Kadife Çiçeği

Kerpiçten yapılmış iki katlı küçük evin bahçesindeki verandadayım. Duvar diplerinde irili ufaklı kır çiçekleri; mor, turuncu, sarı, pembe, mavi…

İçlerinde  bir tanesi var ki en sevdiğim.

Sıcak iklimlerin turuncu ile sarı arası geçişleri olan, zahmetsiz ve keskin kokulu Kadife çiçeği.

Eski dinlerde ‘tanrılara sunulan çiçek’ olarakta bilinirmiş. İlkbaharda müjdeyle yeşerip sonbahara kadar dem tutan, kış gelince de başını ellerinin arasına geçirip usulca içine kapanan…

Sonrasında derin bir hazırlık; gelecek bahara baharlara…

Evin büyük oğlu Mustafa Bey yanımızdan kalkarak kenarları yer yer dökülmüş olan tahta kapıya doğru ilerliyor. Başımı sağ tarafa çeviriyorum. Çatı katındaki küçük beyaz camdan dışarıya çiçeklerin en güzeli bakıyor, göz pınarlarında iki küçük çiğ damlası.

Gülümsüyor.

Gülümsüyorum. 

Boşuna değilmiş bu güzel davet. 

Kısa bir süre sonra ahşap merdiven gıcırtılarını duyuyorum.

Mavi oyalı yazması, yünden kırmızı hırkası, basma çiçekli şalvarlıyla oğlunun ellerinden sıkı sıkıya tutuyor.

1926 yılında Ömerli’nin Kurtdoğmuş köyünde doğmuş Saadet Anne. Tarihi kerpiçten evinin kapılarını uzun zamandır çalan olmamış belli ki. Karşılaştığımız andan itibaren gözlerindeki mutluluk, kalbinin çarpıntısını durmuyor. Sıcacık elleri ve nemli gözleri; insana olan özlem dolu bakışlarla heyecanlanıyor. 

Küçücük kalbinin çarpıntısına rağmen anlatmak anlatmak istiyor yüreğinde birikenleri davetsiz misafirlerine.

Sohbetimizin ardından kendisini ben çıkartıyorum odasına. 

Bugüne kadar çok fazla yaş almış yüreğe dokunmuş olsam da  Saadet Anne bende çok başka bir iz bıraktı. O’nda bir çift kelama, gülen gözlere, dudaklara yayılan gülümsemeye olan özlemi gördüm. Yüreğimde ince bir sızıyla ayrıldım yanından. ‘İnsan sevmek!’ ‘İnsana olan özlem!’ Bir saatlik bu hikayede anlatılacak çok fazla şey var aslında.

Vedalaşırken camdan sesleniyor Saadet Anne;  “Çok güzeldir benim bahçemin çiçekleri. Çiçeklerimden almadan gitmeyin…”

Bir dal kadife çiçeği kopartıyorum. Çocukluğum kokuyor veranda. El sallıyorum.

Tekrar görüşeceğiz, bahçenin en güzel çiçeği…

 

LİMON AĞACI

Salondaki kadife koltukta oturuyorum. Hemen yanı başımda camdan yapılmış balkon var. Cam balkonlar ne de güzeller. Davetsiz gelen misafirleri severler onlar. Sabahları üzerine ansızın düşen çiğ tanelerini, yağmur damlalarını, kendilerinde iz bırakan elleri…

Yerde annemin fesleğenleri var. Bir de limon ve zeytin ağacı.
Annem büyükçe bir saksıya yan yana dikmiş onları. Siz burada kardeşçe büyüyün demiş. Zeytin ağacı toprak benim dercesine boy vermiş, serpilmiş; limonlar daha minik, daha uysal yeşermekte…

Aklım eski zamanlara gidiyor.

Yılmaz Erdoğan’ın Yeşil Elmalar filmindeki o muhteşem sözünü anımsıyorum.

“Eskileri hatırlıyorum yenileri unuturken…”

90’lı yılların başıydı. Zaman en güzel zaman…

Çocukluğumda salondaki vitrinin yanı başında duran ve benimle birlikte büyümekte olan bir limon ağacımız vardı.

Evin içinde koşturduğum zamanlarda gözüme takılırdı dallardaki limonlar. Mis gibi kokardı evin içi.

Kökleri derin, dalları salkımlarına düşen limonları taşıyamayacak kadar yorgundu.

Sonra taşındık o evden. Çocukluğumla birlikte kayboldu limon ağacı ve ben yenileri unuturken hep eskilerde kaldım…

Rüzgarın uğultusu aralık kalan camdan inatla içeri girmeye çalışıyor. Mevsim sonbahar. Akşam ezanı az evvel okundu.

Gök ne siyah ne mavi. Ay kendini gizlemekte kararlı.

Yine başladı uğultu. İnce ve kısık olan rüzgar sesi kışın artık yaklaştığını haber veriyor sanırım.

Yaz aylarında pek anlaşılmaz rüzgarın sesi. Cılızdır.

Şimdiyse bağırarak dolaşıyor sokakta. Balkonda yer edinmeye kararlı bu defa.

Annemin tatlı limonlarını hırpalayıp üzmese bari.

Kapıyı kapatmak için kalkıyorum oturduğum yerden.

Karşı sokağın başındaki ahşap evde oturan yaşlı kadın penceresini açmış camdaki yansımasını seyrediyor uzun süre.

Kim bilir sona yaklaşırken belki de yeni bir limon ağacı filizleniyor bedeninde…

HAZİRAN’A MEKTUP

3 Haziran 2020. Otuz beş yıl. Otuz beş Haziran; sana sıcacık bir mektup yazmak istiyorum.

İlk kitabım olan ‘Dört Harf İki Hece’ için düşündüğüm ve hayatımın en derin yerlerinde güzel izler bırakan kitap başlığı olan ‘Haziran’a Mektup’u yeni yaşım için sakladığım sandıklardan tekrar çıkartıyorum.

Uzun bir yoldan geliyorum. Kumral saçlarımda artık yolun yarısına geldiğimi hatırlatan beyaz su yolları var… Ve otuz dört yıl boyunca; en mutlu, en üzüntülü, en şaşkın, en kızgın, en uslanmaz zamanlarımda beni hiç yalnız bırakmayan; her yeni yaşanmışlıkta giderek derinleşen çizgilerim… Belki de birçok insanın varlığından şikayetçi olduğu, benimse her dokunduğumda yüzüme yayılan tebessüme sebep olan yaralarım, düşüşlerim, derinlerde gizlenen izlerim…

En sevdiğim cümlelerim hep sende gizli: “Sen hep güzel gel; güzel git benden… Gelişlerindeki mutluluklar kadar bıraktıklarında mutluluk versin bana. Biliyorum ki senden önce gelen mayısın tebessümü gidişinle birlikte gelen temmuz ayında olmayacak yüzümde. Mayıs senin gelişinin mutluluğu, temmuz ise gidişinin hüzünlü habercisi olarak kalacak  ve ben o yaz çocuğu gülüşlerimde sadece seni seveceğim.”

http://hilalbayar.com/gelecekteki-hazirana-mektup/

Kaç en güzel Haziran! Cebimdeki misketlerim, babaannemin lale bahçeleri, dedemin evi, naylon bebeğim, renkli elbiselerim, annemin ipek saçları, en sevdiğim kitabım, oyun arkadaşlarım ve danışma binasının önündeki çam kozalaklarım…

Sana dair ne çok şey Haziran…

 

 

Hello! how are you my darling today ;)

“Kadıköy’ün arka sokaklarındaki şirin bir kafenin yeşil duvarlarına sinen şen kahkahaların yerini kendine has bir kitapta toplayan ve o kitabı beni ben yapan değerlerle büyüten kocaman kitaplığıma yerleştirdiğim harika bir hayat var elimde.”

Ne kadar da uzun bir cümle değil mi? Uzun ama soluksuz, meraklı, dağınık, yaşamın arka sokaklarındaki gölgeler gibi… Birazdan başlayacak olan yağmurun habercisi gibi, kimi insanlar gibi, hayat gibi, kahvenin kokusu gibi. Sakin, sessiz ve daha az…

Ben gibi biraz yarım, biraz eksik, biraz fazla, biraz coşkulu, biraz heyecanlı… Bu metinde birçok cümle eksik ve savruk. Tıpkı yarım bıraktıklarım gibi.

En son ne zaman başladığım şeyleri sonuna kadar yaptım diye şöyle bir düşünüyorum. Gerçi düşünürken bile daralıyorum. Bu aralar kahvem de yarım, yazılarımda, işlerimde. Belki de aşklarımda… Ben hayatın yarım kalmış bütün hikayelerini, hikayelerimi, hikayelerimizi, hikayelerinizi seviyorum aslında.

Denizi özlüyorum mesela. Yağmur yağsın diyorum, şöyle en bereketlisinden. Sonra bir anda durulsun bütün hırçın dalgalar. Hayata geç kalayım istiyorum. Koşa koşa köşedeki kafeye sineyim. Üstüm başım ıslansın. Şemsiye bulma telaşım olmasın, saçlarım yağmura doysun. Camın buğusunu silerken saçlarımın uçlarından dökülen damlalar yer zemini ıslatsın.  Sonra yarım bıraktığım projeleri hatırlayayım. Hayatımdaki insanların telaşlarını, endişelerini. Merkezinin ben olduğum ama beni hiç  ilgilendirmeyen o telaşları. Ardından patlatayım Özdemir Asaf’ın en sevdiğim satırlarını…

Şarkı söylüyormuşum

Sokaklarda,

Görmüşler.

Yere yere bakıyormuşum

Yürürken,

Duymuşlar.

Sonrasını kendileri uydurmuşlar.

Yağmur demişken, bu aralar  ‘Mindy Gledhill – Hourglass ‘ takıldı ağzıma. 

Hello! how are you my darling today 😉

Pa pa pa pa  😉

Sanırım bugün bu şarkıyı 25. dinleyişim. İşin komik yanı bu şarkıyı dinlerken aklımdan geçen olay örgüsü konusunda da bir hayli istikrarsız davranıyorum.

‘ Hello dear:) İstikrar yakındır :)’

Haydi yağmur yağ artık. Yağmaya başla da bisiklete bineyim, telefonumu kapatayım, biraz daha boşvereyim dünyayı. Şarkılar söyleyeyim sokaklarda, yere yere bakayım pedal çevirirken, sonrasını hayatın akışına bırakayım. Bırakayım da uydursunlar. Dönsün dünya. Güleyim,  eğleneyim, kahkahalar atayım. Güzel kahkaha atan kadınları severim ben. Hayatı güzel yaşar o kadınlar. Çünkü hayat güzel yaşamaya değer.

Güzel yaşayın… Sevgiler  xx 😉

 

                                                       

 

El yazılarıyla başım belada…

14e85342eca13c1bde19e1fd029a9f7bTeknolojinin hayatımız neredeyse bütün alanını kapladığı XXI. yüzyılda, içinde bulunduğumuz “yazma alışkanlığını kaybetme girdabından” herkes payına düşen eksiklikleri fazlasıyla alıyor. Ben teknolojinin olumlu yönlerini bir kenara bırakarak, direk olumsuz yönlerini ele almak istiyorum. Evet, teknolojinin görünmeyen ama en etkili noktası, tam olarak biz yazarları etkiliyor. Özellikle de blog yazarlarına. Bir çoğumuz el yazısı yazma alışkanlıklarımızı öyle yitirdik ki, neredeyse bu alışkanlığımızı kaybeder olduk. Güzelim el yazılarımızı unuttuk gitti. Bu konuyu direk kendimden örnek vererek açıklayacağım. Ben yazı yazma alışkanlığımı son dönemlerde iyiden iyiye kaybeder oldum. Sanırım en uzun el yazımı üniversite döneminde yazmıştım. Sonrası hep kesik kesik, hep bilgisayar ve tabletler üzerinden devam etti… Bir kafede ya da herhangi bir yerde elime karalamak için bir kağıt aldığım zaman, yazacağım yazının ilk giriş cümlesinde olmasa bile bir kaç kelimeden sonrasında ilkokula yeni başlayan talebeler gibi sendeliyor, yazı yazarken harflerin canına okuyorum. Kalemim kağıtla her temas ettiğinde, kelimeler birbirine dolanırken, bütün harfler neredeyse kendi aralarında raks ediyor.
vintage_pens_writing_paper_74945_2048x1152Yine alelacele bir şeyler yazmaya çalıştığım bir gündü. Sol elimde kalemim. Dirseğimi dayadığım ahşap masanın üzerinde dağınık kağıtlarım vardı ve kulağımın duyduğu cümleleri hızlıca karalamaya çalışıyordum. Ben yetiştirmeye çalıştıkça daha da karışıyordu harfler birbirine… İşte bunların hepsi el yazmalı kağıtlardan uzaklaşmanın zararlarıydı aslında. Peki teknolojiye kapılıp giderken ben, kırmızı boyalı kurşun kalemim nerelerdeydi? Ya saman kağıtlarımın kokuları… O kokular, dokunuşlar gibisi var mıydı? Satır satır el yazmalı mektuplar, sandık lekeli defterler, her bir sayfasına nakış gibi tarihlerin işlendiği metinler, belgeler, fotoğraflar…
vintage-love-lettersHer biri hem koca bir tarih arşivi, hem de en güzel anılar dizisi olurken ömrümde. Ben ahşap çekmecelerimde yaşayan o tarihleri incelerken hiç zorlanmadım aslında. Hepsi önümü aydınlatan bir ışık zinciriydi. Babamın el yazma kitapları, günlükleri, sakladığı gazete arşivleri ve hatta fotoğrafların arkalarında üşenmeden not düşülen yazılı tarihler ve açıklamalar; o kadar yardımcı oldular ki bana. İhtiyacım olan bütün soruların cevabını rahatlıkla bulabildim o el yazmalı arşivlerde. Dokunarak, hissederek, o sarı kağıtların kokularını içime çekerek hemde.
Tamam belki bu aralar çok ihmalkar bir blogger oldum. Bırakın not defterlerime el yazıları yazmayı, bilgisayar başına bile geçmiyorum bu aralar. Halbuki aklımda yazılmayı bekleyen yığınla cümle var… Neyse ki aklımda biriken cümlelerin bazılarını yağmurlu bir 26 Ekim günü hemen önümde duran gri kaplı not defterime yazmıştım. Her ne kadar unutulmaya yüz tutmuş canım harflerimin birbirine karıştığı karışık el yazılı defterimde sayfalar dolusu boşluklar olsa bile, bu satırlarım da yeni bir Haziran ayında yerlerini yeniden aldılar işte. Hem teknolojinin en büyük icatlarından biri olan bilgisayarım da hem de el yazı defterimde 😉

Pi Π

audrey_1693149c Tembel ve yaramaz bir çocuk olmanın kalıntılarını miladi takvime göre azda olsa günümüze taşımış bir velet olarak, sürekli özendiğim ama asla o insan olmayı başaramadığım insan modellerinden bahsetmek istiyorum.

Hani şu çarpım tablosunu bildiği için sanki dünyanın en zeki insanıymış gibi ilan edilen tipler vardır ya; birde okuduğu bütün kitapları, gezdiği bütün şehirleri, mekanları aklında tutanlar.

Peki ya bunu yapamayanlar, o lanet birkaç sayı bozuntusunun bir birine çarpımının sonucunu bilmeyince öğretmeninden dayak yiyenler!

Ya da okuduğu en hit kitapların günümüz dizilerine kadar işlenmesine rağmen o kitapların tek bir satırını aklında tutamayan, isimlerini hatırlayamayanlar. Birçok defa gittiği gezdiği yerlerin isimleri sorulduğunda gözüne far yemiş tavşan gibi kalakalanlar ve böylelikle cehalet sınıfında yerini alanlar!

İşte bende o azınlık olarak görünen, ama aslında çoğunluk olan halk kitlesinde yerimi alıyordum. Anında silinen balık hafızam yüzünden bütün keşif bilgilerimi unutuyorum.

Çocukken matematik dersinden anlamamakla birlikte, ortalamamı yükseltmek için aldığım dönem ödevi dersinin matematik ve ödev konumun ise Pİ sayısı olması kadar manidardı bu hayat!

Ben bu yaşıma gelmiştim ve bildiğim tek çarpım “6 kere 6?” denince cevabın 36 olmasıydı! O da çarpım tablosunu 6’lara kadar bildiğimden falan değil hani; melodik bir çocuk oyununda geçen rakamlar serisi olmasındandı.

“Hadi çocuklarrrr 6 kere 6 36, hakem dedi penaltı, dedenin bıyığı yolda kaldı!”

Bana çarpım tablosundan gelen her soru “6 kere 6?” olmalıydı ama hayat tokadını hep yüksekten vurdu!  Geldi “8 kere 7?”ler gitti “9 kere 5?”ler!

Belki de bu aralar yapılan seçim vaatleri arasında matematik dersinin tedavülden kaldırılması da getirilebilir diye düşünüyorum da; ama neyse saçmaydı bu fikir kabul! Hem zaten artık benim matematikle pek de bir alakam yok, her ne kadar işletme okumuş olsam da, en az bu yaşadığımız hayat ve şekliyle, tipini bir türlü sevemediğim Pİ sayısı kadar gereksiz kalacaksın hayatımda caanımm matematik!

Kendimi; ülkemin güzel dağlarını, ovalarını bir sokak süpürgesi edasıyla süpürdüğüm ve tek kayıt yaptığım için, flaş belleğimi kaybettiğimde hüzünlendiğim zamanlarda buldum. Bu da yetmedi hayatında hiçbir yer görmemiş bir insan evladı gibi, adını asla hatırlayamadığım sokak, mekan, kitap ve ironileri düşünürken buldum!

Yön duygum da en az çarpım tablosuna olan ilgim kadar azdı benim. Hayatın yönünü kaybetmiş insanlar vardı hayatımda ve ben kendi yönümü bulmaya çalıştıkça amaçsız bir denkleme dönüşüyordu hayat yeniden hayatımda!

Küçük bir not: Çemberin çevresinin çapına oranına Pİ sayısı denir😉

Saygılar 😉

Hilal BAYAR

 

FREE YOUR MİND!

referencebookofdun2526bradstreet-incMutluluğun en temel nedeni bilinçaltında yatan mutluluk halidir. Hayatı dolu dolu yaşayan insanlar ruh hallerini hayata olan pozitif bakışa borçludurlar.  Çünkü gerçekten mutlu olabilen insanların umursamadıkları detayda gizli birkaç şey var.

Zenginlik umursamazlık duygusudur!

Hayatın güzel yönleri; zenginlik ve lüks yaşam tabi ki istenmeyecek bir şey değildir.  Ama hayatın zenginliği,  mutluluk olgusuna gölge düşüremeyecek kadar büyüktür. Pozitif insanlar yaptıkları hiçbir şeyden ödül beklemezler. Onlar için ödül demek insanlara kattıkları değer ve bilgi birikimi demektir.

Hangi önyargı, kimin önyargısı?

Toplumun baskısında tutulan stres ortamı varsa o ortamda huzurlu ve mutlu insan yoktur. Onlar sahip oldukları değerlerin zaten farkındadırlar, yapılması gereken her şeyi doğru zamanda yaparlar ve kırılmaya fırsat vermezler. İnsanoğlu toplumun beklentisini, toplumun arayışını ve toplumun alt yapısının beklentisini karşılamak için uğraşıp dururken mutlu insanlar bu standartların dışındaki çizgide yürüyerek toplumdan çok kendi değer yargılarıyla yaşarlar. Nasıl mutlu hissederlerse öyle görürler hayatı.

Kısacası uyum duygusunu ve toplum beklentisini umursamazlar.

Başkalarının onayını ya da doğrulamalarını umursamazlar.

Mutlu insanlar, onlar hakkında ne düşündüğünüzü pek umursamazlar; çünkü sahip oldukları değeri zaten bilirler. Başka insanların söylemek istediklerini dinlerler; ancak kimsenin onayını aramazlar. Yalnızca yapılması gerekeni yaparlar ve kötümser kişilerin cesaretlerini kırmalarına izin vermezler.

Haklı olmak bir lütuf değildir!

Mutlu insanlar, önlerine çıkan engellere veya haksızlıklara çok da aldırış etmezler, onlar için hayat her şeklide devam ettiği ve olumsuz yargılar hep pencerenin dışında kaldığı için hayatı doğaçlama yaşarlar. Kendilerini başkalarıyla kıyaslamazlar. Başkalarının işlerine müdahale etmedikleri gibi kendi işlerine karışılmasından da asla hoşlanmazlar. Yanlış yönde olsalar da doğru onların doğrusudur ve başkaları için yan yol sıfatı taşıyan yollar onların ana yoludur. Başarıya ulaşmak zor değildir sadece karmaşık bir yoldur ve tek anahtar pozitif düşüncedir.

Bu durum onları daha mutlu yapar ve kıskançlıktan, kinden ve başkaları üzerinde sağlıksız bir üstünlük algısından korur.

Zarar veren ilişkiler mi o da ne?

Mantıkları kalplerine o kadar hükmeder ki, bu durum dışarda kalan insanlar için artık çile haline gelmeye başlar; sürekli hal değiştiren ruh halleri, her şeyden şikayet eden insanlar onlar için tamamen bir çiledir. Sorunsuz ve huzurlu insan güzel insandır. Hayatı neşe içinde yaşarlar; olumsuz, nagatif düşünceleri fark ettikleri an antivirüs gibi yok eder ve uzaklaşırlar oradan! Onlara neşeyle gelirsen varsındır, somurtkan bir yüze mutlu hayatlarında yer yoktur onların.  Sağlıklı ilişkinin temeli gülümsemekten geçer ve onlar hep gülümser!

Mutlu kişiler için affetmek umursamazlığın diğer adıdır, onlar yaşanan her şeyi unutur, umursamaz ve yollarına devam ederler. Yalanı ve yalan söyleyen özellikle takıntılı insanları görmezler, onlar hayatın küçük yalanlardan ibaret olduğunun farkındadırlar ve bu durumu çarpıtarak yaşamak onlar için bir sis bulutudur. Eğer hayat yalanlarla kurulduysa parçalara bölünmesi daha seri olur bu yüzdendir ki yalan mutlu insanlar için ne amaç ne de araçtır, sadece egolu ve takıntılı insanların kullanmış olduğu ve kendilerinin uzaktan gülerek izledikleri bir yaşam şeklidir. Mutlu insanlar hayatlarındaki insanlarla mutluysa asla şikayet etmezler, eğer ortada bir şikayet varsa orada bir mutsuzluk ortamı vardır, şikayet eden veya edilen bütün ortamlar onlar için eziyet ortamı olduğundan bir dakika bile düşünmeden giderler. Gelecek için mutluluğun anahtarı hep ellerindedir. Mutlu insanlar intikam almanın peşine düşmezler,  düşenlerinde intikam arama lüksünün kendisine bir hayır getirmeyeceğinin farkında olmalıdır! İntikam kaderdir, kader intikam almak istedikleri kişiye zaten fazlasıyla sunumda bulunacaktır. Mutlu insanlar negatif olan her şeyi pozitife dönüştüren ve hayatlarına gülerek devam eden insanlardırlar.

Bunlarda beraberinde şunu getirir ki kalıcı bir mutluluğun sırrı mutlu insanın kendisinden geçer.

 

Bir yazma aşkıdır beni yollara düşüren

Screen shot 2013-06-13 at 12.17.24 PM

Türkiye 81 ilden oluşuyor. Benim o 81 ilin % 85’ini 2-3 katıyla gezdiğim doğrudur. Hatta iller yetmemiş; ilçeler, bucaklar, köyler de bu halayda yerini ziyadesiyle almış.

‘Çok gezen mi, çok okuyan mı’ sorusuna verecek cevabım da hiç olmadı benim! Çünkü kendi çapımda ikisini de yapmaya çalışan gezgincilerden biriyim ben. Hatta öyle ki sayısız şehir turlarına rağmen, küçüklüğümde gezdiğim bütün şehirlerin küçük küçük tepelerden oluştuğunu düşünenlerdendim.

Bir de eski, küçük ve masum bir hikayem var ki cebimde, oda en az Eskişehir kadar eskiydi 🙂

Eskişehir’i eski zannederdim ben küçükken; hatta gözümde o kadar eskitmişim ki!

O güzel ama soğuk şehre ilk merhaba dediğimde, arabamızın arka koltuğunda yerinde oturamayan bir çocuk olmanında verdiği delilikle, kafamı camdan dışarı çıkartıp eski bir şeyler aramıştım. Göreceğim ilk eski nesne o şehrin eski olduğunu bana kanıtlamaya yetecekti ve nitekim beklediğim şey oldu. Karşımda rüzgarın yıprattığı eski reklam afişlerinin asılı olduğu telefon direkleri vardı, nasıl sevinmiştim anlatamam 🙂

Karşımda eski bir şehir vardı işte…

Çocuktuk işte hayallerimiz, düşüncelerimiz kafamızda kurduğumuz çocukluk hikayelerimizle şekillenip harika bir hal alacak kadar  büyüktü.

Şimdilerde ise hayatla ilgili en güzel planım yine bir kitap hayali ve bu uğurda gezdiğim Türkiye yolları…

Her şehir ayrı bir huzur, her gidiş yeni bir yaşanmışlık katıyor bana. Her gittiğimde yine aynı heyecanla uyanıyorum yeni güne. Her başlangıç sıcacık insanlar sunuyor bana, yeni dostluklar, yeni mekanlar, yeni yeni hayatlar… Ve özetle söylüyorum ki Türkiye’m cennetim  eskimeyen en eski yanım benim.

IMG_0401

70’lerden birkaç anı gelir dile…

Son günlerde aklım fikrim hep eski anılar, eski hatıralar ve yeni yolculuklarda…

Siyah beyaz fotoğraflara bakıyorum.

Kadrajlardaki gülüşler, duygular, duruşlar ne kadar da güzeller; ben o kocaman yürekli güzel adamın kocaman hikayesini seviyorum, kelimelerin anlatmaya yetmediği güzel adamın hikayesini yaşıyorum.

70’lerin fotoğraf karesi hepsi ve o güzel insanın hikayesi!

11007516_10153127583546252_1739340683_n   11016559_10153127581516252_1868594815_n

İçten samimi gülüşler var o karelerde, bir de şimdikinden çok daha fazla samimi hayatlar.

Birçoğu gözlerinde geleceğin en güzel umutlarını taşıyorlar başlarında çınar gibi bir öğreticiyle beraber…

11016713_10153127581301252_1647505364_n    11022838_10153127580051252_1082736822_n

 

Hitabet gücü, sevgisi, saygısı; adam gibi adam benim babam!

O küçük fotoğraf karesindeki gibi herkesin arkasında duran bir baba, dost, arkadaş…

Ve düşün diyorum bundan daha büyük bir gurur olabilir mi hayatta, daha kaç teşekkür bir borçtur bu güzel insana?

Şimdiki zamana bakıyorum bir de elimdeki eskiler diye tabir ettiğim grinin tonlarına; 70’lerden kalma fotoğraf karelerine…

Bizde şuan içinde bulunduğumuz zamanın eskisi değil miyiz aslında?

Hepsi eski ama hepsi kendi içimizde hep yepyeni. Koskoca 19 yıl!

11007568_10153127582361252_204215942_n    11006041_10153127583816252_646123175_n

O fotoğraflarda mutlulukları, umutları, güzellikleri ve kırgınlıkları seyre dalarken içinde bulunduğumuz yılın ne kadar eski olduğunu biliyorum! o karelerdeki gülümser gibi vedaları, insanların yüzlerindeki keşkeleri, pişmanlıkları, yaşanmamışlıkları yaşıyorum, düşünüyorum, hissediyorum yine yine yeniden…

Hiç gerçekleşememiş hayaller,  keyifle gerçekleştirilmiş yaşanmışlıklar, ertelene ertelene zamanda akıp gitmiş sessiz hayatlar var. Hepsinde yaşanmayanlar ve yaşatılmayanlar var şimdiki zamandan tek farkla! Özlenen, aranan, yeri doldurulamayan insanla…

11005800_10153127583026252_94620838_n   11004240_10153127581831252_285445914_n

Hayat “geçerken şimdi her şey keyfi oluyor ve sadece yapabildiklerin senin hayatın oluyor gerisi teferruat!”

Kendimi ve o güzel insanı hep gülerken hatırlıyorum, ben gülüyorum ve düşünüyor insanlar!

Aklımdan geçen kelimeleri dile dökmeye yetmezken cümleler, son bir kaç satır geliyor dile üstadın da dediği gibi; “seni anlatmaya kitaplar yetmez be baba!”

11006204_10153127583986252_1791791176_n     11023280_10153129843436252_300983619_n