ardından patlatayım Özdemir Asaf’ın en sevdiğim satırlarını…

Şarkı söylüyormuşum

Sokaklarda,

Görmüşler.

Yere yere bakıyormuşum

Yürürken,

Duymuşlar.

Sonrasını kendileri uydurmuşlar.

Yağmur demişken, bu aralar  ‘Mindy Gledhill – Hourglass ‘ takıldı ağzıma. 

Hello! how are you my darling today 😉

Pa pa pa pa  😉

Sanırım bugün bu şarkıyı 25. dinleyişim. İşin komik yanı bu şarkıyı dinlerken aklımdan geçen olay örgüsü konusunda da bir hayli istikrarsız davranıyorum.

‘ Hello dear:) İstikrar yakındır :)’

Haydi yağmur yağ artık. Yağmaya başla da bisiklete bineyim, telefonumu kapatayım, biraz daha boşvereyim dünyayı. Şarkılar söyleyeyim sokaklarda, yere yere bakayım pedal çevirirken, sonrasını hayatın akışına bırakayım. Bırakayım da uydursunlar. Dönsün dünya. Güleyim,  eğleneyim, kahkahalar atayım. Güzel kahkaha atan kadınları severim ben. Hayatı güzel yaşar o kadınlar. Çünkü hayat güzel yaşamaya değer.

Güzel yaşayın… Sevgiler  xx 😉

 

                                                       

 

Pazar :)

Pazar günlerini oldum olası sevmem; Pazar demek çocukluğumun zoraki banyo günleri, ertesi gün okulun çalan zili, büyüdükçe de alarmın sesi ve trafiğin yorucu akışı demekti ama gelecek Pazar güzel bir Pazar
Ilık bir hava, hafif rüzgar ve harflerin dansı var!
Kendime start verdim, bu hikayenin devamı gelecek!

11203173_10153319021986252_5226746620349176964_n

FREE YOUR MİND!

referencebookofdun2526bradstreet-incMutluluğun en temel nedeni bilinçaltında yatan mutluluk halidir. Hayatı dolu dolu yaşayan insanlar ruh hallerini hayata olan pozitif bakışa borçludurlar.  Çünkü gerçekten mutlu olabilen insanların umursamadıkları detayda gizli birkaç şey var.

Zenginlik umursamazlık duygusudur!

Hayatın güzel yönleri; zenginlik ve lüks yaşam tabi ki istenmeyecek bir şey değildir.  Ama hayatın zenginliği,  mutluluk olgusuna gölge düşüremeyecek kadar büyüktür. Pozitif insanlar yaptıkları hiçbir şeyden ödül beklemezler. Onlar için ödül demek insanlara kattıkları değer ve bilgi birikimi demektir.

Hangi önyargı, kimin önyargısı?

Toplumun baskısında tutulan stres ortamı varsa o ortamda huzurlu ve mutlu insan yoktur. Onlar sahip oldukları değerlerin zaten farkındadırlar, yapılması gereken her şeyi doğru zamanda yaparlar ve kırılmaya fırsat vermezler. İnsanoğlu toplumun beklentisini, toplumun arayışını ve toplumun alt yapısının beklentisini karşılamak için uğraşıp dururken mutlu insanlar bu standartların dışındaki çizgide yürüyerek toplumdan çok kendi değer yargılarıyla yaşarlar. Nasıl mutlu hissederlerse öyle görürler hayatı.

Kısacası uyum duygusunu ve toplum beklentisini umursamazlar.

Başkalarının onayını ya da doğrulamalarını umursamazlar.

Mutlu insanlar, onlar hakkında ne düşündüğünüzü pek umursamazlar; çünkü sahip oldukları değeri zaten bilirler. Başka insanların söylemek istediklerini dinlerler; ancak kimsenin onayını aramazlar. Yalnızca yapılması gerekeni yaparlar ve kötümser kişilerin cesaretlerini kırmalarına izin vermezler.

Haklı olmak bir lütuf değildir!

Mutlu insanlar, önlerine çıkan engellere veya haksızlıklara çok da aldırış etmezler, onlar için hayat her şeklide devam ettiği ve olumsuz yargılar hep pencerenin dışında kaldığı için hayatı doğaçlama yaşarlar. Kendilerini başkalarıyla kıyaslamazlar. Başkalarının işlerine müdahale etmedikleri gibi kendi işlerine karışılmasından da asla hoşlanmazlar. Yanlış yönde olsalar da doğru onların doğrusudur ve başkaları için yan yol sıfatı taşıyan yollar onların ana yoludur. Başarıya ulaşmak zor değildir sadece karmaşık bir yoldur ve tek anahtar pozitif düşüncedir.

Bu durum onları daha mutlu yapar ve kıskançlıktan, kinden ve başkaları üzerinde sağlıksız bir üstünlük algısından korur.

Zarar veren ilişkiler mi o da ne?

Mantıkları kalplerine o kadar hükmeder ki, bu durum dışarda kalan insanlar için artık çile haline gelmeye başlar; sürekli hal değiştiren ruh halleri, her şeyden şikayet eden insanlar onlar için tamamen bir çiledir. Sorunsuz ve huzurlu insan güzel insandır. Hayatı neşe içinde yaşarlar; olumsuz, nagatif düşünceleri fark ettikleri an antivirüs gibi yok eder ve uzaklaşırlar oradan! Onlara neşeyle gelirsen varsındır, somurtkan bir yüze mutlu hayatlarında yer yoktur onların.  Sağlıklı ilişkinin temeli gülümsemekten geçer ve onlar hep gülümser!

Mutlu kişiler için affetmek umursamazlığın diğer adıdır, onlar yaşanan her şeyi unutur, umursamaz ve yollarına devam ederler. Yalanı ve yalan söyleyen özellikle takıntılı insanları görmezler, onlar hayatın küçük yalanlardan ibaret olduğunun farkındadırlar ve bu durumu çarpıtarak yaşamak onlar için bir sis bulutudur. Eğer hayat yalanlarla kurulduysa parçalara bölünmesi daha seri olur bu yüzdendir ki yalan mutlu insanlar için ne amaç ne de araçtır, sadece egolu ve takıntılı insanların kullanmış olduğu ve kendilerinin uzaktan gülerek izledikleri bir yaşam şeklidir. Mutlu insanlar hayatlarındaki insanlarla mutluysa asla şikayet etmezler, eğer ortada bir şikayet varsa orada bir mutsuzluk ortamı vardır, şikayet eden veya edilen bütün ortamlar onlar için eziyet ortamı olduğundan bir dakika bile düşünmeden giderler. Gelecek için mutluluğun anahtarı hep ellerindedir. Mutlu insanlar intikam almanın peşine düşmezler,  düşenlerinde intikam arama lüksünün kendisine bir hayır getirmeyeceğinin farkında olmalıdır! İntikam kaderdir, kader intikam almak istedikleri kişiye zaten fazlasıyla sunumda bulunacaktır. Mutlu insanlar negatif olan her şeyi pozitife dönüştüren ve hayatlarına gülerek devam eden insanlardırlar.

Bunlarda beraberinde şunu getirir ki kalıcı bir mutluluğun sırrı mutlu insanın kendisinden geçer.

 

Kedidir kedi :)

    11104237_10153210251326252_1568032264_nİstanbul’da elektriklerin kesilmesi ziyadesiyle işime geldi. Olayı kedinin trafoya yeniden girmiş olma itimaline bağlayan arkadaşlar sizi seviyorum; ama ben bu durumdan fazlasıyla memnun kaldım. İşe benimle bir organımmış gibi bütünleşen zatı muhterem telefonumun şarjını bitmesin diye uğraşmak yerine sıfırlayana kadar oynayıp sosyal medyadaki elektrik kesintisini devlet meselesi haline getiren yurdum insanının haykırışlarını okuyup kapanma sinyalini görüp köşeye fırlatmakla başladım. Üstümden baya büyük bir yük kalktı, zaten telefonu icat eden kişiyi oldum olası sevmemiş biri olarak kendisini kullanmaktan hep nefret etmişimdir… İlk bir kaç saati kafam rahat bir şeklide geçirdim, kimse ulaşamıyor, dünya yıkılsa haberim olmayacak gibi bir şey o kadar rahatım.

Eve geldim; eğer elimde telefon olmuş olsa onunla uğraşıp, sosyal medyada kim ne yapmış, kim ne konuşmuş, haberlerde ne var, gerekli gereksiz en az yarım saat takılıp, uzun telefon konuşmaları yaparak bütün yapmam gereken işleri aksatacak, okunmak için masamın üzerinde her akşam bana bakan, sıraya girmiş kitapları öylece bırakmaya devam edecektim.  Artık önümde bir engel yoktu, ayaklarımda pofuduk terliklerim, sıcacık battaniyem uzandım…

Her yer sessiz, apartmandan çıt çıkmıyor sanki giden elektrikler değilde insanların sesler, öyle tuhaf bir gün. Eskiden insanlar nasıl yaşıyormuş yahu diye alaycı bir ifadeyle gülüyorum kendi kendime, kafam boştu rahatça dinlendikten sonra giyinip çıktım evden; arkadaşlarla sahilde sürekli oturduğumuz ortak bir mekanımız olduğundan beni bulacakları yer konusunda çok da zorlanacaklarını düşünmedim. Dumanla iletişim tarih olduğundan ve ateş yakmayı pekte beceremediğimden zaten en fazla tahmin yürüterek bana ulaşabilirlerdi. Dışarı çıktığımda gün ağarmak üzereydi, biraz daha zaman geçtikten sonra artık karanlık çökmüştü… Bir restoranta girdim; ahşap merdivenleri olan hem otantik hem güzel yemekler yapan 3 katlı bir mekan; oraya her gittiğimde genelde şöminenin kenarında oturmayı tercih ederim ama elektriklerin kesilmesiyle birlikte masalara konulan klasik ince beyaz mumlar ve altlarında ki demir çay tabakları ayrı bir hava katmıştı oraya; bu defa farklı bir masaya geçtim, sakin bir köşeye oturdum. Resmen teknolojinin olmadığı harika bir ortamdı, gerçek anlamda harika ve muhteşemdi. İyi ki evde oturmak yerine dışarı çıkmayı tercih etmiştim çünkü duyduğum söylentilere göre İstanbul’da böyle bir elektrik kesintisi  en son 15 yıl önce yaşanmıştı. Sıcak bir ıhlamur söyledim, etrafta oturan bir kaç çift dışında hiç kimse yoktu, tek gürültü mumların gölgeleri ve burnuma arada bir gelen yemek cızırtılarıydı. Mum ışığının arka tarafındaki şişenin içinde bana bakan ıhlamur ve papatya tanelerine göz kırptıktan sonra ağzımdan küçük bir not kağıdına elektrik kesintisinin ve telefonun olmamasının bana verdiği mutluluk sözleri döküldü… Sonra dışarı çıktım, karanlık ve sessiz sokakta yürüdüm; esnaflar sessizce duruyorlardı köşe başlarında; ne müzik ne araç sesi yoktu, ortalıktaki tek ses sessizce mırıldanan insan sesleriydi… kimse bir birini rahatsız etmek istemiyordu sanki; herkes sessizce konuşuyor evlerine doğru yol alıyorlardı. Koca şehir İstanbul belki de ilk defa bu kadar sessiz ve huzur vericiydi…

Durdum, düşündüm, gülümsedim!

Ve dedim ki…

Yaşasın ilkel yaşam 🙂

Saygılar

Hilal BAYAR

Bir yazma aşkıdır beni yollara düşüren

Screen shot 2013-06-13 at 12.17.24 PM

Türkiye 81 ilden oluşuyor. Benim o 81 ilin % 85’ini 2-3 katıyla gezdiğim doğrudur. Hatta iller yetmemiş; ilçeler, bucaklar, köyler de bu halayda yerini ziyadesiyle almış.

‘Çok gezen mi, çok okuyan mı’ sorusuna verecek cevabım da hiç olmadı benim! Çünkü kendi çapımda ikisini de yapmaya çalışan gezgincilerden biriyim ben. Hatta öyle ki sayısız şehir turlarına rağmen, küçüklüğümde gezdiğim bütün şehirlerin küçük küçük tepelerden oluştuğunu düşünenlerdendim.

Bir de eski, küçük ve masum bir hikayem var ki cebimde, oda en az Eskişehir kadar eskiydi 🙂

Eskişehir’i eski zannederdim ben küçükken; hatta gözümde o kadar eskitmişim ki!

O güzel ama soğuk şehre ilk merhaba dediğimde, arabamızın arka koltuğunda yerinde oturamayan bir çocuk olmanında verdiği delilikle, kafamı camdan dışarı çıkartıp eski bir şeyler aramıştım. Göreceğim ilk eski nesne o şehrin eski olduğunu bana kanıtlamaya yetecekti ve nitekim beklediğim şey oldu. Karşımda rüzgarın yıprattığı eski reklam afişlerinin asılı olduğu telefon direkleri vardı, nasıl sevinmiştim anlatamam 🙂

Karşımda eski bir şehir vardı işte…

Çocuktuk işte hayallerimiz, düşüncelerimiz kafamızda kurduğumuz çocukluk hikayelerimizle şekillenip harika bir hal alacak kadar  büyüktü.

Şimdilerde ise hayatla ilgili en güzel planım yine bir kitap hayali ve bu uğurda gezdiğim Türkiye yolları…

Her şehir ayrı bir huzur, her gidiş yeni bir yaşanmışlık katıyor bana. Her gittiğimde yine aynı heyecanla uyanıyorum yeni güne. Her başlangıç sıcacık insanlar sunuyor bana, yeni dostluklar, yeni mekanlar, yeni yeni hayatlar… Ve özetle söylüyorum ki Türkiye’m cennetim  eskimeyen en eski yanım benim.

IMG_0401

Memleket isterim; yaşamak sevmek gibi gönülden olsun

22 gün sonra herkese tekrardan merhabaaa;

Zaman su gibi akıyor, bizlerde bir kuş misali oradan oraya savrulup duruyoruz…

Patnos benim güzel memleketim, baba yadigarı, hayat kokan topraklarım… Belki de önemini yeni yeni anladığım  memleket özlemim. 20 gün boyunca o kadar güzel, karmaşık, huzurlu, hüzünlü, kırgın, ve gururlu günler yaşadım ki anlatsam anlatılmaz tarifi yok. Aklımda en çok çınlayan şey babam ve onun kızı olmanın verdiği mutluluk. Onun kızı olmanın verdiği onur. Bazı yaşamlar vardır kısacık ama içinde Dünya’nın en güzel değerlerini barındıran. Babamın hikayesi de öyle bir şey işte, aradan 19 yıl geçmesine rağmen hala ilk günkü gibi akıllarda kalan, iyilikler ve göz yaşlarıyla dolu dolu hatırlanan adam gibi bir adam babam!

Tarifi yok,kelimeler yetersiz…

o koridorlardaydım, kapılar açıldı… görevlinin söylediği sözler her şeye bedeldi…

“Buradan çok insan geldi geçti, fakat hiç kimse hocamın yerini alamadı, babanız kadar hiç kimse içten ve istekle milleti için hizmet vermedi; bu oda, bu koltuk sizindir, siz de babanızın yerindesiniz bizim için.”

Çocukken, buralarda gezmeyin artık diye bize fırça atan Seracettin ve  Sait amca! O gün gözleri dolu dolu bakışlarla karşılarındaydım…

Kesik kesik anılar, hatıralar, çocukluk kahkahaları… artık büyük bir kız çocuğunun sessizliği olarak o odalarda bekliyorlardı…

Patnos’a ayak bastığımın ikinci günü Halk Eğitim ve Milli Eğitim’in koridorlarında dolandım. Evet o gün babamın görev yerindeydim, 19 yıl sonra tekrar müdüriyetin koridorlarında gezdim, babamın memleketimize yaptığı hizmetlerden dolayı adına açılan ve herkese hizmet veren toplantı salonu görev süresi boyunca kullandığı odası ve huzur! Personelin karşılarında babam varmış gibi tuttukları hürmet, övgü, saygı, hoşgörü benim için en büyük gururdu. Bir kez daha iyi ki babamın kızıyım dedim.

IMG_0040         IMG_0048        

Ve sonra babamın değerli öğrencisi Arif Alpdoğan abimin yanında geçirdiğim iki saatlik ama su tadında bir zaman dilimi; ne kadar da güzel, içten ve severek anlattı babamı, ne de güzel döküldü kelimeler ve kifayetsiz kaldı o duvarların arasında… Kendisi şu sıralar Patnos’ta açtığı Serhat Kültür Merkezi’nde gençlere ve insanlarımıza hizmetlerin en güzelini layığıyla vermektedir…

Ve şöyle ekledi kendisi… “her insan aynı yere bakar ama aynı şeyi göremez! Hocamda kimsenin göremediği bir çok değeri gören insandı.”

Çok şey var eklenecek ama buradan ancak bu kadar aktarabiliyorum geçirdiğimiz kısa ama dolu dolu zamanı…

 

Sanatını en güzel şekilde sergileyen usta, babamın değerli öğrencisi Arif abimin yanında bir kare. Dolu dolu sohbet ve ardından şiir tadında bir bağlama dinletisi. Kelimelerin tam anlamıyla kifayetsiz kaldığı bir ortam ve son sözler…
“Sen babanı yazamazsın, hocamı anlatmaya kitaplar yetmez!”
Teşekkür güzel insan…

Gittiğim, gezdiğim her yerde babam vardı, her nefeste babamı yanımda hissettim. Küçükken bana upuzun gelen şimdi ise kısacık bir mesafe olan Patnos Halk Kütüphanesinin girişindeydim. Kitaplar, sessizlik o koku hala bıraktığım gibiydi, değişen tek şey zamandı.

         

  Çocukluğumun en güzel yanlarından birisiydi Patnos Merkez Kütüphanesi! O gün sessizce, çocukken ise kahkahalarla gezdiğim kütüphane koridorları; sakin bir huzur ortamı, kitap kokusu, girişte duran askılık, kocaman oyunlar oynadığımız yeşil bahçe, müdüriyet…

Her hafta babamın bizi götürüp zorla okuttuğu mavi ve kırmızı kaplı kitaplar! hala oradalar o küçük köşede duran kitaplıkta duruyorlar 1960-70’lerden kalan renksiz, saman kağıtlı kitaplar geçen zamanı, özlenmişlikleri sessizce anlatan kitaplar…

Recep Koca / Babamın resmi makam şoförü, şimdilerdeyse Merkez kütüphanesinde idari amir, bize olan saygısı ve sevgisi kızına benim adımı verme nedeni…

Babamın vefatında yanında olan tek insan… anlatırken kelimeler tıkandı, suskunluk her şeyi anlatmaya kafiydi…

Günlerimin hepsini dolu dolu geçirdim, köylere gittim, insanları ziyaret ettim, babamı daha iyi tanıma ve hayatın her anını daha içten yaşama fırsatı buldum. Tanıdık tanımadık herkese gülümsedim, o kadar saf ve temizdi ki bütün insanlar…

Uzun şeritli yollarda çocukları sevdim, sohbetler ettim, köydeki insanların ağızlarından duyduğum “babasının kızı, o da babası gibi insanları seviyor, çocuk büyük ayırmıyor” sözleri binlerce kez daha gururlanma sebebim oldu…

IMG_0029  IMG_0244

Babamın neden köy insanını sevdiğini, insanların saflığını, masumluğunu şimdi daha iyi anlayabiliyorum…

 

IMG_0335              IMG_0340

Dere tepe gez gez gez 🙂

IMG_0344                   

19 yıllık hatıraların toplandığı en güzel yuvam evim…

Yollarda karşımıza çıkan beyaz atlı prensleri de unutmamak lazım tabi 🙂

IMG_0412                IMG_0414 IMG_0415                  IMG_0417 IMG_0421                           IMG_0437

Yolculuğumun su gibi akıp gittiği günlerde bol bol gezdik ve hiç tanımadığım ama akrabamız olan insanları tanıdım, sıcaklıklarını hissettim…

IMG_0385                  IMG_0401                             

Bazen kelimeler anlamını yitirir; gülen gözlerdeki bakışlar, sıcacık bir el her şeyi anlatır!
Küçükken farkına bile varamadığım en kadim, en içten değerler!
Belki de ‘henüz bir adı olmayan kitabımı’ yazmaya karar vermeseydim bu güzel insanları tanıma fırsatını hayatım boyunca bulamayacaktım!

IMG_0508                                             IMG_0518

80 yaşındaki Felek teyze, Maksut amca ve Adil amcanın babamın fotoğrafına bakarken, gözlerinden dökülen yaşlar her şeyi anlatmaya bir kez daha yetti… sıcaktı, sadeydi güzeldi her şey.

       IMG_0504                                             IMG_0532                    

Yollar, köyler, eski tahta yol direkleri, tarlalar, insanlar ve zaman! Her şey ama her şey hızla ilerliyordu…

IMG_0716IMG_0777IMG_0761IMG_0713

 

 

11017828_10153107863356252_7244306285931045518_n

En tepedeki direklerin olduğu yere çıktığım,düştüğüm,oynadığım günlerin sayısını hatırlamadığım kayak evi! Şimdilerdeyse önünden geçerken bana tebessüm ettiren en güzel anı yine BABAM!

Birçok kayakçının tek kaymaya cesaret edemediği sivri noktalardan ve kayalıklardan babam gibi usta bir kayakçının boynunda hiç korkmadan aşağıya doğru sevinç çığlıklarıyla uçmak… Şaşkın ve hayran bakışların arasında kocaman kahkahalarımız da hayat bulan sevgi dolu bir baba ve çocuklarıydık biz…

Yollardaki beyaz şeritleri ve tahta elektrik direklerini sayarak geçirdiğim uzun şehirler arası yolculuklarda gözüme takılan sazlıkların ve ay çiçek tarlalarının arasında hep olmasını istediğim fotoğrafım sonunda elimde! ateş böceklerinin sesleri, bataklığa batma ihtimali ve altın sarısı doğa harikası sazlıklar… her şey harika✌

                IMG_0560

Yanımda oturan canların adları Hilal ve Bilal… dedeleri onlara bizim isimlerimizi vermiş; bu sevginin, ilginin, saflığın altından kalkmak mümkün değil…

 

Bu koca çınar benim dedem!
105 yaşında; 10 çocuk, 24 torun sahibi idolüm Hikmet Taşdemir✌
Kapıdan içeri hala küçük bir çocukmuşum gibi elinde bana aldığı çikolatalarla gülümseyerek giren dedem, zamanın hükmedemediği, çocukluğumun en güzel yanlarından birisi dedem…

10981210_10153088045366252_4180332278689885632_n

Süphan Dağı… çocukluğumun en komik anılarından birisi… babamın 1976 yılında arkadaşlarıyla birlikte 400 metrelik alanda biraz zorlanarak çıkıp 6 buçuk saatte tamamladıkları iki günlük dağcılık maceraları…

S-352

Son olarak; canım babama fazlasıyla hürmet eden, yardımcı olan, ilgilenen, arayan, soran, gerekli bütün bilgileri sunan, kişi ve kurumlara, dostlara, arkadaşlara, bütün değerli insanlara tek tek teşekkürlerimi sunarım…

Memlekette geçirdiğim 22 günlük süre zarfında  yanımda olan, benim için dünyalara bedel bütün değerler kitabımda dilimin döndüğünce yer alacaktır…

VE…

Cahit Sıtkı’nın dediği gibi…

Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;

Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim

Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim

Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;

Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

 

 

 

 

Hadi uçalım :)

  marilyn-monroe İstanbul silüetli defterim, rengarenk kalemlerim, kısacık sürecek yolculuğum boyunca okumam gereken biografi kitaplarım, yarım bıraktığım ön sözüm ve bavulum…  

Hazırım Sebastian artık gidebiliriz…

Bir taraftan heyecanla gitmeyi beklerken diğer taraftan da ayaklarımın geri geri gitmesinden mütevellit, sanki bir mağaza da herhangi iki kıyafet arasında kararsız kalmış gibi davranıp uçuş biletimi son dakika almak.

Böyle bir şeyin kararsızlığı olur mu demeyin oluyor işte. Zaten oldum olası yolculukları sevemedim ben; hele ki o eşyaları taşımak, hiçbir şey götürmeyeceğim deyip evden en az iki kocaman bavulla çıkmak, askılıktan farkı kalmayan Küçük Emrah görünümlü bir gariban oluveriyorum hemen.

Gezmeyi ne kadar çok seviyor olsam da yolculuklar hep sıkıcı gelmiştir bana. Eee bide üstüne kararsızlığım eklenince iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor her şey benim için.

Tabi bu defa biraz daha farklı!

Uzun zaman oldu kış ayında Ağrı’nın yolunu tutmayalı. En son 3 yıl önce gitmiştim memleketime, en son üç yıl önce solumuştum çocukluğumun o güzel yanını; ama bu defa farklı bir heyecan var içimde.  Babam için gidiyorum, çocukluğuma dönüyorum. Her an her kelimede babamın adıyla geçireceğim kısa ama yıllar boyu tadı damağımda kalacak bir tat ve huzur beni bekliyor olacak oralarda.

Kararsız, isteksiz,  dengesiz bir ruh hali içinde olsam da gidiyorum. Hem isteyerek hem sürünerek gidiyorum.

Kitabımın kendime ait olan bölümünü neredeyse bitirdim.  Yaklaşık 100 sayfayı buldu. O sayfaları okudukça kendime gülüyorum. evlat olsam sevilmez bir fırlamaydım. Henüz kitaba bir isim bulamadım, işin en komik yanı da bu oldu ve sanırım kitabın ismi de uçak biletim gibi son dakikaya kalacak, artık ne çıkarsa bahtıma:)

Beni en çok heyecanlandıran bölüm babamla ilgili olan kısım. Bu da Patnos’ta geçireceğim zaman ve mekanlar doğrultusundaki heyecanlarla belli olacak. Asıl heyecan o zaman bekliyor beni. Geçmişe asıl yolculuk o zaman…

Çocukluğunu dolu dolu yaşayan, büyümeyen bir çocuğun o zamanları tekrar hissetmesi ve yaşaması!

Yeni şeyler yeni oluşlar, bilirsiniz işte herkesi heyecanlandırır. Beni de her zaman heyecanlandırmıştır işte herkes gibi.

Yine heyecanlıyım, yine çocuğum… Büyümeyen, asi, deli bir kız çocuğu.

Bol fotoğraflı bir yolculuk, 105’lik canım dedem, çocukluğum, henüz adı olmayan kitabım, sobanın cızırtısı, bembeyaz köyler, çocuklar, yaşanmışlıklar, değerler, hüzün, babam ve huzur!

Artık uçabiliriz Sebastian.  

Ben gelene kadar herkes kendisine iyi baksın. Hepinizi seviyorum 🙂