Hello! how are you my darling today ;)

“Kadıköy’ün arka sokaklarındaki şirin bir kafenin yeşil duvarlarına sinen şen kahkahaların yerini kendine has bir kitapta toplayan ve o kitabı beni ben yapan değerlerle büyüten kocaman kitaplığıma yerleştirdiğim harika bir hayat var elimde.”

Ne kadar da uzun bir cümle değil mi? Uzun ama soluksuz, meraklı, dağınık, yaşamın arka sokaklarındaki gölgeler gibi… Birazdan başlayacak olan yağmurun habercisi gibi, kimi insanlar gibi, hayat gibi, kahvenin kokusu gibi. Sakin, sessiz ve daha az…

Ben gibi biraz yarım, biraz eksik, biraz fazla, biraz coşkulu, biraz heyecanlı… Bu metinde birçok cümle eksik ve savruk. Tıpkı yarım bıraktıklarım gibi.

En son ne zaman başladığım şeyleri sonuna kadar yaptım diye şöyle bir düşünüyorum. Gerçi düşünürken bile daralıyorum. Bu aralar kahvem de yarım, yazılarımda, işlerimde. Belki de aşklarımda… Ben hayatın yarım kalmış bütün hikayelerini, hikayelerimi, hikayelerimizi, hikayelerinizi seviyorum aslında.

Denizi özlüyorum mesela. Yağmur yağsın diyorum, şöyle en bereketlisinden. Sonra bir anda durulsun bütün hırçın dalgalar. Hayata geç kalayım istiyorum. Koşa koşa köşedeki kafeye sineyim. Üstüm başım ıslansın. Şemsiye bulma telaşım olmasın, saçlarım yağmura doysun. Camın buğusunu silerken saçlarımın uçlarından dökülen damlalar yer zemini ıslatsın.  Sonra yarım bıraktığım projeleri hatırlayayım. Hayatımdaki insanların telaşlarını, endişelerini. Merkezinin ben olduğum ama beni hiç  ilgilendirmeyen o telaşları. Ardından patlatayım Özdemir Asaf’ın en sevdiğim satırlarını…

Şarkı söylüyormuşum

Sokaklarda,

Görmüşler.

Yere yere bakıyormuşum

Yürürken,

Duymuşlar.

Sonrasını kendileri uydurmuşlar.

Yağmur demişken, bu aralar  ‘Mindy Gledhill – Hourglass ‘ takıldı ağzıma. 

Hello! how are you my darling today 😉

Pa pa pa pa  😉

Sanırım bugün bu şarkıyı 25. dinleyişim. İşin komik yanı bu şarkıyı dinlerken aklımdan geçen olay örgüsü konusunda da bir hayli istikrarsız davranıyorum.

‘ Hello dear:) İstikrar yakındır :)’

Haydi yağmur yağ artık. Yağmaya başla da bisiklete bineyim, telefonumu kapatayım, biraz daha boşvereyim dünyayı. Şarkılar söyleyeyim sokaklarda, yere yere bakayım pedal çevirirken, sonrasını hayatın akışına bırakayım. Bırakayım da uydursunlar. Dönsün dünya. Güleyim,  eğleneyim, kahkahalar atayım. Güzel kahkaha atan kadınları severim ben. Hayatı güzel yaşar o kadınlar. Çünkü hayat güzel yaşamaya değer.

Güzel yaşayın… Sevgiler  xx 😉

 

                                                       

 

Ve Çocuklar Diyorum Yeni Bir Yıla Merhaba Derken…

13413596_10154246524406252_9078611359972833797_n“İşte yepyeni bir yıl daha kapımızı çaldı.” Sanırım bu yedi kelimelik söz dizisi gelmesi gereken asıl zaman kavramını unutmuş olmalı. Sanki bizler büyüdükçe yıllar daha hızlı akıyor, tutamıyoruz zamanı. Geçirdiğimiz yılın farkına varmadan sonraki yıla merhaba demiş oluyoruz bile. Daha geçen yıla dair yazdığım makalem dünde kalmış gibi, bayat ama küf tutmamış, hala yakın zamanın tazeliği ve tatlılığı var üzerinde…

Neyse, yılların çarçabuk geçişinin matemini tutmanın anlamı yok, dışarı da yılın ilk karı yağıyor; ne kar, ne de yağmur tadında. Yağıyor işte. Islak bir kış gününün ve Aralık ayının vedasını sunuyor araba egzozlarından çıkan boğuk seslerle birlikte. Aslında Aralık ayı yılın sona ayı olsa da eski yıl için bir veda değil bence, Ocak ve Şubat’ın kardeşi o.

Aralık bitiyor, kar yağıyor…

“Ve sokakta yaşayan evsiz, yalın ayaklı göç çocuklarının, evsizliklerini unutturan birkaç dakikalık kar sevinciyle birlikte devam ediyor hayat…”

Yeni yıla nasıl girersen bütün bir yılı öyle geçirirsin derler ya hani; açıkçası ben geçen yıl, yeni yıla nasıl girdiğimi hiç hatırlamıyorum, hatırladığım kadarıyla huzurlu ve sakin bir gündü. 2015’in, yılın son günlerine baktığımda ise maalesef ki ülkemizde çok da fazla iç açıcı bir tablo olmadığını görüyorum. Yüreğimin bir tarafında ufak tefek mutluluk parçaları olsa da; diğer tarafında biraz daha büyük bir parçadan oluşan burukluk var ve aklımda herkesin aklında ki soru!

“Biz ne ara bu hale geldik?”

Aslında bu yazıyı yazmaya başlarken size İstanbul’un tarihi yapılarından bahsetmeyi düşünüyordum; fakat parmaklarım hareket etmeye başladıktan sonra kendimi bu paragrafların arasında buldum.

Ben 2016’ya; yılın son gününden, duvarları süzgece çeviren kurşun deliklerinden, korkulu çocuk gözlerden, ırkçı gözlerden, ranttan, kavgadan, bütün bir yıldan, yılın en acı karelerinden sıyrılarak, içimde bir yerlerde saklanmış olan, aklımdaki çocuk silüetlerin gölgelerini ve o acı savaşların darbesinde, gözlerinde bir nebze de olsa hala var olan o umut dolu bakışları da alarak ve ceplerimde saklayarak, yağan beyaz kar tanelerinin altında, üzerime çektiğim yeşil parkama da sarılarak; sokağın, hayatın ve insanların arasında kaybolarak giriyorum.

İstanbul’da alt tabaka da yaşamak demek, arka sokaklarda kalan terk edilmiş bir görünmez çığlık olsa bile, o sıska bedenler, ürkek bakışlar ve çıplak ayaklar yılın her yağan karıyla birlikte mutlulukta kaybolurlar aslında. Arka sokaklarda kaybolmuş ve hiçbirimizin görmek istemediği binlerce hayat… Atıyorum kendimi sokağa. Yılın ilk karından nasiplenmek istiyorum. Atlıyorum vapura, buğulu camların ardında kalan İstanbul ve hafifçe serpiştiren kar tanelerinin yansımasıyla birlikte, yüzüme yerleşen tebessümü de kendime rehber yaptıktan sonra sıcacık çayımı yudumluyorum ve vapurdan indikten sonra Karaköy’ün arka sokaklarında kayboluyorum. O sokaklarda popüler hayatların arasına karışma niyetinde değilim yine. Yine sakin ve kendi başıma yürümek istiyorum; savaşların, kavgaların, stratejilerin hep var olacağı bu dünyada, 31 Aralık ayının son Perşembe’sinde.

2015 devir teslim törenini 2016’ya bırakıyor usul usul. Tek dileğim  olmasa da en büyük dileğim, yukarıdan dökülen her beyaz tanenin yeryüzündeki çocukların yüzlerinde yepyeni bir umut oluşturması oluyor.

Yürüyorum Karaköy sokaklarında, kar yavaştan tutmaya başlıyor ıslak caddeleri. Galata kulesi sislerin arasına saklanmış yine. Çocuklar diyorum; aklıma kazınan o buğulu, tertemiz gözleri hatırlayarak. Biraz parçalı bulutlu ama hala umutlu ve huzurlu bir yıl diliyorum kendime ve herkese…

12463688_796011520527232_2021550731_n

 

My CİTY!

11209568_10153758711606252_6687650595905598189_nHayat, sokak aralarında saklambaç oynayan çocuklar gibi heyecanlarla dolu anılar çıkartıyor insanın karşısına! Ben çocukken mahalle aralarında gezen, çeyizlik satan, daha çok Yörük ve romanların şehir şehir gezerken kullandığı ve göçebe oldukları için yakın döneme kadar çingene damgası vurulan minibüsler vardı12295365_10153756580931252_892938424834678447_n Şimdilerde ise sokak aralarında hurdaya bırakılmış o beyaz, kırmızı, mavi renkli minibüsler kadraja yansıyan güzel kareler olarak kalmakla meşguller

Kısa bir tarih :)

12278923_10153761284601252_2241851671506423684_nReklamın iyisi kötüsü olmaz tabi ki… Ortaköy sokaklarında bulunan ve bir tekstil firmasının reklam sloganı olarak kullandığı,”Bulunmaz Hint Kumaşı ” günümüzde ne üretilir ne de bulunur. Bir zamanlar Hindistan’ın ana gelir kaynağı olan ve uzun yıllar önce üretimi durdurulan söz dizisinin çok anlamlı bir geçmişi vardır. 1700’lü yıllarda Hindistan’ı sömürgeleştiren İngilizler,bölgede var olan yerli el dokumacılığına son vermedikleri sürece İngiliz fabrika kumaşlarına pazar bulamayacaklarını anlayınca,Hindistan’daki yerli kumaş üretimini yok etmek için Hintli dokumacıların başparmaklarını kesmiş onları kumaş dokuyamaz hale getirmişlerdir. Böylece Hindistan kumaşını yok edip İngiliz kumaşının egemenliğini sağlamaya yönelmiş Hindistan’ı da kendi müşterisi durumuna düşürmüştür… Bu arada; şu küçücük hayatta kendisini bulunmaz Hint kumaşı zannedenler vardı değil mi? Demek ki neymiş efenim, bulunmaz Hint kumaşı her yerde bulunurmuş.

Bir Seyyahın Günlüğü ;)

Bir bayramı daha dostlarla, ailemle, güzelliklerle sevgiyle geride bıraktım🍬🍭

Meselâ uzak diyarlardan, çok uzun zamandır almadığım bayram kartpostallarını yeniden aldım ve aynı zamanda çocukluğumda saklı kalmış bayram harçlıklarımı da. Şehirler arası yolculuklarda yine o tahta eski direkleri saydım. Yollar boyunca mevsimi geçmiş ve sarı yaprakları dökülmüş ay çiçek tarlalarından geçtim🌻

Yol kenarlarında bana göz kırpan elma bahçelerinden kırmızı ve sarı elmalar çaldım;ama göz hakkıydı o değil mi kısacası bayram her haliyle güzeldi…

Akdeniz kıyıları Ekim ayında bir başka güzeldi ve sonrasında İç Anadolu’ya doğru uzanan gün batımları!

Bayramın ilk gününe Akdeniz kıyılarında karşılayıp, son gününü ise mizahla kapatmak ayrı bir güzeldi. Antalya’da yazdan kalma harika plajlarda gezip, Eskişehir’deki Masal Şatosunun mavi kubbelerini ve Porsuk çayının gölgesindeki heykelleri ziyaret ettikten sonra en güzel durak bana göre ünlü filozof Nasrettin hocanın diyarıydı tabi ki…

Hoca’nın dünyanın ortasıyla ilgili fıkrasını bilenler bilir🎩

Mizahi yönü kadar düşündürücü ve ders verici yanları da çok fazladır o fıkraların. Ama dünyanın merkezi fıkrası ülkemize tescil getirecek kadar ünlüdür…

12087372_10153652411626252_1654300114_n
Türk Patent Enstitüsüne 22 Aralık 2006 tarihinde yapılan başvurunun kabul edilmesiyle birlikte ”Dünyanın Ortası Akşehir” tescil belgesi artık ülkemize aittir🌍

Hatta öyle ki Nasrettin Hoca Türbesi’nin önünde bulunan ”Dünyanın Ortası” yazısının üzerine ayak basan kişilere, ”dünyanın ortasına ayak bastı sertifikası” bile verilmeye başlanmıştır.

Şimdi gelelim Dünyanın ortasında bulunan meşhur Akşehir fıkramızı anlatmaya

”Çevreden bir grup insan, Nasrettin Hoca’yı çevirip ‘Hocam size bir sorumuz var’ demişler: ”Hocam, dünyanın ortası neresi?”… Hoca, beş on adım ilerlemiş, bastonunu yere saplamış. ”Dünyanın ortası burasıdır” demiş. Şaşkın şaşkın bakan kişiler, ”Nasıl olur Hocam” demişler. Hoca da ”İnanmazsanız ölçün…” diye yanıt vermiş. Böylece hem fıkramız hem ilçemiz tescille dünyanın merkezi olmuş…

Bakın heleee!

Şuan da dünyanın tam ortasına doğru yürüyorum, inanmayanlar ölçebilir :)))

 

Leylavari bir yazı işte;)

BruceDavidson02_2 Aslında bu yazı için belki de biraz erken ama olsun ben önceden yazmış olayım; malum Ramazan ayı unutkanlık ayı…

Her Ramazan ayında orucunda etkisiyle; hayata karşı istem dışı bir çevrim dışı olma, kimseyle konuşmak istememe, böyle gayet sakin ve mülahim bir kız olma hallerim bana kendimi bu 365 günlük sürecin 11. ayında 11 ayın sultanı gibi hissettiriyor hep.

Keşke geriye kalan aylarda da böyle az konuşabilsem, daha sessiz bir kız olabilsem de bu maneviyatı hep yaşasam; ama olmuyor işte.

Allah yaratmış bir kere hiç can çıkmadan huy çıkar mı?

Tabi ki çıkmazzz!

Böylesine mübarek ayda bu kızcağız da hayattan öylesineee bir boş vermişlik halleri var işte.

Haa bir de zaman geçsin diye yaptığım şehir içi yolculuklarda ancak yolun sonuna geldiğimde ve ya sevdiğim müzik bittiği zaman çözebildiğim kulaklık da apayrı bir olay zaten.

Neden, niçin nasıl karışır bilinmez ama çözmeye çalışan herkesi çileden çıkarttığı kesin! Hayatın en acı gerçeklerinden birisi de bu işte; ben o geberesice kabloyu çözene kadar gitmem gereken yere zaten varmış oluyorum! Hele bir de mp3’e indirdiğim son çıkan hit parçaları deli gibi dinleme isteğiyle yanıp tutuşurken olacak iş mi bu, tabi ki değil ama NEYE YARAR!

O Arapsaçına dönen gereksiz kablonun sürekli dolaşacak olma gerçeğini bir yana bırakıp devam ediyorum.

Daldan dala atlıyorum farkındayım fekat; düşünün hayatımda aldığım en orijinal, saçma, alakasız ve komik doğum günü hediyesi olan ve nedense bende aşırı derece de merak uyandıran ve yıllarca;” keşke benimde olsa, acaba nasıl bir şeydir o kafasında ot biten adam” diye diye kendimi çocukken paraladığım ve sonunda elime geçen “çim adamı” büyük bir isteksizlik ve umursamazlıkla bir kere suladıktan sonra üzerindeki “günde 3 kere sulayın” yazısını gayet dikkate almadan Lö Fğansız balkonumun köşesinde gözleri balkonun mermer zeminine yapışık bir şekilde iftarı bekleyen kumrular gibi öylece beklemeye bıraktım.

Annemin kendisini hala çöpe atmamış olması da gerçekten taktire şayan bir durum, çünkü annem için evdeki her şey çöpe atılmaya bekleyen gereksiz bir şey konumunda. Şu sıralar en çok sinir olduğu şeylerden birisi de sesini fazla çıkartamadığı ama gördüğü zaman sinirlendiği, her yere dolup taşan kitaplarım olsa gerek. Öyle ki annem nasıl bir tahammülsüzlük içindeyse artık bu aralar hep “bu kadar okuduğun yeter, bu yaşına kadar o kadar okudun da ne oldu!” diye söylenmekle meşgul.

Bir de mevsim geçişlerimiz var bizim. Annem her mevsim geçişlerinde “sen bunları giymezsin, sana küçülmüştür” diye dolabımdan sinsice ve hunharca aldığı tişörtlerimi yer bezi yapmaktan hiç vazgeçmedi, hayır madem ki o kıyafetlerden yer bezi yapacaksın ne diye boşuna para verip temizlik bezi alıyorsunuz ki; ha bir de çamaşır suyunu sıçrattığı kıyafetlerim vardı neyse yaram içerde diyerekten o konuya hiç girmeyeceğim.

Velhasıl annem evdeki her eşyayı gereksiz görüp çöpe atmak isterken ve neredeyse beni bile bazı zamanlar gereksiz görüp evden atmayı düşünürken nedense o çim adamı hala atma girişiminde bulunmadı. Bunun sebebini de bayram temizliğine henüz başlamamış olmasına veriyorum.

Neyse…

Konumuz Ramazan ayı.

Bu bayramda su gibi geldi, hoş ben yine bayram gelmiş neyime modundayım ama belki bu bayramda lunaparka gider, biraz da uçurtma uçururum… Hem daha kitabım çıkacak, yani ramazanın verdiği yorgunlukla farkında olmasam da aslında keyifler gayet yerinde yani mutluyum…

Şimdi yazımın duygusal, belki biraz kırılgan olan boyutuna geçiyorum!

Öpülecek eller her geçen yıl biraz daha azalırken, aslında hiç büyümeyip sadece çocuk olmaktan vazgeçtiğimiz ve canımızı acıtan yanlarımızın fazla olduğu, artık yeni bayramlıkların alınmadığı, geceden baş ucumuza bırakılan ve bizlerle birlikte büyüyen kıyafetlerimizin bayram sabahlarını artık dolabın köşesinde beklediği zamanlardayız. O eski günlerde kapımızı tek tük de olsa çalıp bizlerden şeker isteyen o çocukların hala var olması güzel ama o eski bayramlardan kalan tatlar artık azalmaya devam ediyor ve lütfen bu bayramda yapılacaklar listelerimize şunları ekleyelim…

Öncelikle sevdiklerimizin bayramlarını onlarla çektiğiniz fotoğraflarınızın altında tatlı bir notla birlikte paylaşarak kutlamalıyız. Yazacağımız o küçük notlar hem bizi hem de karşı tarafı mutlu edecektir.

Kartpostallar!

Belki de eskiden olduğu gibi küçük birer notla beraber kartpostal göndermeyi denemeliyiz sevdiklerimize… Bizden gelecek küçük bir mesaj bekleyen insanların olduğunu unutmayıp onları mutlaka aramalı, toplu ve önemsiz bayram kutlama mesaj klişelerimizden vazgeçmeliyiz.

Ve ve ve en önemlisi!

Bayramın birinci günü olmasa bile sonraki günlerinde, üzerinde saatlerce dolaştığınız sosyal medyayı, beş dakikalık zamanınızı almayacak olan bir yer araştırması yaparak geçirin ve oturduğunuz çevreye en yakın olan çocuk esirgeme kurumlarını ve huzurevlerini bulun onları ziyaret etmeyi unutmayın; şunu bilin ki sizlerin 1 2 saatini bile almayacak bu ziyaret onlara dünyanın en değerli bayram hediyesi olacaktır. O yaşlı, sıcacık elleri tutmanın verdiği mutluluk, esirgeme kurumlarındaki parıl parıl parlayan o çocuk gözlerdeki huzur paha biçilemez bir duygu. Şahsen ben  bunu yapacağım ve o mutluluğu bir kez daha yaşayacağım.

Ayrıca bunu bir defa yapmanız sizde alışkanlık haline gelecektir bu sayede hem kendinizi hem de o en temiz, en yaşlı, en çocuk yürekli insanları mutlu etmiş olacaksınız.

Şimdilik yazacaklarım bu kadar;) ben kulaklığımın dolaşan düğümlerini çözmeye giderken sizlere de bu mübarek ayda bol düğümsüz bir hayat diliyorum…

Hilujjy’den sevgiler;)

 

 

 

Gelecekte ki HAZİRAN’a Mektup…

11354858_10153393181671252_547320019_nHoşça kal ve hep gel; en sıcak, en güzel, en sevdiğim, en Haziran ay!

Adınla, yıl ortalamanla, ılıklığınla 3 Haziran’ınla babamın gelişi olan 10 Haziran’la hep hoş gel hayatıma, hep güzel git benden…

Sen hep gel; ama gelişlerindeki mutluluklar kadar bıraktıklarında mutluluk versin bana. Biliyorum ki senden önce gelen Mayıs’ın tebessümü gidişinle birlikte gelen Temmuz ayında olmayacak yüzümde. Mayıs senin gelişinin mutluluğu, Temmuz ise gidişinin hüzünlü habercisi olarak kalacak yaşanmışlıklarımda ve ben o yaz çocuğu gülüşlerimde sadece seni seveceğim July!

Hayatın birçok gerçeğinin aslında küçük detaylarda saklanışı kadardı Haziran’ın bu yılda zamanından sonra döktüğü yağmurlar. O vakitsiz yağan hiçbir yağmur beklentilerimi bitirmedi benim. Yağan her yağmur damlasında gök ile birleşen tebessümlerimde saklanıyordu yılın bütün ayları. Kasım aşka göz kırpıyor, Eylül bütün sarı yapraklarını döküyor ve Aralık bütün aralıksız zamanlara doğru yol alıyordu…

Haziran kadar beklentilerim vardı işte.

Haziran’ın gelişini, yıllar yıllarrr sonra annem için aldığım ve bize verdiği mutluluk kadar, evde estirdiği Mart ayının hüzünlü havasında saklı olan Aşk merdiveni çiçeğinde gizliydi. Ben 2, 3 ve 4 Haziran’ı bütün üç Haziran’lar da kutlayıp arkasından çocukluğumdan beri süre gelen, bitmek tükenmek bilmeyen kocaman gülüşlerimle kutlamalarımla devam ettirmiştim ve 10 Haziran’la birlikte bütün güzel doğum günlerim babamın gidişindeki kapı eşiklerine saklanıyordu.

Sen yazın, toprak kokusunun, meltemin, denizin, ıslak sokak kokusunun, kırmızı bisikletin seslenişiydin. Marmara’nın yüksek kesimlerinde henüz girilmesi mümkün olmayan ama ılıklaşmaya yüz tutmuş denize bakmanın mutluluğuydun ve çocukluğumda bile kalmış olsa; okulların her yaz tatiline girişinin habercisiydin, o sevinçli karne telaşının içinde yapılan ufak bir doğum günü kutlaması kadar da tatlı ve telaşlıydın.

Hüznümdün, sevincimdin sen benim.

Kışlık kıyafetlerimden ve yılın üstümde biriktirdiği bütün ağır yüklerden hurçlara doldurduğum, evden çıkarttığım koyu kıyafetlerle kurtulmuştum; artık hafifleme zamanım gelmişti ne de olsa Haziran gelmişti ve hızlıca gidiyordu…

Mayıs’ın son günlerinde giymediğim ve aç gözlülükle aldığım bir sürü kıyafetimi kendilerine vermek için söz verdiğim çocuklara götürdüğümde o koskoca meydanda bulamadığım benim için küçük, onlar için büyük olan ve o çocukların büyük mutluluklarına geç gidişimin verdiği bulamama duygusunun hüznüyle baş başa kalışım, geride bıraktığım en hüzünlü Haziranlarımdan biriydi benim için!

Ayaklarımı yazlık ayakkabılardan çıkartıp, çıplak ayak yürüyüşlerimde çimenlere, toprağa, toprak kokusuna ve Haziran’a doyuyordum…

Yine de bazı eksikler vardı hayatımda, bu kadar mutluluğun arasında fazla kalan şeyler vardı, ben yeşil çimenlere basarken dikenlere takılıyor, kanayan diz yaralarımla sızlanıyordum. Yılın 11 ayını elimin tersiyle itip en hoş gelen zamanım bu defa yüzümde en buruk gülümseme bırakan zaman dilimi oluyordu. Geride bıraktığım 30 Haziran ayı vardı hayatımda, hiç bitmeyecek sandığım toplamda bir buçuk yılı az bir ay farkıyla geçen ve hiç bitmeyecek sandığım otuz Haziran ayı…

Her yeni sabah daha canlı ve her gece daha uzun, daha çok Haziran kokan.

İşte beni mutlu eden en güzel mevsimdeyim yine.

Her gün güneşli olmalıydın sen! Ben Haziran çocuğuydum ve her yaz çocuğu kadar neşeliydim.

mektup-yerine

 

 

Pi Π

audrey_1693149c Tembel ve yaramaz bir çocuk olmanın kalıntılarını miladi takvime göre azda olsa günümüze taşımış bir velet olarak, sürekli özendiğim ama asla o insan olmayı başaramadığım insan modellerinden bahsetmek istiyorum.

Hani şu çarpım tablosunu bildiği için sanki dünyanın en zeki insanıymış gibi ilan edilen tipler vardır ya; birde okuduğu bütün kitapları, gezdiği bütün şehirleri, mekanları aklında tutanlar.

Peki ya bunu yapamayanlar, o lanet birkaç sayı bozuntusunun bir birine çarpımının sonucunu bilmeyince öğretmeninden dayak yiyenler!

Ya da okuduğu en hit kitapların günümüz dizilerine kadar işlenmesine rağmen o kitapların tek bir satırını aklında tutamayan, isimlerini hatırlayamayanlar. Birçok defa gittiği gezdiği yerlerin isimleri sorulduğunda gözüne far yemiş tavşan gibi kalakalanlar ve böylelikle cehalet sınıfında yerini alanlar!

İşte bende o azınlık olarak görünen, ama aslında çoğunluk olan halk kitlesinde yerimi alıyordum. Anında silinen balık hafızam yüzünden bütün keşif bilgilerimi unutuyorum.

Çocukken matematik dersinden anlamamakla birlikte, ortalamamı yükseltmek için aldığım dönem ödevi dersinin matematik ve ödev konumun ise Pİ sayısı olması kadar manidardı bu hayat!

Ben bu yaşıma gelmiştim ve bildiğim tek çarpım “6 kere 6?” denince cevabın 36 olmasıydı! O da çarpım tablosunu 6’lara kadar bildiğimden falan değil hani; melodik bir çocuk oyununda geçen rakamlar serisi olmasındandı.

“Hadi çocuklarrrr 6 kere 6 36, hakem dedi penaltı, dedenin bıyığı yolda kaldı!”

Bana çarpım tablosundan gelen her soru “6 kere 6?” olmalıydı ama hayat tokadını hep yüksekten vurdu!  Geldi “8 kere 7?”ler gitti “9 kere 5?”ler!

Belki de bu aralar yapılan seçim vaatleri arasında matematik dersinin tedavülden kaldırılması da getirilebilir diye düşünüyorum da; ama neyse saçmaydı bu fikir kabul! Hem zaten artık benim matematikle pek de bir alakam yok, her ne kadar işletme okumuş olsam da, en az bu yaşadığımız hayat ve şekliyle, tipini bir türlü sevemediğim Pİ sayısı kadar gereksiz kalacaksın hayatımda caanımm matematik!

Kendimi; ülkemin güzel dağlarını, ovalarını bir sokak süpürgesi edasıyla süpürdüğüm ve tek kayıt yaptığım için, flaş belleğimi kaybettiğimde hüzünlendiğim zamanlarda buldum. Bu da yetmedi hayatında hiçbir yer görmemiş bir insan evladı gibi, adını asla hatırlayamadığım sokak, mekan, kitap ve ironileri düşünürken buldum!

Yön duygum da en az çarpım tablosuna olan ilgim kadar azdı benim. Hayatın yönünü kaybetmiş insanlar vardı hayatımda ve ben kendi yönümü bulmaya çalıştıkça amaçsız bir denkleme dönüşüyordu hayat yeniden hayatımda!

Küçük bir not: Çemberin çevresinin çapına oranına Pİ sayısı denir😉

Saygılar 😉

Hilal BAYAR

 

FREE YOUR MİND!

referencebookofdun2526bradstreet-incMutluluğun en temel nedeni bilinçaltında yatan mutluluk halidir. Hayatı dolu dolu yaşayan insanlar ruh hallerini hayata olan pozitif bakışa borçludurlar.  Çünkü gerçekten mutlu olabilen insanların umursamadıkları detayda gizli birkaç şey var.

Zenginlik umursamazlık duygusudur!

Hayatın güzel yönleri; zenginlik ve lüks yaşam tabi ki istenmeyecek bir şey değildir.  Ama hayatın zenginliği,  mutluluk olgusuna gölge düşüremeyecek kadar büyüktür. Pozitif insanlar yaptıkları hiçbir şeyden ödül beklemezler. Onlar için ödül demek insanlara kattıkları değer ve bilgi birikimi demektir.

Hangi önyargı, kimin önyargısı?

Toplumun baskısında tutulan stres ortamı varsa o ortamda huzurlu ve mutlu insan yoktur. Onlar sahip oldukları değerlerin zaten farkındadırlar, yapılması gereken her şeyi doğru zamanda yaparlar ve kırılmaya fırsat vermezler. İnsanoğlu toplumun beklentisini, toplumun arayışını ve toplumun alt yapısının beklentisini karşılamak için uğraşıp dururken mutlu insanlar bu standartların dışındaki çizgide yürüyerek toplumdan çok kendi değer yargılarıyla yaşarlar. Nasıl mutlu hissederlerse öyle görürler hayatı.

Kısacası uyum duygusunu ve toplum beklentisini umursamazlar.

Başkalarının onayını ya da doğrulamalarını umursamazlar.

Mutlu insanlar, onlar hakkında ne düşündüğünüzü pek umursamazlar; çünkü sahip oldukları değeri zaten bilirler. Başka insanların söylemek istediklerini dinlerler; ancak kimsenin onayını aramazlar. Yalnızca yapılması gerekeni yaparlar ve kötümser kişilerin cesaretlerini kırmalarına izin vermezler.

Haklı olmak bir lütuf değildir!

Mutlu insanlar, önlerine çıkan engellere veya haksızlıklara çok da aldırış etmezler, onlar için hayat her şeklide devam ettiği ve olumsuz yargılar hep pencerenin dışında kaldığı için hayatı doğaçlama yaşarlar. Kendilerini başkalarıyla kıyaslamazlar. Başkalarının işlerine müdahale etmedikleri gibi kendi işlerine karışılmasından da asla hoşlanmazlar. Yanlış yönde olsalar da doğru onların doğrusudur ve başkaları için yan yol sıfatı taşıyan yollar onların ana yoludur. Başarıya ulaşmak zor değildir sadece karmaşık bir yoldur ve tek anahtar pozitif düşüncedir.

Bu durum onları daha mutlu yapar ve kıskançlıktan, kinden ve başkaları üzerinde sağlıksız bir üstünlük algısından korur.

Zarar veren ilişkiler mi o da ne?

Mantıkları kalplerine o kadar hükmeder ki, bu durum dışarda kalan insanlar için artık çile haline gelmeye başlar; sürekli hal değiştiren ruh halleri, her şeyden şikayet eden insanlar onlar için tamamen bir çiledir. Sorunsuz ve huzurlu insan güzel insandır. Hayatı neşe içinde yaşarlar; olumsuz, nagatif düşünceleri fark ettikleri an antivirüs gibi yok eder ve uzaklaşırlar oradan! Onlara neşeyle gelirsen varsındır, somurtkan bir yüze mutlu hayatlarında yer yoktur onların.  Sağlıklı ilişkinin temeli gülümsemekten geçer ve onlar hep gülümser!

Mutlu kişiler için affetmek umursamazlığın diğer adıdır, onlar yaşanan her şeyi unutur, umursamaz ve yollarına devam ederler. Yalanı ve yalan söyleyen özellikle takıntılı insanları görmezler, onlar hayatın küçük yalanlardan ibaret olduğunun farkındadırlar ve bu durumu çarpıtarak yaşamak onlar için bir sis bulutudur. Eğer hayat yalanlarla kurulduysa parçalara bölünmesi daha seri olur bu yüzdendir ki yalan mutlu insanlar için ne amaç ne de araçtır, sadece egolu ve takıntılı insanların kullanmış olduğu ve kendilerinin uzaktan gülerek izledikleri bir yaşam şeklidir. Mutlu insanlar hayatlarındaki insanlarla mutluysa asla şikayet etmezler, eğer ortada bir şikayet varsa orada bir mutsuzluk ortamı vardır, şikayet eden veya edilen bütün ortamlar onlar için eziyet ortamı olduğundan bir dakika bile düşünmeden giderler. Gelecek için mutluluğun anahtarı hep ellerindedir. Mutlu insanlar intikam almanın peşine düşmezler,  düşenlerinde intikam arama lüksünün kendisine bir hayır getirmeyeceğinin farkında olmalıdır! İntikam kaderdir, kader intikam almak istedikleri kişiye zaten fazlasıyla sunumda bulunacaktır. Mutlu insanlar negatif olan her şeyi pozitife dönüştüren ve hayatlarına gülerek devam eden insanlardırlar.

Bunlarda beraberinde şunu getirir ki kalıcı bir mutluluğun sırrı mutlu insanın kendisinden geçer.

 

70’lerden birkaç anı gelir dile…

Son günlerde aklım fikrim hep eski anılar, eski hatıralar ve yeni yolculuklarda…

Siyah beyaz fotoğraflara bakıyorum.

Kadrajlardaki gülüşler, duygular, duruşlar ne kadar da güzeller; ben o kocaman yürekli güzel adamın kocaman hikayesini seviyorum, kelimelerin anlatmaya yetmediği güzel adamın hikayesini yaşıyorum.

70’lerin fotoğraf karesi hepsi ve o güzel insanın hikayesi!

11007516_10153127583546252_1739340683_n   11016559_10153127581516252_1868594815_n

İçten samimi gülüşler var o karelerde, bir de şimdikinden çok daha fazla samimi hayatlar.

Birçoğu gözlerinde geleceğin en güzel umutlarını taşıyorlar başlarında çınar gibi bir öğreticiyle beraber…

11016713_10153127581301252_1647505364_n    11022838_10153127580051252_1082736822_n

 

Hitabet gücü, sevgisi, saygısı; adam gibi adam benim babam!

O küçük fotoğraf karesindeki gibi herkesin arkasında duran bir baba, dost, arkadaş…

Ve düşün diyorum bundan daha büyük bir gurur olabilir mi hayatta, daha kaç teşekkür bir borçtur bu güzel insana?

Şimdiki zamana bakıyorum bir de elimdeki eskiler diye tabir ettiğim grinin tonlarına; 70’lerden kalma fotoğraf karelerine…

Bizde şuan içinde bulunduğumuz zamanın eskisi değil miyiz aslında?

Hepsi eski ama hepsi kendi içimizde hep yepyeni. Koskoca 19 yıl!

11007568_10153127582361252_204215942_n    11006041_10153127583816252_646123175_n

O fotoğraflarda mutlulukları, umutları, güzellikleri ve kırgınlıkları seyre dalarken içinde bulunduğumuz yılın ne kadar eski olduğunu biliyorum! o karelerdeki gülümser gibi vedaları, insanların yüzlerindeki keşkeleri, pişmanlıkları, yaşanmamışlıkları yaşıyorum, düşünüyorum, hissediyorum yine yine yeniden…

Hiç gerçekleşememiş hayaller,  keyifle gerçekleştirilmiş yaşanmışlıklar, ertelene ertelene zamanda akıp gitmiş sessiz hayatlar var. Hepsinde yaşanmayanlar ve yaşatılmayanlar var şimdiki zamandan tek farkla! Özlenen, aranan, yeri doldurulamayan insanla…

11005800_10153127583026252_94620838_n   11004240_10153127581831252_285445914_n

Hayat “geçerken şimdi her şey keyfi oluyor ve sadece yapabildiklerin senin hayatın oluyor gerisi teferruat!”

Kendimi ve o güzel insanı hep gülerken hatırlıyorum, ben gülüyorum ve düşünüyor insanlar!

Aklımdan geçen kelimeleri dile dökmeye yetmezken cümleler, son bir kaç satır geliyor dile üstadın da dediği gibi; “seni anlatmaya kitaplar yetmez be baba!”

11006204_10153127583986252_1791791176_n     11023280_10153129843436252_300983619_n