Bu Hikaye Senin…

Etrafı irili ufaklı cılız sazlıklarla çevrili olan çitlerin arasından yokuş aşağı iniyorum. Uzun zamandır olmak istediğim yerdeyim. Patikanın sağ tarafında üstünde çeşit çeşit ağaçlar olan ve güneşi ikindi vaktinden sonra arkasına sırtlayan bir tepe var, hemen altında durgun bir göl.

Gölün etrafında birkaç tane asi kaz dolanıyor. Bir şeylere kızmış olmalılar ki sürekli bağırıyorlar…

Mevsimden midir bilmem yılın bu zamanlarına geldiğimde ayrı bir keyif alıyorum yaşamdan.

Adımlarım yavaşlıyor. Karadeniz bugün çok durgun. Uzun zamandır bu kadar sakin görmemiştim denizi. Hırçınlığından sıyrılmış, asilinden arınmış, berrak ve duru.

Ne de olsa yazın en kavurucu zamanlarında bile hoyratlığından bir şey yitirmiyor kendisi. Sonbaharda bu kadar durgunluk?

Ufukta irili ufaklı birkaç balıkçı teknesi var.

Anlaşılan bugün herkes Karadeniz’in keyfini çıkartmaya niyetli. 

Peki ya kazlar? Neden hala ısrarla gürültü yapıyorlar anlamıyorum. 

Sonunda ev sahibi geliyor. Tüyleri bakımsızlıktan kırılmış, beyazlığını hafif yitirmiş fakat; gücü belli ki hala yerinde. Sakin adımlarla yaklaşıyor bana doğru. Önce boynuna dokunuyorum. Tüyleri ıslak, sabahın ilk ışıklarına merhaba diyen üzerine çiğ düşmüş bir çiçek gibi. 

Sanırım sevildiğini hissetmiş olmalı. Birkaç adım daha yaklaşıyor.

İsmini soruyorum. Seyis Mustafa ağabey herkesin başka başka isimlerle seslendiğini söylüyor.

Aklımın kıyılarında geçmişteki bir bahar ikindisi dolanıyor. Uzun yıllar önceydi, yine mevsimin bu zamanlarındaydım. Adı Sevda olan bembeyaz bir atla Kızıl Irmağın etrafında gezintiye çıkmıştım. Bu at bana  Sevda’yı hatırlatıyor. 

Zamanında 3 tane birinciliği olan şimdilerde ise kaderine terk edilmiş bu güzelliğe içimden Sevda demek geliyor.

Kalbim Sevda koyuyor adını. Gülümseyerek fısıldıyorum kulağına. 

Seyis nasırlı elleriyle tuttuğu yuları bana doğru uzatırken, bir taraftan da atların insanların sevgilerini, sevgisizliklerini hissettiklerini anlatıyor. Nasıl bilmezler. Onlar Dünyanın en asil, hisleri en kuvvetli, en güzel canlıları değiller mi?

Bayırdan aşağı doğru ilerlemeye başlıyorum. Sol tarafımda Sevda. Göz ucuyla denize bakıyorum hala durgun.

Tuhaf…

Yolun bitiminde kumsala tahtadan yapılmış düz basamaklar var. Denize yaklaştıkça yosun kokusu çarpıyor yüzüme. Sevda halinden memnun, birlikte denizi seyrediyoruz önce. Sonra ufak bir gezintiye çıkıyoruz. Hangi yöne çevirsem uysalca gidiyor. Hırçınlık yapmıyor.

Ona her dokunduğumda avuçlarım ıslanıyor. Uzun yıllardır görmediğim bir dostumla sakin bir deniz kıyısında yeniden bir araya gelmişlik hissindeyim.

Bugün doğa ve canlılar bütün cömertliğini sunmakta… 

Kazların olduğu yöne bakıyorum gülümseyerek. Sesleri kesilmiş olmalı! Vadi sessiz.

Sevda’nın kafasını avuçlarımın içine alıyorum. Zeytin karası gözleri nemli. Onun hikayesini anlatırken insanları düşünüyorum.

İnsan? 

Bu hikayede insan yok! Bu hikaye sadece senin.

Kış Güneşi

Mart ayının 20’sindeyim. Saat 11 suları. Beslenme çantamı hazırladıktan sonra etrafı ceviz kaplamadan yapılmış kahverengi Blaupunkt marka tüplü televizyonumuzun açma düğmesine basıyorum. Okul zili çalmak üzere. Hala evdeyim. 

Bir zamanlar herkesin evinde bulunan, turuncuyla kırmızının iç içe geçtiği çiçekli perdelerin arasındaki boşluktan kavak ağaçlarına ve boş tarlalara bakıyorum. Ağaçların pamuk tomurcukları henüz yeşermekte.

Kırkikindi yağmurlarıysa gelmek üzere…

Toprak hafif aralıklarla toplanmış kar tepecikleriyle dolu. Üzerlerinde biriken buzlu kristaller yavaş yavaş erimekte. 

 Donuk kış güneşi pırıl pırıl. Karşı çaprazdaki A bloğun çatı katında biriken uzun buz saçaklar gelen rüzgarlara karşı koyamayacak gibi, düştü düşecekler…

Bahçedeki iğde ağaçlarına kayıyor gözüm, dallarının arasından kaşmir kumaştan pileli etekleri olan kız çocukları koşturuyor. 

İnce uzun parmaklarım kumral saçlarımın arasında, düşüncelere dalıyorum giderek eriyen saçaklara bakarken. Kaküllerim göz kapaklarıma değiyor, hafif kısıyorum gözlerimi. 

Uzun uzun zamanlar geçiyor.

Şimdilerde başka anlarda başka pencerelerin önündeyim. Artık ağaçlar da güven vermiyor. Birçoğu göç etmiş bu diyarlardan. Kalanlar iyice cılızlaşmış. Simsiyah karanlığa karışmaktalar.  

Yerlerinde kalpleri küf tutmuş betonlar var.

Beslenme çantamı hazırladığım gündeki kış güneşi ise hala aynı; ama kışlar eskisi gibi değil. 

Bu defa başımı sallayarak ağır ağır uzaklaşıyorum 1985 yılının Ocak ayından. 

Tabiatın bembeyaz karlarla kaplı olduğu günleri anımsıyorum, sol elimde mavi tükenmez kalemim var. 

Griyle mavi  her zamanki gibi  birbirine karışmış; hırçın ve kapalı…

Güneş gökyüzünde yüzbinlerce yıl daha asılı kalmaya niyetli. Yerde kalan son kar kristalleri parlasın  yeter ki! 

Saatime bakıyorum. Yine geride kalmış. Kafamı yukarı doğru kaldırıyorum. Cam biraz puslu. Her halini  ayrı sevdiğim karanlık bulutların içinden geçen kocaman ışıltıya gülümsüyorum. Güneşime iyi bakın diyorum…

Çocukluğumun en güzel yanına iyi bakın.