Hello! how are you my darling today ;)

“Kadıköy’ün arka sokaklarındaki şirin bir kafenin yeşil duvarlarına sinen şen kahkahaların yerini kendine has bir kitapta toplayan ve o kitabı beni ben yapan değerlerle büyüten kocaman kitaplığıma yerleştirdiğim harika bir hayat var elimde.”

Ne kadar da uzun bir cümle değil mi? Uzun ama soluksuz, meraklı, dağınık, yaşamın arka sokaklarındaki gölgeler gibi… Birazdan başlayacak olan yağmurun habercisi gibi, kimi insanlar gibi, hayat gibi, kahvenin kokusu gibi. Sakin, sessiz ve daha az…

Ben gibi biraz yarım, biraz eksik, biraz fazla, biraz coşkulu, biraz heyecanlı… Bu metinde birçok cümle eksik ve savruk. Tıpkı yarım bıraktıklarım gibi.

En son ne zaman başladığım şeyleri sonuna kadar yaptım diye şöyle bir düşünüyorum. Gerçi düşünürken bile daralıyorum. Bu aralar kahvem de yarım, yazılarımda, işlerimde. Belki de aşklarımda… Ben hayatın yarım kalmış bütün hikayelerini, hikayelerimi, hikayelerimizi, hikayelerinizi seviyorum aslında.

Denizi özlüyorum mesela. Yağmur yağsın diyorum, şöyle en bereketlisinden. Sonra bir anda durulsun bütün hırçın dalgalar. Hayata geç kalayım istiyorum. Koşa koşa köşedeki kafeye sineyim. Üstüm başım ıslansın. Şemsiye bulma telaşım olmasın, saçlarım yağmura doysun. Camın buğusunu silerken saçlarımın uçlarından dökülen damlalar yer zemini ıslatsın.  Sonra yarım bıraktığım projeleri hatırlayayım. Hayatımdaki insanların telaşlarını, endişelerini. Merkezinin ben olduğum ama beni hiç  ilgilendirmeyen o telaşları. Ardından patlatayım Özdemir Asaf’ın en sevdiğim satırlarını…

Şarkı söylüyormuşum

Sokaklarda,

Görmüşler.

Yere yere bakıyormuşum

Yürürken,

Duymuşlar.

Sonrasını kendileri uydurmuşlar.

Yağmur demişken, bu aralar  ‘Mindy Gledhill – Hourglass ‘ takıldı ağzıma. 

Hello! how are you my darling today 😉

Pa pa pa pa  😉

Sanırım bugün bu şarkıyı 25. dinleyişim. İşin komik yanı bu şarkıyı dinlerken aklımdan geçen olay örgüsü konusunda da bir hayli istikrarsız davranıyorum.

‘ Hello dear:) İstikrar yakındır :)’

Haydi yağmur yağ artık. Yağmaya başla da bisiklete bineyim, telefonumu kapatayım, biraz daha boşvereyim dünyayı. Şarkılar söyleyeyim sokaklarda, yere yere bakayım pedal çevirirken, sonrasını hayatın akışına bırakayım. Bırakayım da uydursunlar. Dönsün dünya. Güleyim,  eğleneyim, kahkahalar atayım. Güzel kahkaha atan kadınları severim ben. Hayatı güzel yaşar o kadınlar. Çünkü hayat güzel yaşamaya değer.

Güzel yaşayın… Sevgiler  xx 😉

 

                                                       

 

Kızının Kaleminden Babasına “Dört Harf İki Hece”

Bu aralar belki de hayatım boyunca yaptığım en doğru şeyin gururunu yaşamakla meşgulüm çünkü ellerimde uzun soluksuz ve uykusuz gecelerin olduğu satır satır emeklerim var. 1 Mart 2017 Çarşamba akşamı Patnos Şehit Ömer Halis Demir Konferans Salonu’nda babamın anısına yazdığım “Dört Harf İki Hece” kitabımın imza gününde babamın sevenleri, dostları, öğrencileri ve meslektaşlarıyla bir aradaydık. O günün benim için anlam ve önemi sadece babamın anısına yazdığım kitabın değerli halkımıza tanıtım günü değil, aynı zamanda babamın aramızdan ayrılışının 21’inci ölüm yıl dönümü olmasıydı.
Babam 21 yıl önce 1 Mart 1996 Cuma günü Savaş Ay’ın fakir çocuklar için başlattığı, ‘Beyaz Tebeşir’ kampanyasında Patnos’a düşen yardım payından daha fazlasını alabilmek için Ağrı’ya giderken geçirdiği trafik kazası sonucunda hayatını kaybetti. Babamın tamamlayamadığı yardım kampanyasını 21 yıl sonra ben üstlenerek, dostlarımızın da desteğiyle ihtiyaç sahibi çocuklarımız için güzel bir yardım fonu oluşturacağımıza inandım ve bunu başardım.
Babam hayata gözlerini yummuş olsa da memleketinin kalkınması için yaptığı ve yürüttüğü faaliyetlerle, sanata ve sanatçıya değer veren yönüyle, toplumdaki farklı ve renkli kimliğiyle, en önemlisi de yetiştirdiği sayısız öğrencisiyle, saygı duyulan ve sevilen bir insan olarak adını Patnos’ta her zaman yaşattı.
Bu kitap benim tabiri caizse çocuğum gibi oldu. İki yıllık emeğimin sonucunu hayal ettiğimden çok daha güzel bir şekilde aldım.
Nasıl mı? Kitabımın satışından elde ettiğim gelirle getirttiğim kırtasiye malzemeleri, 1660 adet 100 temel seçme eser ve dünya klasikleri setleri belirlenen 25 köy okulundaki pırıl pırıl köy çocuklarına gitti.
Gençali Köyü, Çavuş Köyü, Ergençli Köyü, Yürekveren Köyü, Usluca Köyü, Kazanbey Köyü, Dağalan Bağbaşı Köyü, Hasandolu Köyü, Andaçlı Köyü, Ürküt Köyü, Gökçeali Köyü, Taşkın Köyü, Konakbey Köyü, Kuşkaya Köyü, Tepeli Köyü, Bozoğlak Köyü, Budak Köyü, Çakırbey Köyü, Dericak Köyü, Zirekli Köyü, Tanyeli Köyü, Çaputlu Köyü Urfa Yeniköy ve diğerleri…
Sadece bu kadar da değil; köy okullarına ek olarak 30’dan fazla yatılı bölge okulu, lise, orta okul ve ilk okulda 800’den fazla öğrenciye konferans verdim. Memleketimizin çocuklarına babamı ve babamın Patnos’ta yaptığı sosyokültürel porojeleri anlattım. 1980 – 90 dönemlerinde yapılan hizmetler çocuklara ışık tuttu. Babam, koca yürekli idealist insan, o çocuklar için rol model oldu. Gözlerinin içi umutla parlayan ve etrafımda cıvıldaşan çocuklardan sayısız mektuplar aldım. Mavi ,yeşil, kahverengi, siyah gözlerdeki ışığı, sıcacık gülüşleri gördüm. Beni sevgiyle kucaklayan küçücük ellerle tanıştım. Bazen yüzlerde umut oldum, bazen hasret, bazen gurur, bazen mutluluk, bazen hüzün. Etrafımdan dolup taşan o kocaman yürekli çocuklara, gençlere bakarken ne kadar da zengin olduğumu düşündüm… Düşünüyorum da gerçekten ben ne kadar da zengindim, babam ne kadar da zengindi…
Mutluyum gururluyum. Bütün bu olanlar babamın eseri. O olmasa benim çocuklara bıraktığım izlerin hiç bir anlamı olmazdı. Patnos’ta gittiğim okullar arasında çocukluğumun geçtiği, doğup büyüdüğüm Endüstri Meslek Lisesi Okulu ve Lojmanları’da vardı. Evet yüzlerce öğrenciye konferans verdim ama hiç bir okulda Endüstri Meslek Lisesi’ndeki kadar mutlu olmadım. Çünkü orası benim hayatımın en güzel anılarının biriktiği yerlerdi. Daha önce çocukken o okulun sahnesinde söylediğim şarkıları, çatılardan dökülen yağmurları, koşturduğum sokakları ve baharı hiç unutmadım. Orası benim umutlarımı, çocukluk endişelerimi, anılarımı, kısacası hayatımın en güzel ve değerli zamanlarını geçirdiğim en değerli hayat parçam oldu hep. Çocukluğumun babam kokan yanları oldu…
Peki ben kime yazıyordum ki bu satırları?
Üç beş kıyıda köşede kalmış gönlü benim ki gibi bazı hatıralarla veya insan enkazlarıyla dolu yanlızlıklara mı? Bazen kelimeler anlamını yitirir; gülen gözlerdeki bakışlar, sıcacık bir el her şeyi anlatır! Küçükken farkına bile varamadığın en kadim, en içten değerler günün birinde asıl yerine oturur.
Ve düşünürsün…
Bir insanın hayatı daha ne kadar işleyebilir ki, başka bir hayatın içine? Kimin gönlü kimi anarsa o kişi onunlaymış. Benim gönlüm hep babamı aradı ve babam için yazdığım bu kitapla ne kadar zengin olduğumu gördüm.
Ve Teşekkür…
lk yazarlık deneyimim olan ve benim için geride bırakacağım belki de en değerli eser olan kitabımın oluşmasında; hayatımın en büyük güzelliklerini arkamda bırakırken, bana ve eserime göstermiş oldukları hoşgörü, sevgi ve beni ben yapan değerlerin varisi, bu günlere gelmemde büyük pay sahibi olan değerli aileme; dünyanın en özverili annesi annem Güler Bayar’a, kardeşlerim Bilal Bayar ve Tuğberk Bayar’a; satır satır dostluğu, önerileri, tavsiyeleri ve samimi yaklaşımıyla kitabımın her satırında bana destek veren sevgili arkadaşım Özge Avcı’ya, bu kitabı yazmamda bana cesaret veren dostum Sami Mert Eğilmezer’e, kitabıma isim veren değerli kardeşim Cankut Fırat ‘a, kitabımın tanıtım filmi, hazırlık aşamasıve birçok sürecine destek veren arkadaşlarım; Murat Doğan, Emrah Sakallıoğlu, Emre Hızıroğlu, Ahmet Bayraktar,Yaşar Bilik ‘e, Semih Yardımcı ‘ya, babamın kıymetli öğrencisi Arif Alpdoğan’a, araştırmacı yazar Osman Sosyal’a, bu kitabın en değerli taşlarını yerine oturtan Yahya Yahya Karabas, Şemsettin Çakir, İzzet Yılmaz, Halil Halil Turker, Cemil Taşdemir, Şenol Taşdemir, Medeni İlden, Recep Koca, Maşallah Yüce’ye, iyi bir baba olan Temel Bahadır Özdoğru’ya ve Mustafa Yıldırım’a…
Memleketimin koca yürekli o güzel köy insanlarına, Urfa’daki 7 yıllık zaman zarfı içinde ve devamında bir ömür sürecek olan en içten dostlukların temel taşı Sayın Mahmut Felhan’a ve babama aile olan kendisini evlatları gibi benimseyen Urfa’dan Felhan ailesine, babamı tanıyan tanımayan, saygı duyan herkese, öğrencilerine, dostlarına, kardeşlerine, arkadaşlarına bütün Patnos halkına!
Ve en önemlisi…
Araştırmalarım boyunca gerek insani ve ahlaki değerleri, gerekse örnek edindiğim, onur duyduğum, tecrübelerinden ve o geniş arşivinden faydalandığım kıymetlim Nadir Bayar’a kucak dolusu sevgiler…
Kızının kaleminden yüreğinin sahibine saygılarımla…
Kızın Hilal.


KİTAP SATIŞ NOKTALARI :

KİTAPYURDU

http://www.kitapyurdu.com/index.php?route=product/product&product_id=418181&gclid=COLj-ZCv_NICFe0Q0wod5LwANQ

D&R

http://www.dr.com.tr/Kitap/Dort-Harf-Iki-Hece/Edebiyat/Turk-Gunluk-Ani/urunno=0001690998001

İDEFİX

http://www.idefix.com/Kitap/Dort-Harf-Iki-Hece/Hilal-Bayar/Edebiyat/Turk-Gunluk-Ani/urunno=0001690998001?gclid=CJezuY-v_NICFQ4TGwod3y8Npg

N.11.COM

http://urun.n11.com/cagdas-turk-ve-dunya-edebiyati/dort-harf-iki-hece-P172198861?cid=604001&gclid=CMyBqpKv_NICFU0Q0wod_EIEog&gclsrc=aw.ds

KİTAP AMBARI

https://www.kitapambari.com/dort-harf-iki-hece-hilal-bayar

 

Kim bilir belki de bu tatilde…

11800442_10153529506391252_5494734246518897869_nHayatım boyunca yaptığım hiçbir tatil planı için kafam bu  seneki kadar karışmadı. Sanırım bu yazdan ne istediğimi bilmiyorum. Aslında benim için tatile gitmek için illa ki Temmuz Ağustos aylarının olması da gerekmiyor.

Mesela bir önceki sene Eylül ayının başında çıktığım tatil bence çok güzeldi. Gittiğim tatil beldesindeki sessizlik, havanın karartısı, denize girerken birden bire bastıran yağmurun denizde oluşturduğu sayısız boncuk tanesi ve doğanın sesi, yazlıkçıların ufaktan ufaktan şehre dönme telaşı ve geceleri daha da sessizleşen belde…

Bence tatili  sakin ve farklı zaman dilimlerinde yapmak, herkesin gittiği en yoğun dönemlerden daha da güzel oluyor!
Bu sene için aklımda yurt içi ve yurt dışından oluşan sayısız yere gitme planı var ve bunları yapmak için de hangi mevsimde olduğumun hiç bir önemi yok! Bu arada bunları yazıyorum fakat bu sene tatile çıkacağım ay Ağustos’un başı!

Ayyy “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!” dediğinizi duyar gibiyim…

Neyse!
Tatile giderken yanıma almam gereken şeyler hakkında da hiç bir fikre sahip değilim. Öyle çok fazla düşünmeye gerek yok; çünkü bu sene sadece sabahın köründen başlayıp akşama kadar denize girmek ve bisiklete binmek istiyorum. Bilmediğim ve her girdiğimde kaybolup kaybolup çok güzel sokakları keşfettikten sonra yolumu bulduğum, mahallelerinde köpeklerinin arkamdan koşturduğu ve çığlık çığlığa bisikletin tekerlerini çevirdiğim o kasabaların rengarenk sokaklarında yine güle eğlene gezmek istiyorum.

Haaa bir de şey vardı!
Ben normal zamanlarda kitap okumayı çok seven biriyim;  ama tatile gidince plajda güneşlenirken hiç de öyle kitap okuma alışkanlığım yoktur benim. Hani şu tatiller de kum güneş deniz ve kitap fotoğrafını paylaşanlar vardır ya, hakikaten çok merak ediyorum sırf klişe ve sosyal medya trendi olduğu için mi yoksa yanlarında götürdükleri o kitapları okudukları için mi yanlarına alıp da paylaşıyor insanlar! 

Durum böyle olunca bu sene kendi kendime bir karar aldım!  Son 3 senedir her tatile gidişimde kendimle süründürdüğüm ve yarım bıraktığım, elimde heba olan Christy Brown’un Sol Ayağım kitabını bitireceğim and içtim bu defa vazgeçmek yok!

Artık gidiş ya da dönüş yolunda mı olur bu, yoksa o mavi plajlarda mı bilmiyorum; ama o kitap bu sefer bitecek! Gerçi düşününce tatil, canınızın istediğinizi yapacağınız bir özgürlük alanı değil midir? O zaman ben de tatilde en doğal hakkım olan tembellik hakkımdan yararlanarak sadece canımın istediklerini yapmak istiyorum diye düşünüyorum ama bu o kitabın bitmesine engel değil, zaten sonuna gelmek üzereyim, bitince size de anlatırım artık!
Haydi o zaman birazcık kafa dinleyelim 😉

Herkese huzurlu mutlu bol deniz dalgalı tatiller 🙂

31.08.2015

11863501_10153527987306252_5443299007526430853_n

Veee tatil bitti:)

Ağustos’un son haftaları deniz analarının yumurtlama dönemidir, bilen bilir bilmeyense bu yazıyı okuyarak öğrenmiş olur. Benim bu yazın Balıkesir’in güzel kıyılarından birinde yaptığım tatilim de birazcık deniz analarının bana yaşattığı ufak ama yıkılmadığım hüsrana sebep oldu.  Denizin dibine dalarken yanağıma öpücük konduran ve iki gün boyunca ateşlenmeme sebep olan o şeffaf deniz anasını saymazsak her şey gayet güzeldi. Hatta o denizanası bile güzeldi…

11885134_10153554242311252_3336995398675749178_n

Sol yanım kitabını yine bitiremedim, hatta onu bitiremediğim yetmedi üstüne bir de Alexander Dumas’ın Kamelyalı Kadın kitabını en heyecanlı yerinde yarım bıraktım… Sanırım tatillerde okunan kitaplar konusunda fazlasıyla istikrarsız bir insanım 🙂

Bana denizleri, balıkları, gök yüzünü verseler yeter…

 

Leylavari bir yazı işte;)

BruceDavidson02_2 Aslında bu yazı için belki de biraz erken ama olsun ben önceden yazmış olayım; malum Ramazan ayı unutkanlık ayı…

Her Ramazan ayında orucunda etkisiyle; hayata karşı istem dışı bir çevrim dışı olma, kimseyle konuşmak istememe, böyle gayet sakin ve mülahim bir kız olma hallerim bana kendimi bu 365 günlük sürecin 11. ayında 11 ayın sultanı gibi hissettiriyor hep.

Keşke geriye kalan aylarda da böyle az konuşabilsem, daha sessiz bir kız olabilsem de bu maneviyatı hep yaşasam; ama olmuyor işte.

Allah yaratmış bir kere hiç can çıkmadan huy çıkar mı?

Tabi ki çıkmazzz!

Böylesine mübarek ayda bu kızcağız da hayattan öylesineee bir boş vermişlik halleri var işte.

Haa bir de zaman geçsin diye yaptığım şehir içi yolculuklarda ancak yolun sonuna geldiğimde ve ya sevdiğim müzik bittiği zaman çözebildiğim kulaklık da apayrı bir olay zaten.

Neden, niçin nasıl karışır bilinmez ama çözmeye çalışan herkesi çileden çıkarttığı kesin! Hayatın en acı gerçeklerinden birisi de bu işte; ben o geberesice kabloyu çözene kadar gitmem gereken yere zaten varmış oluyorum! Hele bir de mp3’e indirdiğim son çıkan hit parçaları deli gibi dinleme isteğiyle yanıp tutuşurken olacak iş mi bu, tabi ki değil ama NEYE YARAR!

O Arapsaçına dönen gereksiz kablonun sürekli dolaşacak olma gerçeğini bir yana bırakıp devam ediyorum.

Daldan dala atlıyorum farkındayım fekat; düşünün hayatımda aldığım en orijinal, saçma, alakasız ve komik doğum günü hediyesi olan ve nedense bende aşırı derece de merak uyandıran ve yıllarca;” keşke benimde olsa, acaba nasıl bir şeydir o kafasında ot biten adam” diye diye kendimi çocukken paraladığım ve sonunda elime geçen “çim adamı” büyük bir isteksizlik ve umursamazlıkla bir kere suladıktan sonra üzerindeki “günde 3 kere sulayın” yazısını gayet dikkate almadan Lö Fğansız balkonumun köşesinde gözleri balkonun mermer zeminine yapışık bir şekilde iftarı bekleyen kumrular gibi öylece beklemeye bıraktım.

Annemin kendisini hala çöpe atmamış olması da gerçekten taktire şayan bir durum, çünkü annem için evdeki her şey çöpe atılmaya bekleyen gereksiz bir şey konumunda. Şu sıralar en çok sinir olduğu şeylerden birisi de sesini fazla çıkartamadığı ama gördüğü zaman sinirlendiği, her yere dolup taşan kitaplarım olsa gerek. Öyle ki annem nasıl bir tahammülsüzlük içindeyse artık bu aralar hep “bu kadar okuduğun yeter, bu yaşına kadar o kadar okudun da ne oldu!” diye söylenmekle meşgul.

Bir de mevsim geçişlerimiz var bizim. Annem her mevsim geçişlerinde “sen bunları giymezsin, sana küçülmüştür” diye dolabımdan sinsice ve hunharca aldığı tişörtlerimi yer bezi yapmaktan hiç vazgeçmedi, hayır madem ki o kıyafetlerden yer bezi yapacaksın ne diye boşuna para verip temizlik bezi alıyorsunuz ki; ha bir de çamaşır suyunu sıçrattığı kıyafetlerim vardı neyse yaram içerde diyerekten o konuya hiç girmeyeceğim.

Velhasıl annem evdeki her eşyayı gereksiz görüp çöpe atmak isterken ve neredeyse beni bile bazı zamanlar gereksiz görüp evden atmayı düşünürken nedense o çim adamı hala atma girişiminde bulunmadı. Bunun sebebini de bayram temizliğine henüz başlamamış olmasına veriyorum.

Neyse…

Konumuz Ramazan ayı.

Bu bayramda su gibi geldi, hoş ben yine bayram gelmiş neyime modundayım ama belki bu bayramda lunaparka gider, biraz da uçurtma uçururum… Hem daha kitabım çıkacak, yani ramazanın verdiği yorgunlukla farkında olmasam da aslında keyifler gayet yerinde yani mutluyum…

Şimdi yazımın duygusal, belki biraz kırılgan olan boyutuna geçiyorum!

Öpülecek eller her geçen yıl biraz daha azalırken, aslında hiç büyümeyip sadece çocuk olmaktan vazgeçtiğimiz ve canımızı acıtan yanlarımızın fazla olduğu, artık yeni bayramlıkların alınmadığı, geceden baş ucumuza bırakılan ve bizlerle birlikte büyüyen kıyafetlerimizin bayram sabahlarını artık dolabın köşesinde beklediği zamanlardayız. O eski günlerde kapımızı tek tük de olsa çalıp bizlerden şeker isteyen o çocukların hala var olması güzel ama o eski bayramlardan kalan tatlar artık azalmaya devam ediyor ve lütfen bu bayramda yapılacaklar listelerimize şunları ekleyelim…

Öncelikle sevdiklerimizin bayramlarını onlarla çektiğiniz fotoğraflarınızın altında tatlı bir notla birlikte paylaşarak kutlamalıyız. Yazacağımız o küçük notlar hem bizi hem de karşı tarafı mutlu edecektir.

Kartpostallar!

Belki de eskiden olduğu gibi küçük birer notla beraber kartpostal göndermeyi denemeliyiz sevdiklerimize… Bizden gelecek küçük bir mesaj bekleyen insanların olduğunu unutmayıp onları mutlaka aramalı, toplu ve önemsiz bayram kutlama mesaj klişelerimizden vazgeçmeliyiz.

Ve ve ve en önemlisi!

Bayramın birinci günü olmasa bile sonraki günlerinde, üzerinde saatlerce dolaştığınız sosyal medyayı, beş dakikalık zamanınızı almayacak olan bir yer araştırması yaparak geçirin ve oturduğunuz çevreye en yakın olan çocuk esirgeme kurumlarını ve huzurevlerini bulun onları ziyaret etmeyi unutmayın; şunu bilin ki sizlerin 1 2 saatini bile almayacak bu ziyaret onlara dünyanın en değerli bayram hediyesi olacaktır. O yaşlı, sıcacık elleri tutmanın verdiği mutluluk, esirgeme kurumlarındaki parıl parıl parlayan o çocuk gözlerdeki huzur paha biçilemez bir duygu. Şahsen ben  bunu yapacağım ve o mutluluğu bir kez daha yaşayacağım.

Ayrıca bunu bir defa yapmanız sizde alışkanlık haline gelecektir bu sayede hem kendinizi hem de o en temiz, en yaşlı, en çocuk yürekli insanları mutlu etmiş olacaksınız.

Şimdilik yazacaklarım bu kadar;) ben kulaklığımın dolaşan düğümlerini çözmeye giderken sizlere de bu mübarek ayda bol düğümsüz bir hayat diliyorum…

Hilujjy’den sevgiler;)

 

 

 

Gelecekte ki HAZİRAN’a Mektup…

11354858_10153393181671252_547320019_nHoşça kal ve hep gel; en sıcak, en güzel, en sevdiğim, en Haziran ay!

Adınla, yıl ortalamanla, ılıklığınla 3 Haziran’ınla babamın gelişi olan 10 Haziran’la hep hoş gel hayatıma, hep güzel git benden…

Sen hep gel; ama gelişlerindeki mutluluklar kadar bıraktıklarında mutluluk versin bana. Biliyorum ki senden önce gelen Mayıs’ın tebessümü gidişinle birlikte gelen Temmuz ayında olmayacak yüzümde. Mayıs senin gelişinin mutluluğu, Temmuz ise gidişinin hüzünlü habercisi olarak kalacak yaşanmışlıklarımda ve ben o yaz çocuğu gülüşlerimde sadece seni seveceğim July!

Hayatın birçok gerçeğinin aslında küçük detaylarda saklanışı kadardı Haziran’ın bu yılda zamanından sonra döktüğü yağmurlar. O vakitsiz yağan hiçbir yağmur beklentilerimi bitirmedi benim. Yağan her yağmur damlasında gök ile birleşen tebessümlerimde saklanıyordu yılın bütün ayları. Kasım aşka göz kırpıyor, Eylül bütün sarı yapraklarını döküyor ve Aralık bütün aralıksız zamanlara doğru yol alıyordu…

Haziran kadar beklentilerim vardı işte.

Haziran’ın gelişini, yıllar yıllarrr sonra annem için aldığım ve bize verdiği mutluluk kadar, evde estirdiği Mart ayının hüzünlü havasında saklı olan Aşk merdiveni çiçeğinde gizliydi. Ben 2, 3 ve 4 Haziran’ı bütün üç Haziran’lar da kutlayıp arkasından çocukluğumdan beri süre gelen, bitmek tükenmek bilmeyen kocaman gülüşlerimle kutlamalarımla devam ettirmiştim ve 10 Haziran’la birlikte bütün güzel doğum günlerim babamın gidişindeki kapı eşiklerine saklanıyordu.

Sen yazın, toprak kokusunun, meltemin, denizin, ıslak sokak kokusunun, kırmızı bisikletin seslenişiydin. Marmara’nın yüksek kesimlerinde henüz girilmesi mümkün olmayan ama ılıklaşmaya yüz tutmuş denize bakmanın mutluluğuydun ve çocukluğumda bile kalmış olsa; okulların her yaz tatiline girişinin habercisiydin, o sevinçli karne telaşının içinde yapılan ufak bir doğum günü kutlaması kadar da tatlı ve telaşlıydın.

Hüznümdün, sevincimdin sen benim.

Kışlık kıyafetlerimden ve yılın üstümde biriktirdiği bütün ağır yüklerden hurçlara doldurduğum, evden çıkarttığım koyu kıyafetlerle kurtulmuştum; artık hafifleme zamanım gelmişti ne de olsa Haziran gelmişti ve hızlıca gidiyordu…

Mayıs’ın son günlerinde giymediğim ve aç gözlülükle aldığım bir sürü kıyafetimi kendilerine vermek için söz verdiğim çocuklara götürdüğümde o koskoca meydanda bulamadığım benim için küçük, onlar için büyük olan ve o çocukların büyük mutluluklarına geç gidişimin verdiği bulamama duygusunun hüznüyle baş başa kalışım, geride bıraktığım en hüzünlü Haziranlarımdan biriydi benim için!

Ayaklarımı yazlık ayakkabılardan çıkartıp, çıplak ayak yürüyüşlerimde çimenlere, toprağa, toprak kokusuna ve Haziran’a doyuyordum…

Yine de bazı eksikler vardı hayatımda, bu kadar mutluluğun arasında fazla kalan şeyler vardı, ben yeşil çimenlere basarken dikenlere takılıyor, kanayan diz yaralarımla sızlanıyordum. Yılın 11 ayını elimin tersiyle itip en hoş gelen zamanım bu defa yüzümde en buruk gülümseme bırakan zaman dilimi oluyordu. Geride bıraktığım 30 Haziran ayı vardı hayatımda, hiç bitmeyecek sandığım toplamda bir buçuk yılı az bir ay farkıyla geçen ve hiç bitmeyecek sandığım otuz Haziran ayı…

Her yeni sabah daha canlı ve her gece daha uzun, daha çok Haziran kokan.

İşte beni mutlu eden en güzel mevsimdeyim yine.

Her gün güneşli olmalıydın sen! Ben Haziran çocuğuydum ve her yaz çocuğu kadar neşeliydim.

mektup-yerine

 

 

Kedidir kedi :)

    11104237_10153210251326252_1568032264_nİstanbul’da elektriklerin kesilmesi ziyadesiyle işime geldi. Olayı kedinin trafoya yeniden girmiş olma itimaline bağlayan arkadaşlar sizi seviyorum; ama ben bu durumdan fazlasıyla memnun kaldım. İşe benimle bir organımmış gibi bütünleşen zatı muhterem telefonumun şarjını bitmesin diye uğraşmak yerine sıfırlayana kadar oynayıp sosyal medyadaki elektrik kesintisini devlet meselesi haline getiren yurdum insanının haykırışlarını okuyup kapanma sinyalini görüp köşeye fırlatmakla başladım. Üstümden baya büyük bir yük kalktı, zaten telefonu icat eden kişiyi oldum olası sevmemiş biri olarak kendisini kullanmaktan hep nefret etmişimdir… İlk bir kaç saati kafam rahat bir şeklide geçirdim, kimse ulaşamıyor, dünya yıkılsa haberim olmayacak gibi bir şey o kadar rahatım.

Eve geldim; eğer elimde telefon olmuş olsa onunla uğraşıp, sosyal medyada kim ne yapmış, kim ne konuşmuş, haberlerde ne var, gerekli gereksiz en az yarım saat takılıp, uzun telefon konuşmaları yaparak bütün yapmam gereken işleri aksatacak, okunmak için masamın üzerinde her akşam bana bakan, sıraya girmiş kitapları öylece bırakmaya devam edecektim.  Artık önümde bir engel yoktu, ayaklarımda pofuduk terliklerim, sıcacık battaniyem uzandım…

Her yer sessiz, apartmandan çıt çıkmıyor sanki giden elektrikler değilde insanların sesler, öyle tuhaf bir gün. Eskiden insanlar nasıl yaşıyormuş yahu diye alaycı bir ifadeyle gülüyorum kendi kendime, kafam boştu rahatça dinlendikten sonra giyinip çıktım evden; arkadaşlarla sahilde sürekli oturduğumuz ortak bir mekanımız olduğundan beni bulacakları yer konusunda çok da zorlanacaklarını düşünmedim. Dumanla iletişim tarih olduğundan ve ateş yakmayı pekte beceremediğimden zaten en fazla tahmin yürüterek bana ulaşabilirlerdi. Dışarı çıktığımda gün ağarmak üzereydi, biraz daha zaman geçtikten sonra artık karanlık çökmüştü… Bir restoranta girdim; ahşap merdivenleri olan hem otantik hem güzel yemekler yapan 3 katlı bir mekan; oraya her gittiğimde genelde şöminenin kenarında oturmayı tercih ederim ama elektriklerin kesilmesiyle birlikte masalara konulan klasik ince beyaz mumlar ve altlarında ki demir çay tabakları ayrı bir hava katmıştı oraya; bu defa farklı bir masaya geçtim, sakin bir köşeye oturdum. Resmen teknolojinin olmadığı harika bir ortamdı, gerçek anlamda harika ve muhteşemdi. İyi ki evde oturmak yerine dışarı çıkmayı tercih etmiştim çünkü duyduğum söylentilere göre İstanbul’da böyle bir elektrik kesintisi  en son 15 yıl önce yaşanmıştı. Sıcak bir ıhlamur söyledim, etrafta oturan bir kaç çift dışında hiç kimse yoktu, tek gürültü mumların gölgeleri ve burnuma arada bir gelen yemek cızırtılarıydı. Mum ışığının arka tarafındaki şişenin içinde bana bakan ıhlamur ve papatya tanelerine göz kırptıktan sonra ağzımdan küçük bir not kağıdına elektrik kesintisinin ve telefonun olmamasının bana verdiği mutluluk sözleri döküldü… Sonra dışarı çıktım, karanlık ve sessiz sokakta yürüdüm; esnaflar sessizce duruyorlardı köşe başlarında; ne müzik ne araç sesi yoktu, ortalıktaki tek ses sessizce mırıldanan insan sesleriydi… kimse bir birini rahatsız etmek istemiyordu sanki; herkes sessizce konuşuyor evlerine doğru yol alıyorlardı. Koca şehir İstanbul belki de ilk defa bu kadar sessiz ve huzur vericiydi…

Durdum, düşündüm, gülümsedim!

Ve dedim ki…

Yaşasın ilkel yaşam 🙂

Saygılar

Hilal BAYAR

Bir yazma aşkıdır beni yollara düşüren

Screen shot 2013-06-13 at 12.17.24 PM

Türkiye 81 ilden oluşuyor. Benim o 81 ilin % 85’ini 2-3 katıyla gezdiğim doğrudur. Hatta iller yetmemiş; ilçeler, bucaklar, köyler de bu halayda yerini ziyadesiyle almış.

‘Çok gezen mi, çok okuyan mı’ sorusuna verecek cevabım da hiç olmadı benim! Çünkü kendi çapımda ikisini de yapmaya çalışan gezgincilerden biriyim ben. Hatta öyle ki sayısız şehir turlarına rağmen, küçüklüğümde gezdiğim bütün şehirlerin küçük küçük tepelerden oluştuğunu düşünenlerdendim.

Bir de eski, küçük ve masum bir hikayem var ki cebimde, oda en az Eskişehir kadar eskiydi 🙂

Eskişehir’i eski zannederdim ben küçükken; hatta gözümde o kadar eskitmişim ki!

O güzel ama soğuk şehre ilk merhaba dediğimde, arabamızın arka koltuğunda yerinde oturamayan bir çocuk olmanında verdiği delilikle, kafamı camdan dışarı çıkartıp eski bir şeyler aramıştım. Göreceğim ilk eski nesne o şehrin eski olduğunu bana kanıtlamaya yetecekti ve nitekim beklediğim şey oldu. Karşımda rüzgarın yıprattığı eski reklam afişlerinin asılı olduğu telefon direkleri vardı, nasıl sevinmiştim anlatamam 🙂

Karşımda eski bir şehir vardı işte…

Çocuktuk işte hayallerimiz, düşüncelerimiz kafamızda kurduğumuz çocukluk hikayelerimizle şekillenip harika bir hal alacak kadar  büyüktü.

Şimdilerde ise hayatla ilgili en güzel planım yine bir kitap hayali ve bu uğurda gezdiğim Türkiye yolları…

Her şehir ayrı bir huzur, her gidiş yeni bir yaşanmışlık katıyor bana. Her gittiğimde yine aynı heyecanla uyanıyorum yeni güne. Her başlangıç sıcacık insanlar sunuyor bana, yeni dostluklar, yeni mekanlar, yeni yeni hayatlar… Ve özetle söylüyorum ki Türkiye’m cennetim  eskimeyen en eski yanım benim.

IMG_0401

Memleket isterim; yaşamak sevmek gibi gönülden olsun

22 gün sonra herkese tekrardan merhabaaa;

Zaman su gibi akıyor, bizlerde bir kuş misali oradan oraya savrulup duruyoruz…

Patnos benim güzel memleketim, baba yadigarı, hayat kokan topraklarım… Belki de önemini yeni yeni anladığım  memleket özlemim. 20 gün boyunca o kadar güzel, karmaşık, huzurlu, hüzünlü, kırgın, ve gururlu günler yaşadım ki anlatsam anlatılmaz tarifi yok. Aklımda en çok çınlayan şey babam ve onun kızı olmanın verdiği mutluluk. Onun kızı olmanın verdiği onur. Bazı yaşamlar vardır kısacık ama içinde Dünya’nın en güzel değerlerini barındıran. Babamın hikayesi de öyle bir şey işte, aradan 19 yıl geçmesine rağmen hala ilk günkü gibi akıllarda kalan, iyilikler ve göz yaşlarıyla dolu dolu hatırlanan adam gibi bir adam babam!

Tarifi yok,kelimeler yetersiz…

o koridorlardaydım, kapılar açıldı… görevlinin söylediği sözler her şeye bedeldi…

“Buradan çok insan geldi geçti, fakat hiç kimse hocamın yerini alamadı, babanız kadar hiç kimse içten ve istekle milleti için hizmet vermedi; bu oda, bu koltuk sizindir, siz de babanızın yerindesiniz bizim için.”

Çocukken, buralarda gezmeyin artık diye bize fırça atan Seracettin ve  Sait amca! O gün gözleri dolu dolu bakışlarla karşılarındaydım…

Kesik kesik anılar, hatıralar, çocukluk kahkahaları… artık büyük bir kız çocuğunun sessizliği olarak o odalarda bekliyorlardı…

Patnos’a ayak bastığımın ikinci günü Halk Eğitim ve Milli Eğitim’in koridorlarında dolandım. Evet o gün babamın görev yerindeydim, 19 yıl sonra tekrar müdüriyetin koridorlarında gezdim, babamın memleketimize yaptığı hizmetlerden dolayı adına açılan ve herkese hizmet veren toplantı salonu görev süresi boyunca kullandığı odası ve huzur! Personelin karşılarında babam varmış gibi tuttukları hürmet, övgü, saygı, hoşgörü benim için en büyük gururdu. Bir kez daha iyi ki babamın kızıyım dedim.

IMG_0040         IMG_0048        

Ve sonra babamın değerli öğrencisi Arif Alpdoğan abimin yanında geçirdiğim iki saatlik ama su tadında bir zaman dilimi; ne kadar da güzel, içten ve severek anlattı babamı, ne de güzel döküldü kelimeler ve kifayetsiz kaldı o duvarların arasında… Kendisi şu sıralar Patnos’ta açtığı Serhat Kültür Merkezi’nde gençlere ve insanlarımıza hizmetlerin en güzelini layığıyla vermektedir…

Ve şöyle ekledi kendisi… “her insan aynı yere bakar ama aynı şeyi göremez! Hocamda kimsenin göremediği bir çok değeri gören insandı.”

Çok şey var eklenecek ama buradan ancak bu kadar aktarabiliyorum geçirdiğimiz kısa ama dolu dolu zamanı…

 

Sanatını en güzel şekilde sergileyen usta, babamın değerli öğrencisi Arif abimin yanında bir kare. Dolu dolu sohbet ve ardından şiir tadında bir bağlama dinletisi. Kelimelerin tam anlamıyla kifayetsiz kaldığı bir ortam ve son sözler…
“Sen babanı yazamazsın, hocamı anlatmaya kitaplar yetmez!”
Teşekkür güzel insan…

Gittiğim, gezdiğim her yerde babam vardı, her nefeste babamı yanımda hissettim. Küçükken bana upuzun gelen şimdi ise kısacık bir mesafe olan Patnos Halk Kütüphanesinin girişindeydim. Kitaplar, sessizlik o koku hala bıraktığım gibiydi, değişen tek şey zamandı.

         

  Çocukluğumun en güzel yanlarından birisiydi Patnos Merkez Kütüphanesi! O gün sessizce, çocukken ise kahkahalarla gezdiğim kütüphane koridorları; sakin bir huzur ortamı, kitap kokusu, girişte duran askılık, kocaman oyunlar oynadığımız yeşil bahçe, müdüriyet…

Her hafta babamın bizi götürüp zorla okuttuğu mavi ve kırmızı kaplı kitaplar! hala oradalar o küçük köşede duran kitaplıkta duruyorlar 1960-70’lerden kalan renksiz, saman kağıtlı kitaplar geçen zamanı, özlenmişlikleri sessizce anlatan kitaplar…

Recep Koca / Babamın resmi makam şoförü, şimdilerdeyse Merkez kütüphanesinde idari amir, bize olan saygısı ve sevgisi kızına benim adımı verme nedeni…

Babamın vefatında yanında olan tek insan… anlatırken kelimeler tıkandı, suskunluk her şeyi anlatmaya kafiydi…

Günlerimin hepsini dolu dolu geçirdim, köylere gittim, insanları ziyaret ettim, babamı daha iyi tanıma ve hayatın her anını daha içten yaşama fırsatı buldum. Tanıdık tanımadık herkese gülümsedim, o kadar saf ve temizdi ki bütün insanlar…

Uzun şeritli yollarda çocukları sevdim, sohbetler ettim, köydeki insanların ağızlarından duyduğum “babasının kızı, o da babası gibi insanları seviyor, çocuk büyük ayırmıyor” sözleri binlerce kez daha gururlanma sebebim oldu…

IMG_0029  IMG_0244

Babamın neden köy insanını sevdiğini, insanların saflığını, masumluğunu şimdi daha iyi anlayabiliyorum…

 

IMG_0335              IMG_0340

Dere tepe gez gez gez 🙂

IMG_0344                   

19 yıllık hatıraların toplandığı en güzel yuvam evim…

Yollarda karşımıza çıkan beyaz atlı prensleri de unutmamak lazım tabi 🙂

IMG_0412                IMG_0414 IMG_0415                  IMG_0417 IMG_0421                           IMG_0437

Yolculuğumun su gibi akıp gittiği günlerde bol bol gezdik ve hiç tanımadığım ama akrabamız olan insanları tanıdım, sıcaklıklarını hissettim…

IMG_0385                  IMG_0401                             

Bazen kelimeler anlamını yitirir; gülen gözlerdeki bakışlar, sıcacık bir el her şeyi anlatır!
Küçükken farkına bile varamadığım en kadim, en içten değerler!
Belki de ‘henüz bir adı olmayan kitabımı’ yazmaya karar vermeseydim bu güzel insanları tanıma fırsatını hayatım boyunca bulamayacaktım!

IMG_0508                                             IMG_0518

80 yaşındaki Felek teyze, Maksut amca ve Adil amcanın babamın fotoğrafına bakarken, gözlerinden dökülen yaşlar her şeyi anlatmaya bir kez daha yetti… sıcaktı, sadeydi güzeldi her şey.

       IMG_0504                                             IMG_0532                    

Yollar, köyler, eski tahta yol direkleri, tarlalar, insanlar ve zaman! Her şey ama her şey hızla ilerliyordu…

IMG_0716IMG_0777IMG_0761IMG_0713

 

 

11017828_10153107863356252_7244306285931045518_n

En tepedeki direklerin olduğu yere çıktığım,düştüğüm,oynadığım günlerin sayısını hatırlamadığım kayak evi! Şimdilerdeyse önünden geçerken bana tebessüm ettiren en güzel anı yine BABAM!

Birçok kayakçının tek kaymaya cesaret edemediği sivri noktalardan ve kayalıklardan babam gibi usta bir kayakçının boynunda hiç korkmadan aşağıya doğru sevinç çığlıklarıyla uçmak… Şaşkın ve hayran bakışların arasında kocaman kahkahalarımız da hayat bulan sevgi dolu bir baba ve çocuklarıydık biz…

Yollardaki beyaz şeritleri ve tahta elektrik direklerini sayarak geçirdiğim uzun şehirler arası yolculuklarda gözüme takılan sazlıkların ve ay çiçek tarlalarının arasında hep olmasını istediğim fotoğrafım sonunda elimde! ateş böceklerinin sesleri, bataklığa batma ihtimali ve altın sarısı doğa harikası sazlıklar… her şey harika✌

                IMG_0560

Yanımda oturan canların adları Hilal ve Bilal… dedeleri onlara bizim isimlerimizi vermiş; bu sevginin, ilginin, saflığın altından kalkmak mümkün değil…

 

Bu koca çınar benim dedem!
105 yaşında; 10 çocuk, 24 torun sahibi idolüm Hikmet Taşdemir✌
Kapıdan içeri hala küçük bir çocukmuşum gibi elinde bana aldığı çikolatalarla gülümseyerek giren dedem, zamanın hükmedemediği, çocukluğumun en güzel yanlarından birisi dedem…

10981210_10153088045366252_4180332278689885632_n

Süphan Dağı… çocukluğumun en komik anılarından birisi… babamın 1976 yılında arkadaşlarıyla birlikte 400 metrelik alanda biraz zorlanarak çıkıp 6 buçuk saatte tamamladıkları iki günlük dağcılık maceraları…

S-352

Son olarak; canım babama fazlasıyla hürmet eden, yardımcı olan, ilgilenen, arayan, soran, gerekli bütün bilgileri sunan, kişi ve kurumlara, dostlara, arkadaşlara, bütün değerli insanlara tek tek teşekkürlerimi sunarım…

Memlekette geçirdiğim 22 günlük süre zarfında  yanımda olan, benim için dünyalara bedel bütün değerler kitabımda dilimin döndüğünce yer alacaktır…

VE…

Cahit Sıtkı’nın dediği gibi…

Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;

Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim

Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim

Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;

Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

 

 

 

 

Hadi uçalım :)

  marilyn-monroe İstanbul silüetli defterim, rengarenk kalemlerim, kısacık sürecek yolculuğum boyunca okumam gereken biografi kitaplarım, yarım bıraktığım ön sözüm ve bavulum…  

Hazırım Sebastian artık gidebiliriz…

Bir taraftan heyecanla gitmeyi beklerken diğer taraftan da ayaklarımın geri geri gitmesinden mütevellit, sanki bir mağaza da herhangi iki kıyafet arasında kararsız kalmış gibi davranıp uçuş biletimi son dakika almak.

Böyle bir şeyin kararsızlığı olur mu demeyin oluyor işte. Zaten oldum olası yolculukları sevemedim ben; hele ki o eşyaları taşımak, hiçbir şey götürmeyeceğim deyip evden en az iki kocaman bavulla çıkmak, askılıktan farkı kalmayan Küçük Emrah görünümlü bir gariban oluveriyorum hemen.

Gezmeyi ne kadar çok seviyor olsam da yolculuklar hep sıkıcı gelmiştir bana. Eee bide üstüne kararsızlığım eklenince iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor her şey benim için.

Tabi bu defa biraz daha farklı!

Uzun zaman oldu kış ayında Ağrı’nın yolunu tutmayalı. En son 3 yıl önce gitmiştim memleketime, en son üç yıl önce solumuştum çocukluğumun o güzel yanını; ama bu defa farklı bir heyecan var içimde.  Babam için gidiyorum, çocukluğuma dönüyorum. Her an her kelimede babamın adıyla geçireceğim kısa ama yıllar boyu tadı damağımda kalacak bir tat ve huzur beni bekliyor olacak oralarda.

Kararsız, isteksiz,  dengesiz bir ruh hali içinde olsam da gidiyorum. Hem isteyerek hem sürünerek gidiyorum.

Kitabımın kendime ait olan bölümünü neredeyse bitirdim.  Yaklaşık 100 sayfayı buldu. O sayfaları okudukça kendime gülüyorum. evlat olsam sevilmez bir fırlamaydım. Henüz kitaba bir isim bulamadım, işin en komik yanı da bu oldu ve sanırım kitabın ismi de uçak biletim gibi son dakikaya kalacak, artık ne çıkarsa bahtıma:)

Beni en çok heyecanlandıran bölüm babamla ilgili olan kısım. Bu da Patnos’ta geçireceğim zaman ve mekanlar doğrultusundaki heyecanlarla belli olacak. Asıl heyecan o zaman bekliyor beni. Geçmişe asıl yolculuk o zaman…

Çocukluğunu dolu dolu yaşayan, büyümeyen bir çocuğun o zamanları tekrar hissetmesi ve yaşaması!

Yeni şeyler yeni oluşlar, bilirsiniz işte herkesi heyecanlandırır. Beni de her zaman heyecanlandırmıştır işte herkes gibi.

Yine heyecanlıyım, yine çocuğum… Büyümeyen, asi, deli bir kız çocuğu.

Bol fotoğraflı bir yolculuk, 105’lik canım dedem, çocukluğum, henüz adı olmayan kitabım, sobanın cızırtısı, bembeyaz köyler, çocuklar, yaşanmışlıklar, değerler, hüzün, babam ve huzur!

Artık uçabiliriz Sebastian.  

Ben gelene kadar herkes kendisine iyi baksın. Hepinizi seviyorum 🙂