Antik bir şehre küçük bir yolculuk…

25 Mart Cuma /4

Dört günlük kısa bir Ege kültür turundan herkese merhaba!

Yolculuğumun ilk günü deli gibi bir yağmur yağıyor. Saat 05:51 suları. Edremit’e girdik. Camdan dışarıyı izliyorum. Yağmur damlaları çok güzel görünüyor ve zeytinlikler! Güneşse yüzünü hiç göstermiyor. Bursa, Balıkesir, Çanakkale. Bu yollar bana neden hep çocukluğumu hatırlatıyor? Soğuk ve şehirler arası bir otobüs yolculuğundayım ve yine o yollarda yağmurlar yağıyor, sonra dağılıyor bulutlar ve her yer çocukluğum kokuyor… Edremit’e 4, Çanakkale’ye 140 km mesafedeyim. Kaz dağları (Kaz Dağları aynı zamanda İda olarak geçer.) bulutlar, yağmurlar ve zeytinlikler. Biraz yorgunum. Oldum olası kurtulamadım otobüs yolculuklarında uyuyamama psikolojisinden. Eğer ben uyursam, otobüsün kaptanı da uyuyakalıp kaza yapacak gibi gelir hep bana. Her dalışımda yeniden paniklerim ve uyanırım. İşte yine öyle bir yolculuğun sabahındayım. Her yer buram buram tarih ve sanat kokuyor. Acaba Homeros, İlyada ve Odessa’yı yazarken neler neler hayal etmiş bu kırmızı topraklarda. Şüphesiz kör bir şairin hayal dünyası hepimizinkinden daha da geniştir.

1406:30 /Akçay’dan Asos’a doğru devam ediyoruz yolumuza. Akçay’da yaşayan yerli halk su parası ödemezmiş, çünkü Kaz Dağlarından gelen su bol olduğundan devlet halktan su parası almazmış. Türkiye’nin ilk Etnografya Müzesi de bu bölgede bulunan Güre’dedir. Güre’de yaşayan köylü Ali amca gelen turistlere, geçmişte yaşayan yörüklerin kıyafetleri sergiler ve o yörüklerin yaşantılarını yıllardan beri anlatırmış.  Etrafa bakıyorum, neredeyse bütün yazlıklar bomboş. Altınoluk’a varınca yol kenarında Afrodit Tatil Köyüne takılıyor gözüm. 20 yıl öncesine gidiyorum, çocukluğuma. İlk kaydıraklı havuzdan o tatil köyünde kaymıştım ben. Sonra mavi boncuklar satın almıştım ve yine o mavi boncuklarla vermişti kasada duran garson, vanilyalı dondurmamı. 15

Ertesi gün saat 09:20 sularında tekrar geçiyoruz Altınoluk’tan. Altınoluk ilçesi ismini buz gibi suları olduğu ve altın gibi parladığı sularından alıyor. Sadece suları değil şehrin tarihi de altın gibi parlıyor. Altınoluk’ta Antandros kentinin kalıntıları bulunmuş zamanında. (Mozaikler ve hamam kalıntıları.) Dünya’da zaten İlk hamamı Romalılar yapmış ve kullanmışlar. Bu bölgelerde dikkat ederseniz birçok hamam kalıntısına rastlayabilirsiniz. Bölgenin en güzel hikayesi de işte burada Altınoluk yolunda başlıyor. Altınoluk boyunca ilerlerken her yerde bu adından bahsedeceğim kızın portresi çarpıyor gözüme. Yavaşlıyoruz… Sol tarafta Adatepe Zeytinyağı Müzesi var. Küçükkuyu Merkez’in caddeye bakan tarafında yer alıyor bu müze. Müzenin her yerinde Refika’nın fotoğrafları var.

story_imageEski zamanlarda buralarda Refika (Refeka) adında Rum asıllı bir kız yaşarmış. Refika bütün bölge halkını eğlendirir ve şarkılar söylermiş. Çok güzel bir kadınmış. Aslında Adatepe Köyü’nde yaşamış Refika… Dünya’nın resmi olarak yapılan ilk güzellik yarışmasını kazanarak, ilk güzellik kraliçesi olmuş. Sonra Refika Birinci Dünya savaşı zamanında, yunan bir yüz başına aşık olarak Yunanistan’a yerleşmiş. Yöre halkı ise ‘Ah Refika, vah Refika’ diye ağıtlar yakmaya başlamış. Adatepe Köyü (Türkmen Köyü) (Yeşilyurt Köyü) kıyıdan 3-4 km gidildiğinde tepelerde kalıyor. Zeus Altarı’na çok yakın bir köy. Bütün evlerin bacalarından dumanlar tütüyor. Her evin bacası var ve evlerin hepsi taşlardan yapılmış. Köyün girişinde bulunan köy kahvesinde köyün yöresel tatlarından olan otlu peynirli gözlemeden yiyoruz. Sonra mis gibi kokan zeytin çiçeği kolonyasından alıyorum. Dört bir tarafımdaki bütün evler sanki çocukluğumdan kalma kartpostallardaki evler gibi duruyorlar karşımda. Her evin çatısı dik saçtan yapılmış ve camları kapatan ahşap pervazları var. Camların ortalarında ise küçük bir kapı duruyor. Kapı ortalarında demirden tokmaklar. Bence Kaz Dağlarının ardında saklanan Rum ve Türklerin yüzlerce yıl birlikte yaşamış olduğu Ege köylerinin en güzeli bu köy. Evler, sokaklar o kadar güzel ve doğal ki… Köy sokaklarında yürürken büyüleniyor insan. Refika’yı düşünüyorum, onun yaşadığı bu toprakları, Zeus’un Truva savaşlarını yönettiği bu tepeleri! Hepsi muazzam. Zeus Truva savaşlarını Adatepe köyündeki altardan yönetir ve izlermiş. Çok çapkın bir adammış Zeus. Elli tane eşi varmış.  Dünya’nın ilk rüşvet olayı da Kaz dağlarında olmuş. Bütün oyun ise hep o çapkın Zeus’un bir kaz çobanına yön vermesiyle ve Kaz çobanın da en güzelin Afrodit olduğuna karar vermesiyle olmuş. Bu kararla birlikte Truva’da on yıl sürecek bir savaş başlamış. Büyük İskender bin tane sığır kurban etmiş bu şehre. Aynı zaman da on yıllık savaşın başladığı lanetli şehirmiş Truva. Hem kutsaldır, hem de lanetli. Truva’nın laneti inanışa göre yüzyıllara uzanmış. Hatta internet oyunlarında sitelere bulaşan virüslere dikkat ederseniz Truva atı vardır hepsinde…  UNESCO tarafından ise Türkiye Dünya mirasına alınan ilk yerdir. Her açıdan önemlidir kısacası.

Edremit, Altınoluk, Akçay ve Ayvalık ayaklarımızın altında. Uzun ince keskin yamaçlardan şehre doğru iniyoruz.

33Zeus eminim ki bu tepeden Truva savaşlarını yönetirken, bütün heybetiyle izlemiştir ayaklarının altında kalan şehri. Gel gelelim Ayvalık’a.  Ayvalık, Kaz Dağlarında bulunan 22 tane irili ufaklı adaya sahiptir ve buranın ölüsü, delisi, kedisi meşhurdur. Adaların her birinin isimleri; Tavuk, Kara, Lale, Çıplak, Tımarhane diye geçermiş. Delisi neden meşhur derseniz Ayvalık’ta delirenleri buraya gönderirlermiş, İmbat rüzgarlarında aklı başına tekrardan gelenler şehre geri dönermiş. Delirmeye devam edenler iste ömürlerinin sonuna kadar burada yaşarlarmış. 1700 tane kedisi varmış bu köyün. Yeşilin bin bir renginin içinde barındıran ve Dünya’da sadece burada yetişen, elliden fazla bitki çeşidine sahip olan bu güzel köy benim gibi yazma merakı olanların en uğrak yerlerinden birisiymiş. Gerçi ben kediden çok köpek gördüm ama olsun. Bir yanda böyle garip hikayeler bir yanda Refika! Hangi yaşam daha çok yüreğe dokundu derseniz? Tabi ki Refika derim ben!

1708:30 / Asos, Behramkale, Hüdaverdi Camii ve Athena Tapınak kalıntıları… 326 metre yükseklikteyiz. Behramkale’ye giriş yaptıktan sonra, sıcacık saç sobanın yanı başında keyifli bir kahvaltı yaptık. Soframızda yörenin organik bütün lezzetleri vardı. Kahvaltımızı yaptıktan sonra, uzun bir yürüş, fotoğraf tadı ve yörenin meşhur damla sakızlı Türk kahvesi… Kahvemizi içtikten sonra yörüklerin eğlenceli sohbetlerine bir müddet eşlik ettik. Yeni tanıştığım sıcak kanlı insanlardan birkaçıyla aynı meslek grubundan olmamız dolayısıyla sanırım kahvenin tadı daha da keyif verdi. Kahvemi yudumlarken bir ara uzaktaki evlerden birinin bacasından tüten dumana takıldı gözüm. Çocukken yaz, kış demeden bacalarından duman tüten evler çizerdik. O geldi aklıma. Sanırım kışı özlüyorum… Gözüm köy çocuklarını arıyor, fakat sokakta hiç çocuk yok. İlerliyoruz. İlk olarak Türkiye’de alçısı mihraptan (toz pembe) olan iki camiden sadece birisi olan ve I. Murat zamanında tekrardan restore edilen o kutsal camiyi ziyaret ettik. Caminin iç duvarlarında Osmanlı gemileriyle süslenmiş eserler var. Abartıdan uzak, fazlaca sade bir mimarisi var. Avludayız. Daha sonra Asos’a çıktık. Ege Denizi ve Yunan Midilli Adası ayaklarımızın altındaydı. Midilli Adasının nüfusu Çanakkale’nin nüfusuyla aynı orantılıymış.  O koskoca adada yaşayan insan sayısının azlığını duyunca şaşırmadım desem yalan olur sanırım. Adanın her yeri zeytin ağaçlarıyla doluydu. Bir süre Midilli Adasını seyrettikten sonra arkamda duran binlerce yıllık tapınağa bakıyorum. Athena Tapınağı 520 yıllarında yapılmış. Gözlerimizin önünde enfes bir doğa manzarası ve deniz parıltılarıyla, Asos’u kıymetli kılan birçok özellik var. MÖ. Lelekler, Libyalılar, Persler ve sonra Büyük İskender! Ticaret yolları Doğu ve Batı Roma… Aristo’nun üç yıl yaşadığı, halka mantık dersleri verdiği ve şiirler yazdığı koca şehir Asos. Burada evleniyor Aristo. Asos’lu bir kıza aşık oluyor. Pitas adında dünya güzeli bir kızı oluyor. Sonra Hz İsa’nın 12 havarilerinden Sempol Asos’u ziyarete geliyor. En önemlisi bu topraklarda Hristiyanlık kabul ediliyor. 27Bu bölgenin her yeri ayrı bir güzellikte. Her metrekaresinde binlerce yıllık tarih var. Kimilerine göre tatil beldeleri ve bu şirin köyler yazın en sıcak aylarında tercih edilse ve güzel bulunsa da bana göre ilkbaharın ve sonbaharın tadı bir başka oluyor bu topraklarda. Adanın boş sokakları, bacalardan tüten dumanlar, taş evler ve sokak hayvanlarıyla tam bir huzur alanı. Popüler olan mekanların aksine Kaz Dağlarının içinde saklanan, gezip ve görülmesi gereken çok daha özel köyler var aslında buralarda. Daha bakir, daha keşfedilesi. Mümkünse hep öyle kalsın keşfedilmeden. 

3414:37 Bozcaada / Tenedos Adası ve Tenedos Kalesi

Bozcaada dünyanın en güzel 4. Adası olarak kabul edilir ve bu ada bir diğer adıyla Bohçaada olarak bilinir. Adaya vardığınızda bütün ihtişamıyla Tenedos Kalesi karşılıyor bizi. Kalenin ne zaman ve kim tarafından yapıldığı bilinmiyor; fakat Cenevizliler ya da Venedikliler tarafından yapılmış olabileceği söyleniyor. Çünkü Cenevizliler ve Venediklilerin denizlerdeki hakimiyeti eskiden beri bilinen bir gerçek. Kalenin görkemini bir süre inceledikten sonra adanın arkalarında kalan saklı koylara doğru ilerliyoruz ve Akvaryum koyu bütün güzelliğiyle bize merhaba diyor. Yeşilin ve mavinin bütün tonlarıyla saklanmış bir güzellik Akvaryum koyu. Adeta ismi gibi denizin dibi de görünebiliyor. İçinde elliden fazla balık yaşıyor bu koyda. Adada mavi bayrağa sahip olan diğer önemli koylar ise; Ayazma Plajı ve Habbela (Mitos) Plajıdır.  Az ileri de Gökçeada (İmros) buraya da uğrayın dercesine göz kırpıyor bize. ‘Rüzgar alan ada’ demekmiş Gökçeada; fakat daha rüzgar gülleri santraline gelmeden yağmur bastırıyor adaya. Yağmur her zamanki gibi daha da heyecanlandırıyor beni. Türkiye’nin 3. büyük enerji santrali olan Bozcaada Rüzgar güllerine doğru ilerliyoruz, cama vuran yağmur taneleri eşliğinde. Etrafta birkaç köylü bahçelerde dolanıyorlar. Onun dışında her yer çok sessiz ve sakin. İki tarafı ağaçlarla çevrili patika yolu geçtikten sonra Rüzgar güllerine varıyoruz sonunda. Anaç karakterli oldukları için genellikle bayan isimleri verilirmiş. Filiz, Zeynep gibi… Sadece 1 tanesi 82 bin ağaca eşdeğer oksijen tasarrufu yapar ve 2500 kişiye yetermiş. Bozcaada’daki enerji santrali Türkiye’nin 3 büyük enerji santralinden sadece biriyken, ülkemizdeki en büyük Rüzgar gülü santrali ise Çeşme’dedir ve yükseklikleri 44 metredir. Bozcaada’da 17 tane Rüzgar gülü vardır, çünkü Çanakkale’nin plakası 17’dir. Eğer ki Rüzgar gülleri kuşların göç yollarına kurulursa sadece onlara zarar verir!  Rüzgar güllerini ziyaretimizin ardından, eski Türk ve Rum evlerinin arasında tarihi bir yolculuğa çıkıyoruz. O yapıların muhteşem tarihi arasında, yağmur kokusunu içimize çekerek bir süre yürüdükten sonra, adanın merkezine inerek, köşe başındaki ünlü domates reçelleriyle meşhur Salto adlı dükkanına giriyor; çilek ve domates reçelleri alıyoruz. 20Hemen ardından arka sokaktaki fırına girerek bademli pudra şekerli yöresel kurabiyelerden tadıyoruz. Pudralı, bademli kurabiyemin tadı hala damağımdayken, ara sokakların birinde Meryem ana kilisesinin kahverengi duvarları gözüme çarpıyor. O yöne doğru ilerliyoruz. Kiliseyi ziyaret ettikten sonra Bozcaada meydanına iniyoruz. Bir Küçük Eylül Meselesi filminin çekildiği o küçük meydan kahvesinde oturuyoruz bir süre. Caddeler de birkaç yerli turist ve köy halkı dışında hiç kimse yok.

18:15 / Bozcaada’dan az önce çıktık ve sabah Asos’tan çıktığımızdan beri yağmur peşimizi hiç bırakmadı. Sırılsıklam oldu bütün Arnavut kaldırımlar. gezdiğim her sokağın tadı damağımda kaldı ve bir daha ki kitabımı yazmak için buralara mutlaka gelmeliyim….

Gezimin geri kalan kısmını da başka bir makalemde aktaracağım. Herkese sevgiler…

 

Kısa bir tarih :)

12278923_10153761284601252_2241851671506423684_nReklamın iyisi kötüsü olmaz tabi ki… Ortaköy sokaklarında bulunan ve bir tekstil firmasının reklam sloganı olarak kullandığı,”Bulunmaz Hint Kumaşı ” günümüzde ne üretilir ne de bulunur. Bir zamanlar Hindistan’ın ana gelir kaynağı olan ve uzun yıllar önce üretimi durdurulan söz dizisinin çok anlamlı bir geçmişi vardır. 1700’lü yıllarda Hindistan’ı sömürgeleştiren İngilizler,bölgede var olan yerli el dokumacılığına son vermedikleri sürece İngiliz fabrika kumaşlarına pazar bulamayacaklarını anlayınca,Hindistan’daki yerli kumaş üretimini yok etmek için Hintli dokumacıların başparmaklarını kesmiş onları kumaş dokuyamaz hale getirmişlerdir. Böylece Hindistan kumaşını yok edip İngiliz kumaşının egemenliğini sağlamaya yönelmiş Hindistan’ı da kendi müşterisi durumuna düşürmüştür… Bu arada; şu küçücük hayatta kendisini bulunmaz Hint kumaşı zannedenler vardı değil mi? Demek ki neymiş efenim, bulunmaz Hint kumaşı her yerde bulunurmuş.

Bir analog hikayesi!

12107171_10153741412806252_2364381653474697297_nBiz zamanlar nasıl da eğlenceli gelirdin sen bana! Öyle her kafama estiğinde elime alıp da arka arkaya basamazdım deklanşöre
O pozlar önemli günlerde kullanılmak üzere takılırdı makineye ve saklanırdı yeni bir özel güne.
Gel zaman git zaman herkes gibi bende hızlı tüketime ayak uydurarak, uzun yıllar boyunca dönüp de bakmamak üzere çekmece köşelerine mahkum bıraktım seni. Şimdilerde elimde birbirinin kopyası ve sayısız kareler varken; aslında analog makinelerle çekilen fotoğrafların kafama nasıl da işlendiğini hatırlıyorum. O zamanlar çekilen fotoğrafların kadrajinı, alan derinliğini, enstantaneyi en ince ayrıntısına kadar düşünüp basmak gerekirdi deklanşöre…
Çünkü olur da yanlışlıkla bir makara filmi yanarsa o filmi yakmanın verdiği acının dramını anlatmaya hiçbir dijital makine yetmezdi. Bende uzun zamandır film rulosuna dokunmadığımı ve aynı zamanda eski fotoğraf karelerini özlediğimi fark ettiğim için bu hafta sonu; film rulosu, bir çift pil ve analog makinemi da yanıma alarak güzel bir çekim yapmaya karar verdim. Şimdiden yani hafta ortasından güzel bir hafta sonuna selam olsun.

Aç Kapıyı Bezirgan Başı ;)

12200806_10153711862506252_474691420_nTıpkı hanın gizli bölmeleri gibi en derin yerlerde gizlenmiş olan anılarımızda kalmış bir oyunda saklıydı çocukluğumuz. “Aç kapıyı Bezirgân Başı” diye şarkılar söyleyen ebe olan kişilerin “Bezirgân Başı”nın köprü kapısını tutmasını bekleyen ve o küçük masum kolların altından geçen çocuklar…

Peki kimdi o oyunda geçen ve kelime anlamını bile bilmediğimiz Bezirganbaşı!

Hemen açıklayayım.

Eski zamanlarda Harem‘i yöneten Dârüssaade Ağası yani günümüz Türkçesiyle Kızlar Ağası’na bağlı olan ve Hanedan haremi için kullanılan tekstil ürünlerini, malzemelerini,  kumaşları satın alıp bu kıymetli ürünleri korumak ile görevli kişiymiş Bezirganbaşılar!

O yumuk yumuk elleri yukarı doğru kelepçe yapan sıra sıra dizilmiş biz çocuklar yani “Bezirgân”lar ise aslında eski zamanlarda uzak diyarlardan gelen tüccarlarmışız hem de hiç haberimiz olmadan seslenirmişiz “Bezirganbaşı”na! 

Aç kapıyı bezirgan başı, bezirgan başı,

Kapı hakkı ne verirsin, ne verirsin?

Arkamdaki yadigar olsun, yadigar olsun.

Bir fare, iki fare üçüncüde

Yakalandı fareee,

Gece olduğunda soygunlara karşı kapanan; ancak gün ağardığında açılan; kalın, büyük ve yüksek kapılar. Yoldan gelen tüccarların; konaklamak, dinlenme, hayvanlarını dinlendirme ve mallarını satmak için duraklamaları gereken hanlarmış Bezirganların beklediği o kapılar…

Bu hanlar daha çok Selçuklulardan günümüze uzanan geniş zaman diliminde,  ıssız güzergâhlar üzerinde inşa edilmiş olup aynı zamanda klasik Selçuklu mimarisini Anadolu’nun her yerinde de görmek mümkündür. Genel olarak Selçuklu mimarisine baktığımız zaman ilk başlarda tek avlulu veya avluya bitişik bir ahırdan oluşan han mimarileri İstanbul’un fetihten sonra; ikinci avlu, ahır, bodrum ve mescitler ile zenginleştirilmiştir. Bu mimari ve perspektif yapılara 17. Yüzyılın sonlarına doğru gelindiğinde ihtiyaçların artması ve konaklamanın da fazlalaşmasıyla birlikte, misafir hanları eklenir ve 19. Yüzyıla gelindiği zaman hanların yerini pasajlar almaya başlar. İstanbul’da Sur içi dediğimiz yani Eminönü’nde bulunan Tahtakale, Mahmutpaşa, Mercan semtleri arasındaki ince uzun iğne atsanız düşmeyecek olan dar ve başınızı kaldırdığınız her yerde tarih kokan yapıların bulunduğu; halen atölye tipi üretim ve toptan ticaretin yapıldığı “Hanlar Bölgesi” tarih sevenler için saklı kalmış bir cennet tadında aslında…
12200585_10153711863981252_486955190_nSoğuk bir Pazar ikindisinde, bu bölgede ülke de seçim telaşının da olmasından mütevellit, evlerine kapanan insanların sokaklarda kalan hayali siluetlerinin yansımasını fırsat bilerek o bomboş olan sokakların tadına vararak ve maalesef ki fotoğraf makinamı da yanıma almayı unutarak, aslında Büyük Valide Han’a göre daha az popüler olmasına rağmen benim her zaman çok daha fazla ilgimi çekmiş olan ilk yapıldığı yıllarda birçok sarraf dükkânına ev sahipliği yapan ve 1. Dünya Savaşından sonraki işgal yıllarında da belli bir müddet işgal kuvvetlerinin karargâhı olarak da kullanılan Büyük Han’ı teğet geçtikten sonra yaşayan tarihin arasındaki sokaklardan Büyük Valide Han’a doğru ilerledim.
Valide Han’ın Büyük Han gibi revaklı olmaması tabi aynı zamanda kapalı, bakımsız ve izbe olması hanı gezerken mistik bir hava verebilir. Hanın koridorlarından geçtikten sonra sizi kapalı küçük bir kapı bekliyor olacak o kapıdan yukarı çıktığınızda Yeni Valide Han’ın çatısından göreceğiniz Haliç ve Boğaziçi manzarası, renkli duvar yazıları, martılar ve İstanbul kısa bir süre önce içinden geçtiğiniz küflü ve mistik ortamı hemen unutturacaktır. Bana kalsa ben o karanlık ortam da saatlerce kalıp hanın duvarlarındaki bütün işlemeleri en ince ayrıntısına kadar incelebilir, atölyelerden geçerken seyir yazıları yazabilir veya avludan merdivenle çıkılan bu kuleden hiç sıkılmadan günbatımını izleyebilirdim.
12200559_10153711864051252_1278401324_nÇok şanlıydım çünkü hem hana gitmeyi seçtiğim günü itibariyle, hem de Pazar günleri hanın çatısına çıkma şansının çok az olmasına rağmen çıkabildiğim ve neredeyse in cin top oynadığı, kapı çıtırtılarının bile sesinin net duyulduğu bu güzel hanı bomboş bir İstanbul pazarında rahat bir şekilde keşfetmek benim için kesinlikle bir şanstı! Her çıkan kişiler gibi bende hanı gezdim gezmesine fakat birde hikayesi var Valide Han’ın…

Hikaye de, şu sıralarda da dizilere konu olan ve devrin önemli ve güçlü aynı zamanda siyasi karakteri olan Kösem Sultan, torunu 4. Mehmet tahtta iken, gelini Turhan sultan (4. Murat’ın eşi, 4. Mehmet’in annesi, yeni Valide Sultan) tarafından boğdurtulur ve bu handa, Bizans yapısı Eirene Kulesinde ya da bir odasında sakladığı büyük serveti de yağmalanır.

12182346_10153711863071252_627170144_nKösem Mahpeyker Valide Sultan (1. Ahmet’in eşi, 4. Murat ve Sultan İbrahim’in anneleri) tarafından Üsküdar’daki Çinili Camii’nin vakfiyesi olarak inşa ettirilmiş olan Büyük Valide Han’ın avlusunun iki tarafı; ahır, mesken, atölye ve iş yeri gibi çeşitli ihtiyaçlar dahilinde kullanılmıştır. Toplam da 153, üçüncü avlusunda 57 odası ile üç avlusu olan ilk handır. Avlusunda Bizans döneminden kalan Eirene kulesi ve hanın kalıntıları üzerine inşa edildiği Cerrah Mehmet Paşa Sarayı’nın günümüze gelmiş bir kulesi olan(Cihannüma kulesi) yer alır. Bu küçük avluda Sultan’ın yaptırdığı bir de cami ve 18.-19. YY. da Şiilerin yılda bir kez toplanıp yas tuttuğu ve handa konaklayan İranlı tüccarların kullandığı bir mescit bulunur.

12200469_10153711862761252_659354057_nKösem Sultan’ın ölümünden sonra hanın çok büyük kısmı Osmanlı hazinesine kalır ve Cumhuriyet döneminde bir kısım odalar Vakıflar Başmüdürlüğü’ne devredilir.

Hanlar bölgesinin çoğunda olduğu gibi Büyük Valide Han’ının zemin katında da tekstil ürünleri satan dükkanlar ve çoğunluğu terkedilmiş, üst üste yığılmış, boş olan üst katındaki odalar da ise metal, özellikle gümüş ve tekstil atölyeleri bulunuyor.

1951 itibari ile koruma kurullarının gözetimine alınan Yeni Valide Han 1982’de tarihi miras olarak kabul edilir. İstanbul’un tarihinin belki de kalbinde yer alan mimarinin en güzel eserlerinden “Hanlar Bölgesi”nin hayalet bir şehre dönüşmesi ve terk edilmişliği çok üzücü. Gelen turistlerin tarihin orta yerinde rahatlıkla, arsızca ve saygısızca umumi ihtiyaçları için kullanmaları da hayret verici ayrı bir olay… 21. Yy. da olmak bir yana İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olduğu dönemde, radikal bir restorasyon çalışması yapılmamış olması da büyük bir acı kayıp aslında ve bu hepimizin ortak ayıbı!

 

                                                                     Unutmayalım ki bir millet tarihiyle vardır 😉

Babalar ve Kızları!

020216.jpg-r_640_600-b_1_D6D6D6-f_jpg-q_x-xxyxxAslında havalar tam anlamıyla soğumadan alışveriş merkezlerine ve kapalı sinemalara gitme gibi bir huyum olmasa da, geçen hafta vizyona giren filmler listesine göz atarken gözüme ilk çarpan film “Babalar ve Kızları” oldu ve o filme gittim.  Okuduğum ilk eleştiri filmi öylesine yerden yere vuruyor, öylesine özensiz ve gereksiz gösteriyordu ki! Yapılan olumsuz eleştiriler, filmin aldığı düşük yıldız sayısı ve çok fazla sinemada gösterime girmemiş olması benim gitmeme engel değildi. Bu film aradaki bağı özel her baba kız ilişkisinde olduğu gibi benim içinde çok özel bir kıyıda yerini alıyordu.

                                                                      ***

Filmin İçeriğini okudukça “Babalar ve Kızları” vizyondan kalkmadan önce, o filme gitmem gerektiği konusunda artık emindim. Dram filmlerini pek fazla sevdiğim söylenemez fakat; bazen acıyı yaşamak istersin çünkü yaşadığın acının içinde bulduğun şeydir mutluluk.  

Russel Crow’un başrolde oynadığı film, Pulitzer Ödüllü bir yazar olan Jace Davis ile kızı Katie’nin arasındaki eşsiz baba kız hikayesini ele alıyor. Ünlü yazar Jace bir trafik kazası sonrası eşini kaybediyor ve kazanın hasarlarını atlatamadığı için sürekli kriz ve atak geçiriyor. Daha önce aldığı ödüle rağmen son eseri “Acı Laleler” kitabı tutulmaz. ve Jace’in hayattaki en önemli sorunu ise kızının eğitimiyle ilgilenmektir.  Ünlü yazar, Jace Davis kitabı tutulmayınca ve hastalığı ilerleyince hayattaki en değerli varlığı olan kızı için bir kitap yazmaya karar verir fakat Jace daha kitabı basılmadan, bir atak sonrası kafasını sert bir cisme çarparak ölür. Babasının ölümü Katie’nin üzerinde derin izler bırakarak, büyüdüğünde psikolojik sorunlar yaşamasına ve kimseye güvenmek istememesine neden olur.

                                                                                               ***

Filmin ismi, konusu, afişteki baba kız figürü ve en önemlisi hikayesi, kendimde çok şey bulma sebebim olmuştu ve fragmanı izlerken yüzümde oluşan hüzünlü bir tebessümle birlikte ertesi gün sinemanın yolunu tutmuştum bile…

indir

                                                 ***

Daha filmin ikinci dakikasında gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı. Kendimden binlerce parça buldum “Babalar ve Kızları” filminde. Ben kendimi bulduğum her parçada paramparça olacağımı bile bile gittim bu güzel hikayeye. İçinde sürüklendiğim her sahne gözümde yaş, dudaklarımda tatlı bir tebessüm oluşturdu. Bir babayla kızı arasındaki bağ ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Film  geçmişle gelecek arasında sürekli bir gel git oluşturarak seyirciler üzerinde kafa karışıklığı yaratsa da benim için “Babalar ve Kızları” gayet güzel işlenmiş bir eserdi.  Üstelik bu hikayenin beni ilgilendiren kısmı sadece bu kadarıyla da kalmıyordu.

                                                                                                    ***

Jace dünyadaki en değerli varlığı, kızı için bir kitap yazıyor ve bu kitap diğer eseri gibi ödül kazanıyor.  Bu hikaye benim için müthiş bir şeydi; hem konusu hem yayınlanma zamanı bana ne kadar da doğru bir şey yaptığımı tekrar tekrar hatırlatıyordu.  Daktilonun, tuşlarının, kağıtların, kalemlerin ve defterlerin geçtiği her sahne, İzlediğim o her bir sahnede yaptığım şeyin haklı gururunu ve doğruluğunu yaşamak bana “iyi ki!”lerimi tekrar tekrar hatırlatıyordu. İlk satırlarda da yazdığım gibi bu filmin her parçası benim için ayrı bir değere sahipti çünkü ben de babam için bir kitap yazmıştım.

                                                                                                        ***

Bir insanın hayattaki en sevdiği varlık için kalıcı bir şeyler yapmasından daha kutsal bir şey olamaz hele ki, bir babanın ve kızının arasındaki o derin sevgiyi ancak yürekten hissedenler anlayabilir…

fathersanddaughters1

“Yazarlıkta asıl mesele hakikat satırını yakalamaktır”

Jace Davis

                                                              ***

Benim için özel olan “Babalar ve Kızları” gittiğime fazlasıyla değdi ve vizyondan kalkmadan önce kendinden birer parça bulacak bütün baba ve küçük kızlarını bekliyor.

                     Ve kitabın son cümlelerinde Jace’in söylediği gibi…

Seni son sayıdan bir fazla seviyorum Katie / baba

 

Hayat kendisine hangi açıdan baktığına bağlıdır belki de;)


gggggHer korkuluk gördüğümde çocukluğumdan izler taşıyan, aklımın köşesinde yer edinen bir film gelir aklıma.

Oz büyücüsü.

Ya da durun durun şöyle söyleyeyim. Bir aslan, teneke bir adam ve bir korkuluğun hikayesi…

Hatırladınız mı?
Biraz yoklayın kendinizi eminim hatırlayacaksınız 😉
(The Wizard of Oz) 1939 yapımı fantastik bir Amerikan müzikal film.
Evet bu film belki çocukluğumun filmi; ama bana göre bu hikaye bir çocuk kitabından daha fazlasını içeren alegorik yani simgesel bir eser…
Şirinler çizgi filmi de öyle değil miydi? Köyde yaşayan her şirin aslında devletin sistemik yapısını anlatan birer bireydi…

Neyse onunla ilgili daha sonra detay geçerim şimdiki konumuz Oz büyücüsündeki korkuluk 🙂
Hatırlarmısınız bilmem!
Beyinsiz bir korkuluk, cesaretsiz bir aslan, kalpsiz bir teneke adam ve küçük bir kız çocuğunun macerasını anlatan bir film Oz Büyücüsü!
Filmin sonunda Oz büyücüsü küçük kızın evine dönmesini sağlarken, teneke adama kalp, korkuluğa akıl, aslana cesaret verir.
Oz büyücüsü herkesi mutlu ettikten sonra sıra korkuluğa geldiğinde kendisine çok istediği aklı verirken O’na şun sözleri söyler:
“Herkes beyne sahip olabilir. Bu basit bir özellik. Yeryüzünde sürünen, ya da yapışkan sularda yüzen en yüreksiz yaratıkların bile beyni var. Benim geldiğim yerde üniversiteler var. Büyük eğitim yerleri. Oraya büyük düşünür olmak için gidilir.
Çok derin konuları, sizinkinden farksız beyinlerle düşünürler. Ama onların sende olmayan bir şeyi var. Bir diploma.
Bu nedenle, Üniversitatus Komiteatum E Pluribus Unum tarafından bana verilen yetkiye dayanarak sana fahri Dü. D derecesini veriyorum.
-Dü. D mi?
Düşünceloji Doktorası.”

O-B-2
Peki bu fotoğraftan ve yazıdan çıkartılacak sonuç nedir?
Öncelikle benim bu renkli fotoğrafım sayesinde Oz büyücüsü filmini yad etmiş olduk, fotoğrafımın bu hikayeyi anlatmamda büyük katkısı oldu onu kabul edelim:)
Korkuluklara gelince, aslında onlar hayatın bir parçası gibidirler. Biraz hüzünlü, sakin, üzgün, insana hep hüznü hatırlatan birer nesnedirler. Ama; Oz Büyücüsünün de söylediği gibi “Herkes beyne sahip olabilir. Bu basit bir özellik…” O yüzden belki de olayı bu kadar da dramatikleştirmemek gerekiyor…
Düşünsenize bir kargaya verilen korku insana verilen korku kadar etki sağlamıyor bile, karga en ufak bir reflekste kaçıyor ve kurtuluyor.
Peki ya insan!
İnsanlarsa korkuya ne kadar çok alışırsa o korkunun varlığını işte o zaman unutmaya başlıyorlar…
Ve sonuç!
Aslında zaman geçtikçe korkulukların kendilerine bile faydası olmayan sadece korkuluk olarak yani adlarıyla, sıradan ve basit anıldıkları manidar bir gerçek…
Hadi o zaman şimdilik ikimiz arasındaki 7 farkı bulun bakalım :))))

Kim bilir belki de bu tatilde…

11800442_10153529506391252_5494734246518897869_nHayatım boyunca yaptığım hiçbir tatil planı için kafam bu  seneki kadar karışmadı. Sanırım bu yazdan ne istediğimi bilmiyorum. Aslında benim için tatile gitmek için illa ki Temmuz Ağustos aylarının olması da gerekmiyor.

Mesela bir önceki sene Eylül ayının başında çıktığım tatil bence çok güzeldi. Gittiğim tatil beldesindeki sessizlik, havanın karartısı, denize girerken birden bire bastıran yağmurun denizde oluşturduğu sayısız boncuk tanesi ve doğanın sesi, yazlıkçıların ufaktan ufaktan şehre dönme telaşı ve geceleri daha da sessizleşen belde…

Bence tatili  sakin ve farklı zaman dilimlerinde yapmak, herkesin gittiği en yoğun dönemlerden daha da güzel oluyor!
Bu sene için aklımda yurt içi ve yurt dışından oluşan sayısız yere gitme planı var ve bunları yapmak için de hangi mevsimde olduğumun hiç bir önemi yok! Bu arada bunları yazıyorum fakat bu sene tatile çıkacağım ay Ağustos’un başı!

Ayyy “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!” dediğinizi duyar gibiyim…

Neyse!
Tatile giderken yanıma almam gereken şeyler hakkında da hiç bir fikre sahip değilim. Öyle çok fazla düşünmeye gerek yok; çünkü bu sene sadece sabahın köründen başlayıp akşama kadar denize girmek ve bisiklete binmek istiyorum. Bilmediğim ve her girdiğimde kaybolup kaybolup çok güzel sokakları keşfettikten sonra yolumu bulduğum, mahallelerinde köpeklerinin arkamdan koşturduğu ve çığlık çığlığa bisikletin tekerlerini çevirdiğim o kasabaların rengarenk sokaklarında yine güle eğlene gezmek istiyorum.

Haaa bir de şey vardı!
Ben normal zamanlarda kitap okumayı çok seven biriyim;  ama tatile gidince plajda güneşlenirken hiç de öyle kitap okuma alışkanlığım yoktur benim. Hani şu tatiller de kum güneş deniz ve kitap fotoğrafını paylaşanlar vardır ya, hakikaten çok merak ediyorum sırf klişe ve sosyal medya trendi olduğu için mi yoksa yanlarında götürdükleri o kitapları okudukları için mi yanlarına alıp da paylaşıyor insanlar! 

Durum böyle olunca bu sene kendi kendime bir karar aldım!  Son 3 senedir her tatile gidişimde kendimle süründürdüğüm ve yarım bıraktığım, elimde heba olan Christy Brown’un Sol Ayağım kitabını bitireceğim and içtim bu defa vazgeçmek yok!

Artık gidiş ya da dönüş yolunda mı olur bu, yoksa o mavi plajlarda mı bilmiyorum; ama o kitap bu sefer bitecek! Gerçi düşününce tatil, canınızın istediğinizi yapacağınız bir özgürlük alanı değil midir? O zaman ben de tatilde en doğal hakkım olan tembellik hakkımdan yararlanarak sadece canımın istediklerini yapmak istiyorum diye düşünüyorum ama bu o kitabın bitmesine engel değil, zaten sonuna gelmek üzereyim, bitince size de anlatırım artık!
Haydi o zaman birazcık kafa dinleyelim 😉

Herkese huzurlu mutlu bol deniz dalgalı tatiller 🙂

31.08.2015

11863501_10153527987306252_5443299007526430853_n

Veee tatil bitti:)

Ağustos’un son haftaları deniz analarının yumurtlama dönemidir, bilen bilir bilmeyense bu yazıyı okuyarak öğrenmiş olur. Benim bu yazın Balıkesir’in güzel kıyılarından birinde yaptığım tatilim de birazcık deniz analarının bana yaşattığı ufak ama yıkılmadığım hüsrana sebep oldu.  Denizin dibine dalarken yanağıma öpücük konduran ve iki gün boyunca ateşlenmeme sebep olan o şeffaf deniz anasını saymazsak her şey gayet güzeldi. Hatta o denizanası bile güzeldi…

11885134_10153554242311252_3336995398675749178_n

Sol yanım kitabını yine bitiremedim, hatta onu bitiremediğim yetmedi üstüne bir de Alexander Dumas’ın Kamelyalı Kadın kitabını en heyecanlı yerinde yarım bıraktım… Sanırım tatillerde okunan kitaplar konusunda fazlasıyla istikrarsız bir insanım 🙂

Bana denizleri, balıkları, gök yüzünü verseler yeter…

 

Pi Π

audrey_1693149c Tembel ve yaramaz bir çocuk olmanın kalıntılarını miladi takvime göre azda olsa günümüze taşımış bir velet olarak, sürekli özendiğim ama asla o insan olmayı başaramadığım insan modellerinden bahsetmek istiyorum.

Hani şu çarpım tablosunu bildiği için sanki dünyanın en zeki insanıymış gibi ilan edilen tipler vardır ya; birde okuduğu bütün kitapları, gezdiği bütün şehirleri, mekanları aklında tutanlar.

Peki ya bunu yapamayanlar, o lanet birkaç sayı bozuntusunun bir birine çarpımının sonucunu bilmeyince öğretmeninden dayak yiyenler!

Ya da okuduğu en hit kitapların günümüz dizilerine kadar işlenmesine rağmen o kitapların tek bir satırını aklında tutamayan, isimlerini hatırlayamayanlar. Birçok defa gittiği gezdiği yerlerin isimleri sorulduğunda gözüne far yemiş tavşan gibi kalakalanlar ve böylelikle cehalet sınıfında yerini alanlar!

İşte bende o azınlık olarak görünen, ama aslında çoğunluk olan halk kitlesinde yerimi alıyordum. Anında silinen balık hafızam yüzünden bütün keşif bilgilerimi unutuyorum.

Çocukken matematik dersinden anlamamakla birlikte, ortalamamı yükseltmek için aldığım dönem ödevi dersinin matematik ve ödev konumun ise Pİ sayısı olması kadar manidardı bu hayat!

Ben bu yaşıma gelmiştim ve bildiğim tek çarpım “6 kere 6?” denince cevabın 36 olmasıydı! O da çarpım tablosunu 6’lara kadar bildiğimden falan değil hani; melodik bir çocuk oyununda geçen rakamlar serisi olmasındandı.

“Hadi çocuklarrrr 6 kere 6 36, hakem dedi penaltı, dedenin bıyığı yolda kaldı!”

Bana çarpım tablosundan gelen her soru “6 kere 6?” olmalıydı ama hayat tokadını hep yüksekten vurdu!  Geldi “8 kere 7?”ler gitti “9 kere 5?”ler!

Belki de bu aralar yapılan seçim vaatleri arasında matematik dersinin tedavülden kaldırılması da getirilebilir diye düşünüyorum da; ama neyse saçmaydı bu fikir kabul! Hem zaten artık benim matematikle pek de bir alakam yok, her ne kadar işletme okumuş olsam da, en az bu yaşadığımız hayat ve şekliyle, tipini bir türlü sevemediğim Pİ sayısı kadar gereksiz kalacaksın hayatımda caanımm matematik!

Kendimi; ülkemin güzel dağlarını, ovalarını bir sokak süpürgesi edasıyla süpürdüğüm ve tek kayıt yaptığım için, flaş belleğimi kaybettiğimde hüzünlendiğim zamanlarda buldum. Bu da yetmedi hayatında hiçbir yer görmemiş bir insan evladı gibi, adını asla hatırlayamadığım sokak, mekan, kitap ve ironileri düşünürken buldum!

Yön duygum da en az çarpım tablosuna olan ilgim kadar azdı benim. Hayatın yönünü kaybetmiş insanlar vardı hayatımda ve ben kendi yönümü bulmaya çalıştıkça amaçsız bir denkleme dönüşüyordu hayat yeniden hayatımda!

Küçük bir not: Çemberin çevresinin çapına oranına Pİ sayısı denir😉

Saygılar 😉

Hilal BAYAR

 

Pazar :)

Pazar günlerini oldum olası sevmem; Pazar demek çocukluğumun zoraki banyo günleri, ertesi gün okulun çalan zili, büyüdükçe de alarmın sesi ve trafiğin yorucu akışı demekti ama gelecek Pazar güzel bir Pazar
Ilık bir hava, hafif rüzgar ve harflerin dansı var!
Kendime start verdim, bu hikayenin devamı gelecek!

11203173_10153319021986252_5226746620349176964_n