Hello! how are you my darling today ;)

“Kadıköy’ün arka sokaklarındaki şirin bir kafenin yeşil duvarlarına sinen şen kahkahaların yerini kendine has bir kitapta toplayan ve o kitabı beni ben yapan değerlerle büyüten kocaman kitaplığıma yerleştirdiğim harika bir hayat var elimde.”

Ne kadar da uzun bir cümle değil mi? Uzun ama soluksuz, meraklı, dağınık, yaşamın arka sokaklarındaki gölgeler gibi… Birazdan başlayacak olan yağmurun habercisi gibi, kimi insanlar gibi, hayat gibi, kahvenin kokusu gibi. Sakin, sessiz ve daha az…

Ben gibi biraz yarım, biraz eksik, biraz fazla, biraz coşkulu, biraz heyecanlı… Bu metinde birçok cümle eksik ve savruk. Tıpkı yarım bıraktıklarım gibi.

En son ne zaman başladığım şeyleri sonuna kadar yaptım diye şöyle bir düşünüyorum. Gerçi düşünürken bile daralıyorum. Bu aralar kahvem de yarım, yazılarımda, işlerimde. Belki de aşklarımda… Ben hayatın yarım kalmış bütün hikayelerini, hikayelerimi, hikayelerimizi, hikayelerinizi seviyorum aslında.

Denizi özlüyorum mesela. Yağmur yağsın diyorum, şöyle en bereketlisinden. Sonra bir anda durulsun bütün hırçın dalgalar. Hayata geç kalayım istiyorum. Koşa koşa köşedeki kafeye sineyim. Üstüm başım ıslansın. Şemsiye bulma telaşım olmasın, saçlarım yağmura doysun. Camın buğusunu silerken saçlarımın uçlarından dökülen damlalar yer zemini ıslatsın.  Sonra yarım bıraktığım projeleri hatırlayayım. Hayatımdaki insanların telaşlarını, endişelerini. Merkezinin ben olduğum ama beni hiç  ilgilendirmeyen o telaşları. Ardından patlatayım Özdemir Asaf’ın en sevdiğim satırlarını…

Şarkı söylüyormuşum

Sokaklarda,

Görmüşler.

Yere yere bakıyormuşum

Yürürken,

Duymuşlar.

Sonrasını kendileri uydurmuşlar.

Yağmur demişken, bu aralar  ‘Mindy Gledhill – Hourglass ‘ takıldı ağzıma. 

Hello! how are you my darling today 😉

Pa pa pa pa  😉

Sanırım bugün bu şarkıyı 25. dinleyişim. İşin komik yanı bu şarkıyı dinlerken aklımdan geçen olay örgüsü konusunda da bir hayli istikrarsız davranıyorum.

‘ Hello dear:) İstikrar yakındır :)’

Haydi yağmur yağ artık. Yağmaya başla da bisiklete bineyim, telefonumu kapatayım, biraz daha boşvereyim dünyayı. Şarkılar söyleyeyim sokaklarda, yere yere bakayım pedal çevirirken, sonrasını hayatın akışına bırakayım. Bırakayım da uydursunlar. Dönsün dünya. Güleyim,  eğleneyim, kahkahalar atayım. Güzel kahkaha atan kadınları severim ben. Hayatı güzel yaşar o kadınlar. Çünkü hayat güzel yaşamaya değer.

Güzel yaşayın… Sevgiler  xx 😉

 

                                                       

 

Kızının Kaleminden Babasına “Dört Harf İki Hece”

Bu aralar belki de hayatım boyunca yaptığım en doğru şeyin gururunu yaşamakla meşgulüm çünkü ellerimde uzun soluksuz ve uykusuz gecelerin olduğu satır satır emeklerim var. 1 Mart 2017 Çarşamba akşamı Patnos Şehit Ömer Halis Demir Konferans Salonu’nda babamın anısına yazdığım “Dört Harf İki Hece” kitabımın imza gününde babamın sevenleri, dostları, öğrencileri ve meslektaşlarıyla bir aradaydık. O günün benim için anlam ve önemi sadece babamın anısına yazdığım kitabın değerli halkımıza tanıtım günü değil, aynı zamanda babamın aramızdan ayrılışının 21’inci ölüm yıl dönümü olmasıydı.
Babam 21 yıl önce 1 Mart 1996 Cuma günü Savaş Ay’ın fakir çocuklar için başlattığı, ‘Beyaz Tebeşir’ kampanyasında Patnos’a düşen yardım payından daha fazlasını alabilmek için Ağrı’ya giderken geçirdiği trafik kazası sonucunda hayatını kaybetti. Babamın tamamlayamadığı yardım kampanyasını 21 yıl sonra ben üstlenerek, dostlarımızın da desteğiyle ihtiyaç sahibi çocuklarımız için güzel bir yardım fonu oluşturacağımıza inandım ve bunu başardım.
Babam hayata gözlerini yummuş olsa da memleketinin kalkınması için yaptığı ve yürüttüğü faaliyetlerle, sanata ve sanatçıya değer veren yönüyle, toplumdaki farklı ve renkli kimliğiyle, en önemlisi de yetiştirdiği sayısız öğrencisiyle, saygı duyulan ve sevilen bir insan olarak adını Patnos’ta her zaman yaşattı.
Bu kitap benim tabiri caizse çocuğum gibi oldu. İki yıllık emeğimin sonucunu hayal ettiğimden çok daha güzel bir şekilde aldım.
Nasıl mı? Kitabımın satışından elde ettiğim gelirle getirttiğim kırtasiye malzemeleri, 1660 adet 100 temel seçme eser ve dünya klasikleri setleri belirlenen 25 köy okulundaki pırıl pırıl köy çocuklarına gitti.
Gençali Köyü, Çavuş Köyü, Ergençli Köyü, Yürekveren Köyü, Usluca Köyü, Kazanbey Köyü, Dağalan Bağbaşı Köyü, Hasandolu Köyü, Andaçlı Köyü, Ürküt Köyü, Gökçeali Köyü, Taşkın Köyü, Konakbey Köyü, Kuşkaya Köyü, Tepeli Köyü, Bozoğlak Köyü, Budak Köyü, Çakırbey Köyü, Dericak Köyü, Zirekli Köyü, Tanyeli Köyü, Çaputlu Köyü Urfa Yeniköy ve diğerleri…
Sadece bu kadar da değil; köy okullarına ek olarak 30’dan fazla yatılı bölge okulu, lise, orta okul ve ilk okulda 800’den fazla öğrenciye konferans verdim. Memleketimizin çocuklarına babamı ve babamın Patnos’ta yaptığı sosyokültürel porojeleri anlattım. 1980 – 90 dönemlerinde yapılan hizmetler çocuklara ışık tuttu. Babam, koca yürekli idealist insan, o çocuklar için rol model oldu. Gözlerinin içi umutla parlayan ve etrafımda cıvıldaşan çocuklardan sayısız mektuplar aldım. Mavi ,yeşil, kahverengi, siyah gözlerdeki ışığı, sıcacık gülüşleri gördüm. Beni sevgiyle kucaklayan küçücük ellerle tanıştım. Bazen yüzlerde umut oldum, bazen hasret, bazen gurur, bazen mutluluk, bazen hüzün. Etrafımdan dolup taşan o kocaman yürekli çocuklara, gençlere bakarken ne kadar da zengin olduğumu düşündüm… Düşünüyorum da gerçekten ben ne kadar da zengindim, babam ne kadar da zengindi…
Mutluyum gururluyum. Bütün bu olanlar babamın eseri. O olmasa benim çocuklara bıraktığım izlerin hiç bir anlamı olmazdı. Patnos’ta gittiğim okullar arasında çocukluğumun geçtiği, doğup büyüdüğüm Endüstri Meslek Lisesi Okulu ve Lojmanları’da vardı. Evet yüzlerce öğrenciye konferans verdim ama hiç bir okulda Endüstri Meslek Lisesi’ndeki kadar mutlu olmadım. Çünkü orası benim hayatımın en güzel anılarının biriktiği yerlerdi. Daha önce çocukken o okulun sahnesinde söylediğim şarkıları, çatılardan dökülen yağmurları, koşturduğum sokakları ve baharı hiç unutmadım. Orası benim umutlarımı, çocukluk endişelerimi, anılarımı, kısacası hayatımın en güzel ve değerli zamanlarını geçirdiğim en değerli hayat parçam oldu hep. Çocukluğumun babam kokan yanları oldu…
Peki ben kime yazıyordum ki bu satırları?
Üç beş kıyıda köşede kalmış gönlü benim ki gibi bazı hatıralarla veya insan enkazlarıyla dolu yanlızlıklara mı? Bazen kelimeler anlamını yitirir; gülen gözlerdeki bakışlar, sıcacık bir el her şeyi anlatır! Küçükken farkına bile varamadığın en kadim, en içten değerler günün birinde asıl yerine oturur.
Ve düşünürsün…
Bir insanın hayatı daha ne kadar işleyebilir ki, başka bir hayatın içine? Kimin gönlü kimi anarsa o kişi onunlaymış. Benim gönlüm hep babamı aradı ve babam için yazdığım bu kitapla ne kadar zengin olduğumu gördüm.
Ve Teşekkür…
lk yazarlık deneyimim olan ve benim için geride bırakacağım belki de en değerli eser olan kitabımın oluşmasında; hayatımın en büyük güzelliklerini arkamda bırakırken, bana ve eserime göstermiş oldukları hoşgörü, sevgi ve beni ben yapan değerlerin varisi, bu günlere gelmemde büyük pay sahibi olan değerli aileme; dünyanın en özverili annesi annem Güler Bayar’a, kardeşlerim Bilal Bayar ve Tuğberk Bayar’a; satır satır dostluğu, önerileri, tavsiyeleri ve samimi yaklaşımıyla kitabımın her satırında bana destek veren sevgili arkadaşım Özge Avcı’ya, bu kitabı yazmamda bana cesaret veren dostum Sami Mert Eğilmezer’e, kitabıma isim veren değerli kardeşim Cankut Fırat ‘a, kitabımın tanıtım filmi, hazırlık aşamasıve birçok sürecine destek veren arkadaşlarım; Murat Doğan, Emrah Sakallıoğlu, Emre Hızıroğlu, Ahmet Bayraktar,Yaşar Bilik ‘e, Semih Yardımcı ‘ya, babamın kıymetli öğrencisi Arif Alpdoğan’a, araştırmacı yazar Osman Sosyal’a, bu kitabın en değerli taşlarını yerine oturtan Yahya Yahya Karabas, Şemsettin Çakir, İzzet Yılmaz, Halil Halil Turker, Cemil Taşdemir, Şenol Taşdemir, Medeni İlden, Recep Koca, Maşallah Yüce’ye, iyi bir baba olan Temel Bahadır Özdoğru’ya ve Mustafa Yıldırım’a…
Memleketimin koca yürekli o güzel köy insanlarına, Urfa’daki 7 yıllık zaman zarfı içinde ve devamında bir ömür sürecek olan en içten dostlukların temel taşı Sayın Mahmut Felhan’a ve babama aile olan kendisini evlatları gibi benimseyen Urfa’dan Felhan ailesine, babamı tanıyan tanımayan, saygı duyan herkese, öğrencilerine, dostlarına, kardeşlerine, arkadaşlarına bütün Patnos halkına!
Ve en önemlisi…
Araştırmalarım boyunca gerek insani ve ahlaki değerleri, gerekse örnek edindiğim, onur duyduğum, tecrübelerinden ve o geniş arşivinden faydalandığım kıymetlim Nadir Bayar’a kucak dolusu sevgiler…
Kızının kaleminden yüreğinin sahibine saygılarımla…
Kızın Hilal.


KİTAP SATIŞ NOKTALARI :

KİTAPYURDU

http://www.kitapyurdu.com/index.php?route=product/product&product_id=418181&gclid=COLj-ZCv_NICFe0Q0wod5LwANQ

D&R

http://www.dr.com.tr/Kitap/Dort-Harf-Iki-Hece/Edebiyat/Turk-Gunluk-Ani/urunno=0001690998001

İDEFİX

http://www.idefix.com/Kitap/Dort-Harf-Iki-Hece/Hilal-Bayar/Edebiyat/Turk-Gunluk-Ani/urunno=0001690998001?gclid=CJezuY-v_NICFQ4TGwod3y8Npg

N.11.COM

http://urun.n11.com/cagdas-turk-ve-dunya-edebiyati/dort-harf-iki-hece-P172198861?cid=604001&gclid=CMyBqpKv_NICFU0Q0wod_EIEog&gclsrc=aw.ds

KİTAP AMBARI

https://www.kitapambari.com/dort-harf-iki-hece-hilal-bayar

 

              Zaman Eylül’ün ilacı…

   11948282_10153586291756252_1233832774_n“Eylül’e girdim, Eylül’e girdim… Her ömrün bir Eylül’ü vardır… Onca yaşadım… Şimdi bildim”

Ne de güzel söylemiş Murathan Mungan… Ve ben yine Eylül’e girdim! Her ömrün bir Eylül’ü varmış işte, benim ömrümün Eylül’ü dili geçmiş zamanın mış’lı bir eki artık! Acıtmayan, çok daha az kanatan, daha da büyük kabuklar bağlayan bir EYLÜL…

Öyle güzel bir ay ki Eylül.

Eylüller üzerine o kadar çok yazasım var ki!

Hem kimlerin yazası gelmemiş ki? Nice şairler ne şiirler yazmışlar onca yaşayıp şimdi bildikleri bütün eylüllere dair!

Bütün hüzünlü, toprak kokulu, daha yalnız, daha deli, daha kimsesiz zamanların baş tacı…

Bugün şiir tadında yazasım var…

Kısa kısa, devrik ve yarı öznesiz yarı yüklemsiz…

Daha Nazım, daha Cemal Süreyya, daha İlhan Berk, daha Ahmet Altan ve biraz daha Edip Cansever tadında…

Baylar!

Bin dokuz yüz seksen birdeyiz

Karşınızda eylülün sesi

11911706_10153586285291252_1309295342_n

Ve kendime Eylüle dair küçük birkaç not:  Sanırım bu Eylül’de yeni bir yağmurluk almanın vakti geldi, saatlerce yağmurun altında kalmak doğadan aldığım en büyük haz olsa da biraz daha dikkatli olmakta fayda vardır hem belki de 🙂 Ayrıca belli ki bu Eylül’ün toprakla buluşması daha güzel ve daha yoğun olacak ve çekilen her yeni fotoğraf bir önce ki Eylül’ün kalan bütün tortularını silecek.  Kafam da Eylül ayına dair yepyeni, pırıl pırıl bir sürü proje var.

 Hepsi Eylül’ü hepsi yağmurları bekliyor…

Küçük notlar demişken sanırım ben en çok ayların üzerine yazmayı seviyorum. Her ay başka güzel, ama Haziran’ın bütün sıcaklığını silen en huzurlu ay…

Ve sen yine hoş geldin Eylül!

 

 

 

Gelecekte ki HAZİRAN’a Mektup…

11354858_10153393181671252_547320019_nHoşça kal ve hep gel; en sıcak, en güzel, en sevdiğim, en Haziran ay!

Adınla, yıl ortalamanla, ılıklığınla 3 Haziran’ınla babamın gelişi olan 10 Haziran’la hep hoş gel hayatıma, hep güzel git benden…

Sen hep gel; ama gelişlerindeki mutluluklar kadar bıraktıklarında mutluluk versin bana. Biliyorum ki senden önce gelen Mayıs’ın tebessümü gidişinle birlikte gelen Temmuz ayında olmayacak yüzümde. Mayıs senin gelişinin mutluluğu, Temmuz ise gidişinin hüzünlü habercisi olarak kalacak yaşanmışlıklarımda ve ben o yaz çocuğu gülüşlerimde sadece seni seveceğim July!

Hayatın birçok gerçeğinin aslında küçük detaylarda saklanışı kadardı Haziran’ın bu yılda zamanından sonra döktüğü yağmurlar. O vakitsiz yağan hiçbir yağmur beklentilerimi bitirmedi benim. Yağan her yağmur damlasında gök ile birleşen tebessümlerimde saklanıyordu yılın bütün ayları. Kasım aşka göz kırpıyor, Eylül bütün sarı yapraklarını döküyor ve Aralık bütün aralıksız zamanlara doğru yol alıyordu…

Haziran kadar beklentilerim vardı işte.

Haziran’ın gelişini, yıllar yıllarrr sonra annem için aldığım ve bize verdiği mutluluk kadar, evde estirdiği Mart ayının hüzünlü havasında saklı olan Aşk merdiveni çiçeğinde gizliydi. Ben 2, 3 ve 4 Haziran’ı bütün üç Haziran’lar da kutlayıp arkasından çocukluğumdan beri süre gelen, bitmek tükenmek bilmeyen kocaman gülüşlerimle kutlamalarımla devam ettirmiştim ve 10 Haziran’la birlikte bütün güzel doğum günlerim babamın gidişindeki kapı eşiklerine saklanıyordu.

Sen yazın, toprak kokusunun, meltemin, denizin, ıslak sokak kokusunun, kırmızı bisikletin seslenişiydin. Marmara’nın yüksek kesimlerinde henüz girilmesi mümkün olmayan ama ılıklaşmaya yüz tutmuş denize bakmanın mutluluğuydun ve çocukluğumda bile kalmış olsa; okulların her yaz tatiline girişinin habercisiydin, o sevinçli karne telaşının içinde yapılan ufak bir doğum günü kutlaması kadar da tatlı ve telaşlıydın.

Hüznümdün, sevincimdin sen benim.

Kışlık kıyafetlerimden ve yılın üstümde biriktirdiği bütün ağır yüklerden hurçlara doldurduğum, evden çıkarttığım koyu kıyafetlerle kurtulmuştum; artık hafifleme zamanım gelmişti ne de olsa Haziran gelmişti ve hızlıca gidiyordu…

Mayıs’ın son günlerinde giymediğim ve aç gözlülükle aldığım bir sürü kıyafetimi kendilerine vermek için söz verdiğim çocuklara götürdüğümde o koskoca meydanda bulamadığım benim için küçük, onlar için büyük olan ve o çocukların büyük mutluluklarına geç gidişimin verdiği bulamama duygusunun hüznüyle baş başa kalışım, geride bıraktığım en hüzünlü Haziranlarımdan biriydi benim için!

Ayaklarımı yazlık ayakkabılardan çıkartıp, çıplak ayak yürüyüşlerimde çimenlere, toprağa, toprak kokusuna ve Haziran’a doyuyordum…

Yine de bazı eksikler vardı hayatımda, bu kadar mutluluğun arasında fazla kalan şeyler vardı, ben yeşil çimenlere basarken dikenlere takılıyor, kanayan diz yaralarımla sızlanıyordum. Yılın 11 ayını elimin tersiyle itip en hoş gelen zamanım bu defa yüzümde en buruk gülümseme bırakan zaman dilimi oluyordu. Geride bıraktığım 30 Haziran ayı vardı hayatımda, hiç bitmeyecek sandığım toplamda bir buçuk yılı az bir ay farkıyla geçen ve hiç bitmeyecek sandığım otuz Haziran ayı…

Her yeni sabah daha canlı ve her gece daha uzun, daha çok Haziran kokan.

İşte beni mutlu eden en güzel mevsimdeyim yine.

Her gün güneşli olmalıydın sen! Ben Haziran çocuğuydum ve her yaz çocuğu kadar neşeliydim.

mektup-yerine

 

 

Kedidir kedi :)

    11104237_10153210251326252_1568032264_nİstanbul’da elektriklerin kesilmesi ziyadesiyle işime geldi. Olayı kedinin trafoya yeniden girmiş olma itimaline bağlayan arkadaşlar sizi seviyorum; ama ben bu durumdan fazlasıyla memnun kaldım. İşe benimle bir organımmış gibi bütünleşen zatı muhterem telefonumun şarjını bitmesin diye uğraşmak yerine sıfırlayana kadar oynayıp sosyal medyadaki elektrik kesintisini devlet meselesi haline getiren yurdum insanının haykırışlarını okuyup kapanma sinyalini görüp köşeye fırlatmakla başladım. Üstümden baya büyük bir yük kalktı, zaten telefonu icat eden kişiyi oldum olası sevmemiş biri olarak kendisini kullanmaktan hep nefret etmişimdir… İlk bir kaç saati kafam rahat bir şeklide geçirdim, kimse ulaşamıyor, dünya yıkılsa haberim olmayacak gibi bir şey o kadar rahatım.

Eve geldim; eğer elimde telefon olmuş olsa onunla uğraşıp, sosyal medyada kim ne yapmış, kim ne konuşmuş, haberlerde ne var, gerekli gereksiz en az yarım saat takılıp, uzun telefon konuşmaları yaparak bütün yapmam gereken işleri aksatacak, okunmak için masamın üzerinde her akşam bana bakan, sıraya girmiş kitapları öylece bırakmaya devam edecektim.  Artık önümde bir engel yoktu, ayaklarımda pofuduk terliklerim, sıcacık battaniyem uzandım…

Her yer sessiz, apartmandan çıt çıkmıyor sanki giden elektrikler değilde insanların sesler, öyle tuhaf bir gün. Eskiden insanlar nasıl yaşıyormuş yahu diye alaycı bir ifadeyle gülüyorum kendi kendime, kafam boştu rahatça dinlendikten sonra giyinip çıktım evden; arkadaşlarla sahilde sürekli oturduğumuz ortak bir mekanımız olduğundan beni bulacakları yer konusunda çok da zorlanacaklarını düşünmedim. Dumanla iletişim tarih olduğundan ve ateş yakmayı pekte beceremediğimden zaten en fazla tahmin yürüterek bana ulaşabilirlerdi. Dışarı çıktığımda gün ağarmak üzereydi, biraz daha zaman geçtikten sonra artık karanlık çökmüştü… Bir restoranta girdim; ahşap merdivenleri olan hem otantik hem güzel yemekler yapan 3 katlı bir mekan; oraya her gittiğimde genelde şöminenin kenarında oturmayı tercih ederim ama elektriklerin kesilmesiyle birlikte masalara konulan klasik ince beyaz mumlar ve altlarında ki demir çay tabakları ayrı bir hava katmıştı oraya; bu defa farklı bir masaya geçtim, sakin bir köşeye oturdum. Resmen teknolojinin olmadığı harika bir ortamdı, gerçek anlamda harika ve muhteşemdi. İyi ki evde oturmak yerine dışarı çıkmayı tercih etmiştim çünkü duyduğum söylentilere göre İstanbul’da böyle bir elektrik kesintisi  en son 15 yıl önce yaşanmıştı. Sıcak bir ıhlamur söyledim, etrafta oturan bir kaç çift dışında hiç kimse yoktu, tek gürültü mumların gölgeleri ve burnuma arada bir gelen yemek cızırtılarıydı. Mum ışığının arka tarafındaki şişenin içinde bana bakan ıhlamur ve papatya tanelerine göz kırptıktan sonra ağzımdan küçük bir not kağıdına elektrik kesintisinin ve telefonun olmamasının bana verdiği mutluluk sözleri döküldü… Sonra dışarı çıktım, karanlık ve sessiz sokakta yürüdüm; esnaflar sessizce duruyorlardı köşe başlarında; ne müzik ne araç sesi yoktu, ortalıktaki tek ses sessizce mırıldanan insan sesleriydi… kimse bir birini rahatsız etmek istemiyordu sanki; herkes sessizce konuşuyor evlerine doğru yol alıyorlardı. Koca şehir İstanbul belki de ilk defa bu kadar sessiz ve huzur vericiydi…

Durdum, düşündüm, gülümsedim!

Ve dedim ki…

Yaşasın ilkel yaşam 🙂

Saygılar

Hilal BAYAR

Memleket isterim; yaşamak sevmek gibi gönülden olsun

22 gün sonra herkese tekrardan merhabaaa;

Zaman su gibi akıyor, bizlerde bir kuş misali oradan oraya savrulup duruyoruz…

Patnos benim güzel memleketim, baba yadigarı, hayat kokan topraklarım… Belki de önemini yeni yeni anladığım  memleket özlemim. 20 gün boyunca o kadar güzel, karmaşık, huzurlu, hüzünlü, kırgın, ve gururlu günler yaşadım ki anlatsam anlatılmaz tarifi yok. Aklımda en çok çınlayan şey babam ve onun kızı olmanın verdiği mutluluk. Onun kızı olmanın verdiği onur. Bazı yaşamlar vardır kısacık ama içinde Dünya’nın en güzel değerlerini barındıran. Babamın hikayesi de öyle bir şey işte, aradan 19 yıl geçmesine rağmen hala ilk günkü gibi akıllarda kalan, iyilikler ve göz yaşlarıyla dolu dolu hatırlanan adam gibi bir adam babam!

Tarifi yok,kelimeler yetersiz…

o koridorlardaydım, kapılar açıldı… görevlinin söylediği sözler her şeye bedeldi…

“Buradan çok insan geldi geçti, fakat hiç kimse hocamın yerini alamadı, babanız kadar hiç kimse içten ve istekle milleti için hizmet vermedi; bu oda, bu koltuk sizindir, siz de babanızın yerindesiniz bizim için.”

Çocukken, buralarda gezmeyin artık diye bize fırça atan Seracettin ve  Sait amca! O gün gözleri dolu dolu bakışlarla karşılarındaydım…

Kesik kesik anılar, hatıralar, çocukluk kahkahaları… artık büyük bir kız çocuğunun sessizliği olarak o odalarda bekliyorlardı…

Patnos’a ayak bastığımın ikinci günü Halk Eğitim ve Milli Eğitim’in koridorlarında dolandım. Evet o gün babamın görev yerindeydim, 19 yıl sonra tekrar müdüriyetin koridorlarında gezdim, babamın memleketimize yaptığı hizmetlerden dolayı adına açılan ve herkese hizmet veren toplantı salonu görev süresi boyunca kullandığı odası ve huzur! Personelin karşılarında babam varmış gibi tuttukları hürmet, övgü, saygı, hoşgörü benim için en büyük gururdu. Bir kez daha iyi ki babamın kızıyım dedim.

IMG_0040         IMG_0048        

Ve sonra babamın değerli öğrencisi Arif Alpdoğan abimin yanında geçirdiğim iki saatlik ama su tadında bir zaman dilimi; ne kadar da güzel, içten ve severek anlattı babamı, ne de güzel döküldü kelimeler ve kifayetsiz kaldı o duvarların arasında… Kendisi şu sıralar Patnos’ta açtığı Serhat Kültür Merkezi’nde gençlere ve insanlarımıza hizmetlerin en güzelini layığıyla vermektedir…

Ve şöyle ekledi kendisi… “her insan aynı yere bakar ama aynı şeyi göremez! Hocamda kimsenin göremediği bir çok değeri gören insandı.”

Çok şey var eklenecek ama buradan ancak bu kadar aktarabiliyorum geçirdiğimiz kısa ama dolu dolu zamanı…

 

Sanatını en güzel şekilde sergileyen usta, babamın değerli öğrencisi Arif abimin yanında bir kare. Dolu dolu sohbet ve ardından şiir tadında bir bağlama dinletisi. Kelimelerin tam anlamıyla kifayetsiz kaldığı bir ortam ve son sözler…
“Sen babanı yazamazsın, hocamı anlatmaya kitaplar yetmez!”
Teşekkür güzel insan…

Gittiğim, gezdiğim her yerde babam vardı, her nefeste babamı yanımda hissettim. Küçükken bana upuzun gelen şimdi ise kısacık bir mesafe olan Patnos Halk Kütüphanesinin girişindeydim. Kitaplar, sessizlik o koku hala bıraktığım gibiydi, değişen tek şey zamandı.

         

  Çocukluğumun en güzel yanlarından birisiydi Patnos Merkez Kütüphanesi! O gün sessizce, çocukken ise kahkahalarla gezdiğim kütüphane koridorları; sakin bir huzur ortamı, kitap kokusu, girişte duran askılık, kocaman oyunlar oynadığımız yeşil bahçe, müdüriyet…

Her hafta babamın bizi götürüp zorla okuttuğu mavi ve kırmızı kaplı kitaplar! hala oradalar o küçük köşede duran kitaplıkta duruyorlar 1960-70’lerden kalan renksiz, saman kağıtlı kitaplar geçen zamanı, özlenmişlikleri sessizce anlatan kitaplar…

Recep Koca / Babamın resmi makam şoförü, şimdilerdeyse Merkez kütüphanesinde idari amir, bize olan saygısı ve sevgisi kızına benim adımı verme nedeni…

Babamın vefatında yanında olan tek insan… anlatırken kelimeler tıkandı, suskunluk her şeyi anlatmaya kafiydi…

Günlerimin hepsini dolu dolu geçirdim, köylere gittim, insanları ziyaret ettim, babamı daha iyi tanıma ve hayatın her anını daha içten yaşama fırsatı buldum. Tanıdık tanımadık herkese gülümsedim, o kadar saf ve temizdi ki bütün insanlar…

Uzun şeritli yollarda çocukları sevdim, sohbetler ettim, köydeki insanların ağızlarından duyduğum “babasının kızı, o da babası gibi insanları seviyor, çocuk büyük ayırmıyor” sözleri binlerce kez daha gururlanma sebebim oldu…

IMG_0029  IMG_0244

Babamın neden köy insanını sevdiğini, insanların saflığını, masumluğunu şimdi daha iyi anlayabiliyorum…

 

IMG_0335              IMG_0340

Dere tepe gez gez gez 🙂

IMG_0344                   

19 yıllık hatıraların toplandığı en güzel yuvam evim…

Yollarda karşımıza çıkan beyaz atlı prensleri de unutmamak lazım tabi 🙂

IMG_0412                IMG_0414 IMG_0415                  IMG_0417 IMG_0421                           IMG_0437

Yolculuğumun su gibi akıp gittiği günlerde bol bol gezdik ve hiç tanımadığım ama akrabamız olan insanları tanıdım, sıcaklıklarını hissettim…

IMG_0385                  IMG_0401                             

Bazen kelimeler anlamını yitirir; gülen gözlerdeki bakışlar, sıcacık bir el her şeyi anlatır!
Küçükken farkına bile varamadığım en kadim, en içten değerler!
Belki de ‘henüz bir adı olmayan kitabımı’ yazmaya karar vermeseydim bu güzel insanları tanıma fırsatını hayatım boyunca bulamayacaktım!

IMG_0508                                             IMG_0518

80 yaşındaki Felek teyze, Maksut amca ve Adil amcanın babamın fotoğrafına bakarken, gözlerinden dökülen yaşlar her şeyi anlatmaya bir kez daha yetti… sıcaktı, sadeydi güzeldi her şey.

       IMG_0504                                             IMG_0532                    

Yollar, köyler, eski tahta yol direkleri, tarlalar, insanlar ve zaman! Her şey ama her şey hızla ilerliyordu…

IMG_0716IMG_0777IMG_0761IMG_0713

 

 

11017828_10153107863356252_7244306285931045518_n

En tepedeki direklerin olduğu yere çıktığım,düştüğüm,oynadığım günlerin sayısını hatırlamadığım kayak evi! Şimdilerdeyse önünden geçerken bana tebessüm ettiren en güzel anı yine BABAM!

Birçok kayakçının tek kaymaya cesaret edemediği sivri noktalardan ve kayalıklardan babam gibi usta bir kayakçının boynunda hiç korkmadan aşağıya doğru sevinç çığlıklarıyla uçmak… Şaşkın ve hayran bakışların arasında kocaman kahkahalarımız da hayat bulan sevgi dolu bir baba ve çocuklarıydık biz…

Yollardaki beyaz şeritleri ve tahta elektrik direklerini sayarak geçirdiğim uzun şehirler arası yolculuklarda gözüme takılan sazlıkların ve ay çiçek tarlalarının arasında hep olmasını istediğim fotoğrafım sonunda elimde! ateş böceklerinin sesleri, bataklığa batma ihtimali ve altın sarısı doğa harikası sazlıklar… her şey harika✌

                IMG_0560

Yanımda oturan canların adları Hilal ve Bilal… dedeleri onlara bizim isimlerimizi vermiş; bu sevginin, ilginin, saflığın altından kalkmak mümkün değil…

 

Bu koca çınar benim dedem!
105 yaşında; 10 çocuk, 24 torun sahibi idolüm Hikmet Taşdemir✌
Kapıdan içeri hala küçük bir çocukmuşum gibi elinde bana aldığı çikolatalarla gülümseyerek giren dedem, zamanın hükmedemediği, çocukluğumun en güzel yanlarından birisi dedem…

10981210_10153088045366252_4180332278689885632_n

Süphan Dağı… çocukluğumun en komik anılarından birisi… babamın 1976 yılında arkadaşlarıyla birlikte 400 metrelik alanda biraz zorlanarak çıkıp 6 buçuk saatte tamamladıkları iki günlük dağcılık maceraları…

S-352

Son olarak; canım babama fazlasıyla hürmet eden, yardımcı olan, ilgilenen, arayan, soran, gerekli bütün bilgileri sunan, kişi ve kurumlara, dostlara, arkadaşlara, bütün değerli insanlara tek tek teşekkürlerimi sunarım…

Memlekette geçirdiğim 22 günlük süre zarfında  yanımda olan, benim için dünyalara bedel bütün değerler kitabımda dilimin döndüğünce yer alacaktır…

VE…

Cahit Sıtkı’nın dediği gibi…

Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;

Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim

Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim

Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;

Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

 

 

 

 

Be HUMAN!

Sonunda beklenen kar yağdı, herkesin keyfi yerinde.

Bende herkes gibi mutluydum, çıktım fotoğraflar çektim, eğlendim karın tadını çıkardım. Ve paylaştığım eğlenceli kar fotoğraflarıyla günü sonlandırdıktan sonra evime gittim. Biraz kitap okuyup, gündemle ilgili rutin olaylara göz gezdirdikten sonra odama geçtim. Temiz hava girsin diye camı açtığımda havanın ne kadar keskin ve soğuk olduğunu fark ettim. Vicdanen gerçek anlamda bir rahatsızlık duydum. Hava soğuktu, ellerim camın altındaki peteğin üstündeydi, sıcacıktı evim, camı kapattığım an soğuğu geride bırakıp sıcağın bana verdiği huzura kaldığım yerden devam edebilecektim.  O an hissettiğim duyguyu tarif etmem zor…

Aklıma, geçenlerde yoksulluğun en derin yüzü olan çocuklarla ilgili yaptığım kompozisyon çalışmalarını görüp çok etkilendiğini söyleyen bir arkadaşım geldi.

Bilgisayarı açtım, sosyal medya hesabımda ülkemize göç etmek zorunda kalan ve kendi ülkesinde yoksulluğu en ağır şartlarda yaşayan vatandaşlarımızın acısına biraz olsun duyarlılık göstermek adına çekmiş olduğum geçen yıla ait “İstanbul’un Arka Yüzü” temalı fotoğraflarıma baktım!

Biz karın yağmasını eğlenelim diye kendimize fırsat bilirken o insanların çaresizlik içinde terkedilmiş evlerde, camlarında sadece naylonların perde olduğu yaşam yerlerini hatırladım…  Sadece göç edenlerin değil kendi vatandaşlarımızın da çaresizliğiydi bu.

Göç edenler ve çocuklar…

Islak ve yalın ayaklı çocuklar…

Memleketimin çocukları…

O çocuklar bu dramı daha iyi anlamamız için birer aynaydılar…

Peki kadrajımda kalan ve arkamda bıraktığım o insanlar şimdi ne yapıyorlardı, hangi şartlarda yaşıyorlardı?

Düşündüm…

Cevap yoktu!

Ben geçen yıl onların acısına sadece bir saatliğine ortak olmuştum ve onlar geride kalmışlardı, hepsi bu!

Aynı akşam izlediğim haber kanalı hatırladım. Çok fazla popüler olan bir TV kanalında haber spikerinin bir önceki haberi sunduktan sonra haberde geçen şahsa yanlış suçlama yapıldığı için “keşke insanları yargılamadan önce dinlesek, anlasak” yorumu vardı hemen sonraki haberde ise Suriyeli vatandaşların dilenmekte olduğu haberine “maalesef her yerdeler “ yorumu ne kadar da çelişiyordu kendi insanlığıyla!

Madem insanları anlamak gerekiyorsa neden biraz olsun sevecen olamıyoruz, neden hayata karşı bu kadar tahammülsüzüz? Neden o çocukları, insanları sadece kendi menfaatlerimiz ve çıkarlarımız uğruna düşüncesizce harcamak yerine onlara biraz olsun sevgi göstermiyoruz?

Bir insanı, insanlığı sevmek bu kadar mı zor?

Hele ki ülkelerinden göç eden o insanlar varlıklı aileler, imkanı olan aileler. Ya gelemeyenler, ya ölen suçsuz günahsız bir sürü masum insan!

HER YERDELER!!!

Evet her yerdeler; çünkü çaresizler. Hiçbir insan istemez ki vatanından kaçıp bilmediği bir hayata merhaba demeyi!

Hiç onların yerine koydunuz mu kendinizi?

Ya aynı durumda biz olsaydık ve bizi ülkesine kabul etmeyen bir ülkenin kuklası olsaydık?

Kendi adıma rahatsız oldum…

İnanıyorum ki etrafımda duyarlı arkadaşlarım vardır! Lütfen bu soğuk kış günlerinde evsizlere bir yardım eli de sizden olsun…

1920605_10152259206271252_189530502_n

SEVGİLER

Hilal BAYAR