Daktilomun Sol Ayağı…

Karşımdasın. Her dokunduğumda kilise çanlarının tatlı melodisini hatırlatan tuşlarındaki harflere bakmamakla meşgulüm şu sıralar.

Sadece sana değil, yüz çevirdim sevdiğim birçok şeye; Kitaplarıma, kahve bardaklarıma, Karacaoğlan şiirlerine, çalışma masamın üstünde duran kar küresine…

Şubat ayının 14’ündeyim. Dünya büyük bir salgınla mücadele ediyor. Sen ise 1800’lerden beri eşlik ediyorsun hayata.

Bazen sana bakarken benden önceki zamanlarını düşünüyorum; merak ediyorum bıraktığın izleri. Kim bilir ne cümleler kuruldu, ne saman kağıtları yok oldu heybende. Kaç küf kokulu tahta masanın üzerinde durdun öylece! Karanlık odalarda mıydın hep? 

Şu anki manzaran güzel. Beton yığınlarına rağmen alabildiğine yeşile bakan ahşap bir pencerenin önündesin. Dün geceden beri lapa lapa kar yağıyor. Artık yeşil karlar altında.

En son 33 yıl önce; 1987’de böylesi bir soğuk gelmiş bu şehre. ‘Meşhur İstanbul kışı’ diye yazılmış bütün arşivlere.

Bilirsin İstanbul narindir; alışkın değildir beyaza ve bu kadar sessizliğe.

Kim bilir;  belki başka birileri de o günlerde, ‘1987’nin kara kışına dair’ senin başına oturup yazmıştır bir şeyler…

Sahi o yıllarda İstanbul’da mıydın sen? İstanbullu musun?

Yoksa sen de İstanbul’a sonradan gelip kendisine İstanbul’u memleket sayanlardan mısın?

Dışarda bir uğultu var. Fırtına giderek artıyor…

Demem o ki;

‘İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

Önce hafiften bir rüzgar esiyor;

Yavaş yavaş sallanıyor

Yapraklar, ağaçlarda;

Uzaklarda, çok uzaklarda,

Sucuların hiç durmayan çıngırakları

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.’

Belki de Orhan Veli oturmalıydı şu an başucunda senin. Yazmalıydı; kara kışa, fırtınanın getirdiği uğultuya, ayaza, dona….

Bense boş boş bakıyorum sana. Yazmak gelmiyor içimden. 

Lacivert tüylü divit kalemim seni çok sevmiş olmalı ki hiç ayrılmıyor yanından. Kitaplarım da seviyor seni. Hepiniz aynı iklimden geliyorsunuz. Güzel kokuyor, güzel sesler çıkartıyor ve binlerce yıl yaşıyorsunuz…

Kabul ediyorum seninle aram pek iyi olmasa da bu odanın en kıdemlisi sensin! Sol arka ayağın kırık. Yanıbaşımda yanan loş ışıktan olacak ki odanın diğer ucundan bakınca pek sevemiyorum seni. 

Çocukken sadece siyah daktilolar vardı etrafımda. Yuvarlak tuşları olan sayısız siyah daktilolar…

 

Aslında ne kadar da çok severim daktiloları! Üstattır onlar. Nice edebiyatçıların gözbebeğidir.

Seni neden sevemediğimi iyi biliyorum. Maviliğini bir türlü kabullenemedim.

İnsan bir şeyleri sevmemek için kusur aramaya görsün. Nasılda buluyor!

Sana kusur bulmak istiyorum ve aklımın kıyıları hemencecik dolup taşıveriyor.

Ne de çok kusurun varmış be mavi daktilo. Oysa ki hemen hemen her gün birlikteyiz seninle. Çalışma masamın sol tarafında ve kırık sol ayağınla öylece duruyorsun.

Peki sana neden hiç dokunmak gelmiyor içimden? Sence derin maviliğin mi yoksa sol ayağın mı bizi bizden uzaklaştıran? 

Ne yazsam sakinleşirsin? Sakinleşiriz? 

Çok iyi biliyorum ki birbirimizi sevmiyor değiliz. Dokunsam sana, haftalardır boş kalan heyben nelerle dolacak. Ben başlamadan sen çınlayacaksın delice. Mürekkepler yetmeyecek yazmaya! 

Senin de benimle ilgili düşüncelerin vardır elbet. Bu kadar eleştiriye karşılık sen de sitem ediyorsundur bana.

8 Şubat 2021. Saat 18:17.

O akşam yanından geçerken büyük bir gürültü kopardın başıma. Haklı bir isyandı aslında. Odaya her girdiğimde sitemkar bakışlarınla karşılaşırken bu defa büyük bir yaygara yaşattın. Farkındaydım, bazen yanından geçerken yazma kolunla çelme takardın bana. Ama bu defa çok büyük oldu hiddetin. Korkuttun beni. Ya sana bir şey olsaydı. Ben seni sevmiyor değilim ki!

Hadi gel barışalım. Baksana! Uzunca bir aradan sonra bugün heryer yine bembeyaz.

Çalışmaya dalınca camdan dışarı bakamamıştım uzunca bir süre. Çay almak için ayağa kalktım. Dışarıdan kısık kısık sesler geliyordu. Cama doğru döndüm ve şehrin fırtınaya rağmen sisler içinde kaldığını gördüm. Odamın camının önüne beyaz atlaslardan, pamuklardan yorganlar serilmiş gibiydi. 

Çocuklar ve martılar sislerin içinde oyunlar oynuyor bense bu muazzam görüntüyü fotoğraflamak yerine sadece izlemeyi tercih ediyordum. 

Öylece bakakaldım ilerisini göremediğim o koca boşluğa…

Düşündüm!

İlerisini göremiyorsan bakmayacaksın dedim. Hiç düşünmeden kafamı çevirdim. Bu kadarı kafiydi. Her güzel şey tadında kalmalıydı.

Güzel ve kokulu yapraklardan demlenmiş çayımın son bardağını yudumladım. Karşımda kara kış vardı. Bir yanım kara kışı çok severken; diğer yanım taze yeşil çayların açtığı baharları düşündü. 

Tebessüm ettim. 

Nerede kalmıştık üstat?

Hahh!

Ne yazsam sakinleşirsin diyordum?

 

Belli ki ikimiz de sitemkarız birbirimize.

Senin sol tarafın kırılgan.

Benim sol tarafım ise her zamanki gibi.

Değişken, keyifli, düşünceli, sıkılgan, merhametli ve savurgan…

Sana yüklediğim onca anlam varken uzatmayalım aramızdaki küslüğü.

Sen şehre 33 yıl sonra gelen güzelliğin tadını çıkartırken ben de beyaz bir kağıt alıp geleyim yanına. Cam pervazları kar tanelerini tutmaya devam ederken parmak uçlarım merhaba desin sana.

 Ve başlayalım kilise çanlarının tatlı melodisinin seslerini çıkartmaya…

Bir cevap yazın