Bir Seyyahın Günlüğü ;)

Bir bayramı daha dostlarla, ailemle, güzelliklerle sevgiyle geride bıraktım🍬🍭

Meselâ uzak diyarlardan, çok uzun zamandır almadığım bayram kartpostallarını yeniden aldım ve aynı zamanda çocukluğumda saklı kalmış bayram harçlıklarımı da. Şehirler arası yolculuklarda yine o tahta eski direkleri saydım. Yollar boyunca mevsimi geçmiş ve sarı yaprakları dökülmüş ay çiçek tarlalarından geçtim🌻

Yol kenarlarında bana göz kırpan elma bahçelerinden kırmızı ve sarı elmalar çaldım;ama göz hakkıydı o değil mi kısacası bayram her haliyle güzeldi…

Akdeniz kıyıları Ekim ayında bir başka güzeldi ve sonrasında İç Anadolu’ya doğru uzanan gün batımları!

Bayramın ilk gününe Akdeniz kıyılarında karşılayıp, son gününü ise mizahla kapatmak ayrı bir güzeldi. Antalya’da yazdan kalma harika plajlarda gezip, Eskişehir’deki Masal Şatosunun mavi kubbelerini ve Porsuk çayının gölgesindeki heykelleri ziyaret ettikten sonra en güzel durak bana göre ünlü filozof Nasrettin hocanın diyarıydı tabi ki…

Hoca’nın dünyanın ortasıyla ilgili fıkrasını bilenler bilir🎩

Mizahi yönü kadar düşündürücü ve ders verici yanları da çok fazladır o fıkraların. Ama dünyanın merkezi fıkrası ülkemize tescil getirecek kadar ünlüdür…

12087372_10153652411626252_1654300114_n
Türk Patent Enstitüsüne 22 Aralık 2006 tarihinde yapılan başvurunun kabul edilmesiyle birlikte ”Dünyanın Ortası Akşehir” tescil belgesi artık ülkemize aittir🌍

Hatta öyle ki Nasrettin Hoca Türbesi’nin önünde bulunan ”Dünyanın Ortası” yazısının üzerine ayak basan kişilere, ”dünyanın ortasına ayak bastı sertifikası” bile verilmeye başlanmıştır.

Şimdi gelelim Dünyanın ortasında bulunan meşhur Akşehir fıkramızı anlatmaya

”Çevreden bir grup insan, Nasrettin Hoca’yı çevirip ‘Hocam size bir sorumuz var’ demişler: ”Hocam, dünyanın ortası neresi?”… Hoca, beş on adım ilerlemiş, bastonunu yere saplamış. ”Dünyanın ortası burasıdır” demiş. Şaşkın şaşkın bakan kişiler, ”Nasıl olur Hocam” demişler. Hoca da ”İnanmazsanız ölçün…” diye yanıt vermiş. Böylece hem fıkramız hem ilçemiz tescille dünyanın merkezi olmuş…

Bakın heleee!

Şuan da dünyanın tam ortasına doğru yürüyorum, inanmayanlar ölçebilir :)))

 

              Zaman Eylül’ün ilacı…

   11948282_10153586291756252_1233832774_n“Eylül’e girdim, Eylül’e girdim… Her ömrün bir Eylül’ü vardır… Onca yaşadım… Şimdi bildim”

Ne de güzel söylemiş Murathan Mungan… Ve ben yine Eylül’e girdim! Her ömrün bir Eylül’ü varmış işte, benim ömrümün Eylül’ü dili geçmiş zamanın mış’lı bir eki artık! Acıtmayan, çok daha az kanatan, daha da büyük kabuklar bağlayan bir EYLÜL…

Öyle güzel bir ay ki Eylül.

Eylüller üzerine o kadar çok yazasım var ki!

Hem kimlerin yazası gelmemiş ki? Nice şairler ne şiirler yazmışlar onca yaşayıp şimdi bildikleri bütün eylüllere dair!

Bütün hüzünlü, toprak kokulu, daha yalnız, daha deli, daha kimsesiz zamanların baş tacı…

Bugün şiir tadında yazasım var…

Kısa kısa, devrik ve yarı öznesiz yarı yüklemsiz…

Daha Nazım, daha Cemal Süreyya, daha İlhan Berk, daha Ahmet Altan ve biraz daha Edip Cansever tadında…

Baylar!

Bin dokuz yüz seksen birdeyiz

Karşınızda eylülün sesi

11911706_10153586285291252_1309295342_n

Ve kendime Eylüle dair küçük birkaç not:  Sanırım bu Eylül’de yeni bir yağmurluk almanın vakti geldi, saatlerce yağmurun altında kalmak doğadan aldığım en büyük haz olsa da biraz daha dikkatli olmakta fayda vardır hem belki de 🙂 Ayrıca belli ki bu Eylül’ün toprakla buluşması daha güzel ve daha yoğun olacak ve çekilen her yeni fotoğraf bir önce ki Eylül’ün kalan bütün tortularını silecek.  Kafam da Eylül ayına dair yepyeni, pırıl pırıl bir sürü proje var.

 Hepsi Eylül’ü hepsi yağmurları bekliyor…

Küçük notlar demişken sanırım ben en çok ayların üzerine yazmayı seviyorum. Her ay başka güzel, ama Haziran’ın bütün sıcaklığını silen en huzurlu ay…

Ve sen yine hoş geldin Eylül!