Hadi uçalım :)

  marilyn-monroe İstanbul silüetli defterim, rengarenk kalemlerim, kısacık sürecek yolculuğum boyunca okumam gereken biografi kitaplarım, yarım bıraktığım ön sözüm ve bavulum…  

Hazırım Sebastian artık gidebiliriz…

Bir taraftan heyecanla gitmeyi beklerken diğer taraftan da ayaklarımın geri geri gitmesinden mütevellit, sanki bir mağaza da herhangi iki kıyafet arasında kararsız kalmış gibi davranıp uçuş biletimi son dakika almak.

Böyle bir şeyin kararsızlığı olur mu demeyin oluyor işte. Zaten oldum olası yolculukları sevemedim ben; hele ki o eşyaları taşımak, hiçbir şey götürmeyeceğim deyip evden en az iki kocaman bavulla çıkmak, askılıktan farkı kalmayan Küçük Emrah görünümlü bir gariban oluveriyorum hemen.

Gezmeyi ne kadar çok seviyor olsam da yolculuklar hep sıkıcı gelmiştir bana. Eee bide üstüne kararsızlığım eklenince iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor her şey benim için.

Tabi bu defa biraz daha farklı!

Uzun zaman oldu kış ayında Ağrı’nın yolunu tutmayalı. En son 3 yıl önce gitmiştim memleketime, en son üç yıl önce solumuştum çocukluğumun o güzel yanını; ama bu defa farklı bir heyecan var içimde.  Babam için gidiyorum, çocukluğuma dönüyorum. Her an her kelimede babamın adıyla geçireceğim kısa ama yıllar boyu tadı damağımda kalacak bir tat ve huzur beni bekliyor olacak oralarda.

Kararsız, isteksiz,  dengesiz bir ruh hali içinde olsam da gidiyorum. Hem isteyerek hem sürünerek gidiyorum.

Kitabımın kendime ait olan bölümünü neredeyse bitirdim.  Yaklaşık 100 sayfayı buldu. O sayfaları okudukça kendime gülüyorum. evlat olsam sevilmez bir fırlamaydım. Henüz kitaba bir isim bulamadım, işin en komik yanı da bu oldu ve sanırım kitabın ismi de uçak biletim gibi son dakikaya kalacak, artık ne çıkarsa bahtıma:)

Beni en çok heyecanlandıran bölüm babamla ilgili olan kısım. Bu da Patnos’ta geçireceğim zaman ve mekanlar doğrultusundaki heyecanlarla belli olacak. Asıl heyecan o zaman bekliyor beni. Geçmişe asıl yolculuk o zaman…

Çocukluğunu dolu dolu yaşayan, büyümeyen bir çocuğun o zamanları tekrar hissetmesi ve yaşaması!

Yeni şeyler yeni oluşlar, bilirsiniz işte herkesi heyecanlandırır. Beni de her zaman heyecanlandırmıştır işte herkes gibi.

Yine heyecanlıyım, yine çocuğum… Büyümeyen, asi, deli bir kız çocuğu.

Bol fotoğraflı bir yolculuk, 105’lik canım dedem, çocukluğum, henüz adı olmayan kitabım, sobanın cızırtısı, bembeyaz köyler, çocuklar, yaşanmışlıklar, değerler, hüzün, babam ve huzur!

Artık uçabiliriz Sebastian.  

Ben gelene kadar herkes kendisine iyi baksın. Hepinizi seviyorum 🙂

 

asi birkaç cümlem var müsaadenizle… ;)

İçimi sergileyecek bir vitrinim olmadı hiç!

Bir seyyar satıcı kılığında sevdim kendimi…
Bu şehrin tüm caddeleri bilir hoyratlığımı, hırçınlığımı!
Eyyy Istanbul!
Koca Şehir, sen benim mahalle aralarında yürüdüğüm asiliğimdin. Keskin, asi bir kız çocuğuydum ben; sen ise dünyanın en yosma şehri! Ve biz beraber büyüyorduk ben sana aşık ve sen serseri…

tumblr_min9taq6l21r1thfzo2_1280

            Biraz siyah biraz kırmızıdır hayatın tadı!

            Sen seversin kırmızı sende hayat bulur ve sen gidersin siyah sende yok olur
                Şehir ıslak, şehir sessiz!
                     Sussun bugün gece, bütün renkler sussun…
                   Bakidir nankörlük… Siyah matemde, kırmızı ateşte

    tumblr_min9taq6l21r1thfzo2_1280

“Gitmek sadece bir eylemdir,Unutmak ise kocaman bir devrim!” demiş şair…

Peki ya susmak neydi?

Hangi eylemin duruşuydu, hangi koca çığlığın ve söyleyemediklerimin içinde barındırdığı bir gidişti…

Gitmek bir eylem, unutmak da bir devrim ise, ben bütün gidişleri ceplerime yerleştirip sadece susuyorum…

   tumblr_min9taq6l21r1thfzo2_1280

Sen sol anahtarında  hayat bulan bir notaydın…

Bense o notları saçlarında dans ettiren bir asi…

Gökyüzüydü  sessizliğin, Medcezirse hırçınlığım!

Sahi!

Kaç keskin söz ve gölge daha ağır geldi haksızlığına!

Gökyüzünü görmek için kaç kez baktın semaya?

Yoksa gözlerini kaldırmadan ve yormadan yansıma maviliklerle mi yetindin yine çayında…

tumblr_min9taq6l21r1thfzo2_1280

Hatır mı aşkta gizliydi, aşk mı hatırda saklı?

Huzur muydu aşkın miladı, aşk mıydı huzursuzluğun taa kendisi!

Kaç yitirilmiş, eksik, yitik, paçavra hayat vardı unuttuğumuz köşelerde…
Ya da hayatın kaç tane daha siyah yanını sakladık ceplerimizde?
Kenetlenecek bir kilit miydi tek dileğimiz?
Yoksa bir liman olabilme arayışında mıydı yüreğimiz…
Kelimeler dağınık, cümleler kırık dökük…
Bütün sebepler sonuçsuz, ve her yazı öznesiz…
Bir şehir düşün ki tüm yitikliğiyle raks ediyor cümlelerde…
İstanbul ruhumun yüklemsiz şehri…
Sahi!
Beyler, bayanlar dökseniz artık diyorum hani şu ceplerinizdekileri?

tumblr_min9taq6l21r1thfzo2_1280

Tüketmişliğin hatırı diye bir şey yoktur, hatırı kalan bir şeyler varsa onlar bitmeyen şeylerdir.

Küçükte olsa boş vermişlik varsa eğer, giden artık konuk oyuncudur hayatlarımızda.

Keşke bitmeseydi söylemi yerine başka kelimeler birikse ya o keskin dudaklarımızda…

En güzel gökyüzüne aşık olsak ya hep.

Ben turkuaz olsam, sen lacivert!

Deniz tutulsa…

Bir kahve içsek kahvenin rengi senin kokunda hayat bulsa…

Sen bana renk versen ben sende hayat bulsam.

Bir kız çocuğu gülse

Huzur gelse…

      Peki Siz “Harika Bir Yıldı 2015’in” Hangi Parçasısınız?

                  Yeni bir yıla daha girdik işte…

31851_1430554238301_1066208914_1268167_1416_n

Öncelikle sosyal medyada (Facebook) herkesin salgın gibi yayıla yayıla paylaştığı “Harika bir yıldı! Bunun parçası olduğunuz için teşekkürler.” ifadesini kendi ağzımdan yorumlayacak olursam…

“Berbat bir yıldı! Hayatımın en gereksiz en boş yılı; gereksiz insanlar, gereksiz zamanlar… O yüzden kendime mükemmel bir yıl diliyorum fazlasıyla hak ettim “ olarak dile getirmem 2014’ü ne kadar da gereksiz ve kendime zulmederek geçirdiğimin açık bir kanıtıdır.  Bu iletime ziyadesiyle gülen ve belki de paylaşımımda herkes gibi klasik bir açıdan ele almayıp, ideallerimden ve hedeflerimden ne kadar da vazgeçtiğimi tiye aldığımı gören arkadaşlarımın yaptığı makaralar da benim için ayrı bir eğlence kattı olayın boyutuna…

Bir insan yaşadığı saçmalıklarla ancak bu kadar güzel dalga geçip kendisine eğlence çıkartabilir. Herkesin aptallaştığı dönemler olur işte bilirsiniz, hoş insanların kayıplarını yıllara vurunca belki de bizimki hava su kalıyor ya orası ayrı muhabbet!

Benim için yepyeni bir yıl başlıyor diyemiyorum maalesef. Neden diye soracak olursanız; çok sosyal bir yaşamım, ceplerimdeki güzel dostluklarım, ilginç hobilerim ve alışkanlıklarıma rağmen monoton bir yılın beni beklediği kanaatindeyim. Bunun kendimi mutsuz hissetmemle alakası falan yok. Ben istesem de negatif biri olamıyorum, pozitiflik nasıl içime işlediyse artık negatif süreçler sadece rutinden ve saplantıdan ibaret. Bu aralar hayatıma çok iyi gelen insanlar var; çok güzel projeler, etkinlikler vs…

2014 yılını; güzellikler, yeni başlangıçlar, büyük fedakarlıklar, manevi iyilikler ve bir çok konuda empati yaparak geçirdim. Ama yılın sonuna doğru neler yaptığımı sorgulayacak olursam…

Aralık ayı belki de bütün bir yıl boyunca yaptığım güzellikler merdivenini tekrardan ve pekte iyimser olmayan düşüncelerle çıkmakla geçiyor. Yıla nasıl girersen bütün bir yılın öyle geçermiş derler ya bence öyle bir şey yok, ne zaman iyi güzel ve mutluluk verici düşüncelerle yeni bir yıla girsem dilediğim bütün yenilikçi kurallar bana kötülük olarak dönmekle meşgul oldu. Belki de bu yıl bir değişiklik yapmak gerekiyor.

Kötü başlarsak neden iyi gitmesin ki? Bu da biraz fazla mı kötümser oldu ne 😉

Herkesin her yıldan yeni beklentileri ve planları var işte. Benim hiç öyle beklentilerim yok. Misal başkalarının çok harika bulduğu şeyler ilgimi çekmezken, sıradan olarak kabul gören şeyler çok daha fazla dikkatimi çekebiliyor. Yılın son gününde taaa İskoçya’lardan hediye edilen İngiliz paralarının uğur getireceği kesin yada yeni düşüncelerin vereceği huzur…

Zor seviyorum. Hayatı, zoru seçmek, zora tabi olmak daha cazip geliyor. Ona ulaştığım an daha da zoruna yöneliyorum, basit şeyleri sona saklıyorum. Onları sakladıkça arada kaybolup gidiyorlar, bazen unutuluyorlar, bazen zamanı geçiyor…

Yılın başında yapmaya karar verdiğim her şeyden sıkılmaya başlıyorum, istikrarsız olmak sanırım benimle biraz fazla bütünleşmiş bir tabu. Zaten her şeyden hemen sıkılıyorum, hatta yazdıklarımı tekrar okuyup düzeltmek bile sıkıyor beni, bir makaleyi okumak bile beni bu kadar sıkarken kitap yazmak neyine seslerini duyar gibiyim!

2015’teki mutluluk veren şeyler sıralamasında ise çıkacak olan kitabım ve çevremden gelen güzel destekler olacak.

Bu sıralamadaki sorumluluklarım kategorisine bakıp, şekilciliğimi de hesaba katacak olursam hayatta kimlere karşı sorumluluklarımın olduğunu düşündüğümde tek sorumlu olmam gereken kişinin kendim oldu kanaatine varıyorum.

Bir insanın kendini doğru ifade edebilmesi ya da bunun çabası, karşı tarafın kafasında çizdiği resimler sergisi, doğru olma isteği, kendimizi doğru aksettirme çabası, istekler, beklentiler, deneme ve yanılmalar, etki tepkiler.

Bunların hepsi 2015 yılında kamburumuz olmaya devam edecek. Biz bu denge içinde hayatın bize sunduklarıyla meşgul olurken;  ilkbahar, yaz, sonbahar, kış  hoooppp 2016 çat çat çat kapıda!

                                                                            O zaman 

                                                                               2015 gele hoş gele….

 

 

Biz Ve Küçük Şımarık Çözümlerimiz…

2686348-keep_writingHerkes kendisine göre dünyanın en dertli insanı! Ama aslında hiçbir değer arz etmeyen o sorunları kafaya takarken gözden kaçırdığımız gerçek detayları görebilmiş olsak belki hayatımızı daha da kolaylaştırabiliriz öyle değil mi?

Benim de dünyanın en dertli olduğumu düşündüğüm anlarım olmuyor değil.  Hatta öyle ki Azer Bülbül’ün “kurşun yedim sol yanımdan yaralandımmm hey cannn “ parçasını remix versiyonuyla bile dinliyorum. Azer baba sakin bir giriş yapıyor ve arkasından bana kendimi  clupte hissettiren mix. Bu geçiş süreci de kafaya takılan sıkıntıların hafiflediğinin sinyali hani.

Daha yumuşatılmış bir versiyonda dinliyorum işte. Zaten toplum olarak hepimizin içinde arabesk bir yan vardır bilirsiniz.

Geçenlerde yağmurun altında, bir arkadaşımla buluşmak için sözleştiğim yerde bekliyorum.  Bir yandan da yoldan geçenleri incelemekle meşgulüm. 40 dakika gecikiyor, o süre içerisinde sıkıntıdan yapılabilecek her şeyi yapıyorum. Telefonla uğraşıyorum, İnstagram’a bakıyorum, like like like…

Arkadaşlarla gerekli gereksiz geyik muhabbetler sonra sıkıntıdan şemsiyemi geriye atıp yüzümü göğe kaldırıp yağmurla ve gökle bütünleşiyorum. Çocukluğumdan beri en sevdiğim şeydir yağmur yağarken yüzümü göğe çevirmek… Ben kendi etrafımda döndükçe şemsiyemin uçları gelen geçene çarpıyor, asi insanın asi şemsiyesi işte 🙂

Yaşlı bir amca geçiyor önümden. Elinde küçük bir poşet.  Dilendiğini sandım; yağmur vardı, hava soğuktu, üstünde incecik lacivert bir ceket. Zayıftı, gözleri yaşlı, ve yüzünde yılların yorgunluğu…

Üşüyordu.

O günde İnstagram’da sadaka vermenin sevabını anlatan bir paylaşım yapmıştım ama nedense o an amcayı çok da önemsemedim.  Hem de bu konularda fazlasıyla duyarlı bir insan olmama rağmen.

Önemsemedim işte…

İnsan oğluyuz ne de olsa, sosyal mesajlar vermeyi iyi biliyoruz ama çoğu yerde ilk tepkisiz kalan da kendimiz oluyoruz. Yolun karşısına doğru yavaş yavaş yürüdü…

Bir süre insanların peşinden koşturmaya  başladı. Bir sağa bir sola doğru… Hiç öyle dileniyor gibi durmuyordu, bir şey söyler gibiydi. Dayanamadım, tam o yöne doğru ilerlemek için hareket edecekken şemsiyem yine rahat durmadı ve yan tarafımda duran kızın saçına asılarak son hamlesini de yaptı.  Ve ben yolun diğer tarafındaydım.  Kalabalığın arasında amcayı zar zor görebildim, kolunda genç uzun boylu bir adam vardı.

Yürüyorlardı, cebimden çıkarttığım parayı kendisine verebilmek için koşar adımlarla yürüdüm.  Amcanın kolundan tutmak istediğimde;  genç adam bana dönerek amcanın dilenci olmadığını,  para istemediğini sadece gideceği yönü bilmediğini ve yardıma ihtiyacı olduğu için amcaya yardımcı olduğunu söyledi.   Tepkisi tuhaftı, sert değil ama tuhaf!

Şaşırdım! amacımın sadece ona yardımcı olmak olduğunu söyledim, çünkü yanıma doğru geldiğinde  ilk izlenimim o olmuştu. Parayı elimden aldı amcaya doğru uzattı ve kendisini toplu taşıma araçlarına bindirmek için usulca yürümeye devam ettiler.

O arada arkadaşımda gelmişti, arkamı döndüm hemen unuttum yaşananları, sonrasında düşündüm de toplum olarak hayata ne kadar da duyarsız olmuşuz. İnsanlara karşı ne kadar da umursamaz davranıyoruz. O derece aynı görüyoruz, o derece empati kuramıyoruz ki her şeyi, bizden yardım isteyen insanların ağızlarından çıkan “yardım” cümlelerini bile dilenmek olarak algılayabiliyoruz. Yanlış kafa yapılarımızı, sadece yapılmış olmak için yapılan sosyal paylaşımlarımızı, bize başka dünyadanmış gibi baktığını sandığımız insanları ne kadar da salıyoruz hayatımızdan. Saygısızlık resmen moda olmuş, herkeste bir tahammülsüzlük…

Belki de bu küçük yaşanmışlıklardan kendimize bazı dersler çıkartırız ne dersiniz?

Unutmayalım ki saygı sadece tepkisizlik değildir! Asıl saygısızlık tepkisizliğin ta kendisidir.

 

Sevgiler

Hilal BAYAR

 

0a04a69e3e4d4adb85e83fb21b742b33_instagram

 

 

 

Mesela ;)

beauty-crazy-creativ-fashion-Favim.com-914465
 
Bence bazen değil de her zaman kendin olmakta yarar var!
Dünya’ya sadece kendi pencerenden bakmalısın mesela, özgün olduğun için dışlanmadığın kabul gördüğün insanlar olmalı hayatında!
Toplumsal olarak kesin kabul görmüş değerlere karşı çıkmalı elinin tersiyle yıkmalısın bütün o garip tabuları mesela!
Farklı olduğun için, insan gibi insan olduğun için alkışlanmalısın mesela!
Deli olduğun için sevilmelisin, kendini asla ait hissetmediğin ama sırf kabul görmek adına girdiğin o saçma kalıptan çıkmalısın meselaaaaa!
“Evet evet bende öyle düşünüyordum, aynı fikirdeyim yeaaah!”  Yok efendim hiç de aynı fikirde değilsin, hiç de öyle de düşünmüyorsun…
Nedir bu kabul görme çabası?
Bunlardan vazgeçmelisin mesela!
Etrafında benim gibi sana hayat dersi verenleri çok ta şey etmemelisin, gülüp geçmelisin mesela!
Gerekiyorsa sivri ol, olmayan şeyleri oldurmaya çalışma,  farklı olmadığın zamanlarda başka bir sen olma…
Eğer herkes içinden geçen gerçek düşünceleri paylaşıyor olsaydı emin ol sen kendini bu kadar aykırı  hissetmezdin. 
 
Düşünsene! Kim içinde bulunduğu kalıbın insanı ki…
Bende harika bir insan değilim mesela!
En büyük kusurum çok konuşmak ama olsun kendimi kusurlarımla seviyorum;
Çok çok konuşurum bi kere,  haftalık konuşmamdan 2000 sayfalık kitap rahat çıkar, yazmayı zaten çok seviyorum. Birine mesaj yazdığım zaman karşı taraf için işkenceden farksızdır söylediklerimi dinlemek, okumak…
Bır bır bır bır bırrrrr…
Renkli çorabım, pembe battaniyem, kitaplarım, çantamda mutlaka bulunan sakızlarım, bir konu hakkında gerekli gereksiz yorumlarım, kızmalarım, istikrarsızlığım, her şeyden hemen sıkılmalarım, iş konusunda kendimi harika mükemmel görmelerim, biten bir şeyi sonuna kadar tüketmelerim, belki de birçok şeyi elime yüzüme gözüme bulaştırmalarım, ağzım kulaklarımda gülüşüm, toplumda dışlanan bütün insanları bağrıma basmalarım, kardeşlerime sataşmalarım, nezaketim,kızgınlıklarım, kırgınlıklarım, iyi niyetim, merhametim ve aynı tezatlıktaki asabiyetim her şeyi ama her şeyimle kendimi seviyorum.
 
Kusurlarımı Başkalarıyla Paylaşmayacak Kadar Çok Seviyorum…
 
Sabahları işe giderken o müziğin sesini sonuna kadar açarak dinlemelerimi, bazen insanları rahatsız etmelerimi, başkası yapsa ciyak ciyak bağırmalarımı, herkesin ne dinlediğimi bilmesini, Çaykovski’den İbrahim Tatlıses’e bangır bangır geçişlerimi….
 
Aklımdan geçenleri düşüncelerimi hiç çekinmeden söylemelerimi, bazen kırdığım kalpleri, sonra onları tamir etmeyi, beni üzenlere kin tutamayışımı, bazen nefretlerimi, bir hayat kadınının toplumdaki birçok kadından daha ahlaklı olduğunu, ya da bir eşcinselle oturup çay içmeyi…
 
İçimdeki büyümeyen o deli kızı seviyorum.
Toplum olarak susmayı, herkes gibi davranmayı bilmek gerekiyormuş blah blah blah…
 
Hayır efendim susmak diye bir şey yok,  içinden gelen şeyler varsa söylemelisin, niye içinde kalsın ki…
 
Kendin olmaktan korkma!
 
Kendini göstermekten de korkma!  sen,  sen olduğun değerlerle güzelsin 😉
 
İnsanlığın, toplumun, paranın ve hayatın gerekli gördüğü, aslında gereksiz olan yani en azından fazlası gereksiz olan bütün tüketimleri elinin tersiyle itebilirsin mesela.
Empati kurmayı deneyip kabuklarını kırabilirsin veya yolda hiç tanımadığın bir insanın gülüşü merak konun olabilir!
 
Geleceğini sürekli kontrol altında alıp, her şeyi kendi isteğine göre şekillendirmek yerine, hayatın sana sunacaklarıyla ( insanların değil) hayatın sunacaklarıyla birlikte sonsuz bir güvene kendini bırakmayı deneyebilirsin mesela!
Pişmanlıklarını, hatalarını sevmelisin, ben yanlışlarımla varım diyebilmelisin, kırdığın kalplerden özür de dileyebilirsin…
 
Toplumsal normlardan kurtulup aşağıdan bakan, sorgulayan olmayı denedin mi mesela?
 
Ait olmadığın dünyanın sadece senin etrafında döndüğünün kaç defa farkına varabildin?
 
Sırf bu durum yüzünden kaç defa kendine ve hayata yabancı kaldın?
 
Bazen çok fazla konuşup içinde birikenleri önüne döktüğün de o dökülenlere ne kadar yabancı olduğunu fark ettiğinde şaşkınlığın kendine gelmeye yetti mi?
 
Sahi bunları söyleyebilecek ve yapabilecek kadar güçlü müsünüz?
 
Sevgiler
Hilal BAYAR 
 
 
 

Eylül’de bitiyor artık Ekim’e kadar yolun var…

10505626_10152776402001252_4109111488149425754_n
Bu aralar herkesin ruh hali Eylül gibi ne olduğun belli değil; bi soğuk bi sıcak, bi dalgalı bi durgun, bi yeşil bi sarı…
Sosyal medya hesaplarında böööğ getiren iletiler… hastayım, üşüyorum, bu havalar da neden soğudu böyle, vs vs vs Eylül’e girdik ondan olabilir mi acep diye isyan edesi geliyor insanın!
Neyse bugün konumuz aşk acısı
Hele o ayrılık acısını en derinden çekenler vay ki onların haline…
Onların iletisi geçmişine baktığınızda ise bigün iyiyim bomba gibiyim, bigün acıdan ölüyorum tarzında sosyal göndermeler.
Örn; Varan 1 (Marmara’nın yüksek kesimlerine yarın kar yağış bekleniyormuş, doğanın dengesi de herkes gibi bozuldu… bu halimiz ne olacak böyle zalımın gızı)
Varan 2 (Bazen dünyanın en zor mesleğidir, kendi duygularına tercüman olmak… Gazete köşelerinde insanların duygularına tercüman olmak için yazdığın yazılar kendine fayda sağlamaz, kalemin kendine gelince beş para etmez mutsuzluktan ölürsün mesela vs vs vs… [alıntıdır! hllbyr]
Kısacası saçmalama ve ne yaptığını bilmezlik evreleri.
Soğuklar ve bulutlar kendini iyice hissettirmeye başlayıp günler kısalınca daha da illetleşiyor yalnızlık daha da acı bir hale geliyor hayat!
Mutluluktan gözlerinin içi gülen insanları ele alalım mesela, hayatında ilk defa aşık olanları; off ne kötü bir duygudur o, ilk defa aşık olmuştur o! Kendisi için acı çekenlerin acısını yeni yeni anlamaya başlamıştır… Herkese sürekli onu anlatıp durma isteği, anlatamadığı ve gururunun el vermediği dönemlerde ise içine atmaktan patladığın zamanlar…
Oysa ki ne gururu gurur mu kaldı öyle dağılmıştır ki eyyy o yüce sevgili
Sert kayaya çarpmıştır vesselam!
Zor bir karakterdir kendisi aşık olduğu kişi desen ondan zor.
Eee ne demiş Haluk Levent ‘En güzel aşk zor olandır’ bizimki de bu şarkıyı kendisine hayat felsefesi olarak seçmiş olacak ki izlediği yolda o yönde olmuş…
Fonda çalan müzik ritmin doruğundayken başka boyutlara geçmeye başlamış.
Müslüm Baba’dan Ahmet Kaya’ya kadar uzanabilen acılarla dolu damardan bir yol ha bi de Cansever vardı 🙂
Acı çekmek mecburi ya aşkın olmassa olmazıdır hani, hele ki ilk defa aşık olmuşşsan geberene kadar hakkını vermek gerek, illa sadistleşecek yani, illa mutlu günlerini düşünüp düşünüp kendine zulmedip yaşayacak acıyı son sürat ve ekliyor Aşık;’Taksim’de bir duvarda görmüştüm çok aşk var’ seyyah misali…
Sonra arkadaşlar devreye giriyor ve sana kitap öneriyorlar bol bol kitap oku kafan dağılır diyorlar pardon da bu zavallı arkadaş acıdan önünü göremiyorken kitabı nasıl okuyacak be hey zalımın GIZLARI :))
Bi bakıyor aşık, sokağın ortasında ağlıyor hüngür hüngür, bu haline güler misin ağlar mısın?
Trajikomikliğin dibine vurmuş, acısı geçtikten sonra o hali gelse gözünün önüne gülmekten yerlere yatar herhalde o kadar vahim bir halde bizim ki… Çalışan içinse durum biraz daha iyi hallice diyorlar.
Kafası dağılıyormuş mesela.
Halbuki hiç de öyle olmuyor, ‘acı çekmek isteyen her yerde çeker acısını!’ diyor ve susma hakkımı kullanıyorum
İş arkadaşının açtığı komik bir Caps 2 saniyelik gülme sebebin olurken, bir diğer arkadaşın arka fondan bir Ferdi Tayfur şarkısı patlatıyor…
Gece hayatım bitti
o defteri kapattım
beni kutlamalısın
sigarayı bıraktım…
ulannnnn işte o an yine filmi başa sarıyorsun, bu şarkı adamı sigaraya tekrar başlatır be ve sonrasında Cengiz Kurtoğlu’ndan Hain Geceler geliyor
eee hadi gel de toparla kendini
Çalışmayanınsa vay haline kendi kendini kandırma evresi…
Uzmanların önerilerini dinleyip mutlu olmak için buz dolabında çikolata aramalar, neymiş efenim zaten bitmesi en doğrusuymuş, sonra arkasından Sertap Erener’den umrumda değil iyi ki bitti ve arkasından giden sevgilinin sosyal medya hesaplarını kurcalama nöbetleri… ve son nokta
O ADAM BURAYA GELECEK!
Nereye geliyor be kendine gel kendine, Bu aralar Pucca’yı çok takip ediyosun belli 🙂
Giden gitti bitti sevmiyorum artık onu monifetosu başlıyor. Evin içinde, sokakta, her yerde deli gibi kendi kendine konuşmalar…
Çevrendekilerin ‘hadi canım asla dönmezsin demi? sözlerine kesin ve net bir tavırla cevap vermeler …
‘ben mi aslaaa, hiç işim olmaz!, Başlarım böyle aşkın ızdırabına 🙂 ‘ ve koca bir yalan, güçlü durma çabası! oysa ki bu performansı sahne de sergilese oscarlık oyuncu olur herhalde…
Blah blah blah 
Ve yine bir gün kendi kendine konuşma nöbetleri boy gösteriyorken, Türkan Şoray’ın Kadir İnanır’a söylediği bir numaralı replik geliyor akla!
T.Şoray: Seviyorsun
K. İnanır: Sevmiyorum
T.Şoray: Seviyorsun
K. İnanır: Sevmiyorum
T.Şoray: Hayır hayır çok seviyorsun, nefret sadece aşkı gizleyen bir maskedir!
diyor sinemanın sultanı ve orada kopuyor sahne, hadi otur da ağla
Onu izleyeceğine açsana oradan bir Şener Şen filmi, ‘evet yaptım ama bir sor bakayım niye yaptım :)’ 
Aslında aşkın kalan için en acı tarafı ve tek kabullenemeyişi de şu oluyor, sevgilinin kendisini toparlaması için şekilden şekile girip, hırçınlaşıp saatlerce dil döküp, yırtınırken karşılığında aldığın tek cümle ‘sen bilirsin gidebilirsin’ oluyor! Verdiğin emek 2 saniye içinde çöp! 
Bu nasıl bir umrum dışılıktır arkadaş! 
Sen orada yırtınırken sakin bir ses tonu, gayet relax takılan bir narsist sana good byyyy diyor
Susması ona asalet,  ilişkisine emek veren sana ise sıradanlık katıyor :)))) Hayır o değil de, haklıyken haksız duruma düşmekte cilvesi oluyor bu işin… 
Eee gel de şimdi yine Türkan Sultan’dan patlatma bir replik daha! 
AL YAZMALIM SELVİ BOYLUM…
Sevgi neydi?
Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti..
Durursam bir daha kurtulamam..
Ziyanı yok, gülüşü yeter bize..
Yüreğim kaydıysa günah mı?..
Çamura saplansam yardıma gelir misin?..
Elini tuttum sıcacıktı, yüreği elindeymiş gibi..
Elinden tutuversem benimle gelir mi?
Seninim işte, alıp götürsene beni..
Elveda asya, elveda selvi boylum al yazmalım, elveda..
Bitmemiş türküm benim..
Hadi gel de şimdi kendini balkondan aşağı atma 😀
Ve sonra yavaş yavaş kabulleniş başlıyor, tam da Eylül Ekim’e doğru yol alırken.
Ağlama nöbetleri daha da durgunlaştırıyor insanı, daha sakin oluyorsun ve Ekim’de geçiyor sonra Kasım geliyor
(Sweet November) ‘Kasımda Aşk Başkadır’ filminden bir kesit ve o harika müzik eşliğinde küçük bir tebessümle yeni bir hayat diliyorsun kendine ve hayat felsefeni fısıldıyorsun usulca,
Live for power, pride and honour… ( güç, onur, ve gurur)
Sevgiler
Hilal BAYAR
22.09.2014