Biz Ve Küçük Şımarık Çözümlerimiz…

2686348-keep_writingHerkes kendisine göre dünyanın en dertli insanı! Ama aslında hiçbir değer arz etmeyen o sorunları kafaya takarken gözden kaçırdığımız gerçek detayları görebilmiş olsak belki hayatımızı daha da kolaylaştırabiliriz öyle değil mi?

Benim de dünyanın en dertli olduğumu düşündüğüm anlarım olmuyor değil.  Hatta öyle ki Azer Bülbül’ün “kurşun yedim sol yanımdan yaralandımmm hey cannn “ parçasını remix versiyonuyla bile dinliyorum. Azer baba sakin bir giriş yapıyor ve arkasından bana kendimi  clupte hissettiren mix. Bu geçiş süreci de kafaya takılan sıkıntıların hafiflediğinin sinyali hani.

Daha yumuşatılmış bir versiyonda dinliyorum işte. Zaten toplum olarak hepimizin içinde arabesk bir yan vardır bilirsiniz.

Geçenlerde yağmurun altında, bir arkadaşımla buluşmak için sözleştiğim yerde bekliyorum.  Bir yandan da yoldan geçenleri incelemekle meşgulüm. 40 dakika gecikiyor, o süre içerisinde sıkıntıdan yapılabilecek her şeyi yapıyorum. Telefonla uğraşıyorum, İnstagram’a bakıyorum, like like like…

Arkadaşlarla gerekli gereksiz geyik muhabbetler sonra sıkıntıdan şemsiyemi geriye atıp yüzümü göğe kaldırıp yağmurla ve gökle bütünleşiyorum. Çocukluğumdan beri en sevdiğim şeydir yağmur yağarken yüzümü göğe çevirmek… Ben kendi etrafımda döndükçe şemsiyemin uçları gelen geçene çarpıyor, asi insanın asi şemsiyesi işte 🙂

Yaşlı bir amca geçiyor önümden. Elinde küçük bir poşet.  Dilendiğini sandım; yağmur vardı, hava soğuktu, üstünde incecik lacivert bir ceket. Zayıftı, gözleri yaşlı, ve yüzünde yılların yorgunluğu…

Üşüyordu.

O günde İnstagram’da sadaka vermenin sevabını anlatan bir paylaşım yapmıştım ama nedense o an amcayı çok da önemsemedim.  Hem de bu konularda fazlasıyla duyarlı bir insan olmama rağmen.

Önemsemedim işte…

İnsan oğluyuz ne de olsa, sosyal mesajlar vermeyi iyi biliyoruz ama çoğu yerde ilk tepkisiz kalan da kendimiz oluyoruz. Yolun karşısına doğru yavaş yavaş yürüdü…

Bir süre insanların peşinden koşturmaya  başladı. Bir sağa bir sola doğru… Hiç öyle dileniyor gibi durmuyordu, bir şey söyler gibiydi. Dayanamadım, tam o yöne doğru ilerlemek için hareket edecekken şemsiyem yine rahat durmadı ve yan tarafımda duran kızın saçına asılarak son hamlesini de yaptı.  Ve ben yolun diğer tarafındaydım.  Kalabalığın arasında amcayı zar zor görebildim, kolunda genç uzun boylu bir adam vardı.

Yürüyorlardı, cebimden çıkarttığım parayı kendisine verebilmek için koşar adımlarla yürüdüm.  Amcanın kolundan tutmak istediğimde;  genç adam bana dönerek amcanın dilenci olmadığını,  para istemediğini sadece gideceği yönü bilmediğini ve yardıma ihtiyacı olduğu için amcaya yardımcı olduğunu söyledi.   Tepkisi tuhaftı, sert değil ama tuhaf!

Şaşırdım! amacımın sadece ona yardımcı olmak olduğunu söyledim, çünkü yanıma doğru geldiğinde  ilk izlenimim o olmuştu. Parayı elimden aldı amcaya doğru uzattı ve kendisini toplu taşıma araçlarına bindirmek için usulca yürümeye devam ettiler.

O arada arkadaşımda gelmişti, arkamı döndüm hemen unuttum yaşananları, sonrasında düşündüm de toplum olarak hayata ne kadar da duyarsız olmuşuz. İnsanlara karşı ne kadar da umursamaz davranıyoruz. O derece aynı görüyoruz, o derece empati kuramıyoruz ki her şeyi, bizden yardım isteyen insanların ağızlarından çıkan “yardım” cümlelerini bile dilenmek olarak algılayabiliyoruz. Yanlış kafa yapılarımızı, sadece yapılmış olmak için yapılan sosyal paylaşımlarımızı, bize başka dünyadanmış gibi baktığını sandığımız insanları ne kadar da salıyoruz hayatımızdan. Saygısızlık resmen moda olmuş, herkeste bir tahammülsüzlük…

Belki de bu küçük yaşanmışlıklardan kendimize bazı dersler çıkartırız ne dersiniz?

Unutmayalım ki saygı sadece tepkisizlik değildir! Asıl saygısızlık tepkisizliğin ta kendisidir.

 

Sevgiler

Hilal BAYAR

 

0a04a69e3e4d4adb85e83fb21b742b33_instagram

 

 

 

Acıya bağımlı olma, yaşa!

bence masum olmak Bir sosyal medya seminerinde insanların yaşadıkları olaylar karşısında, o sürecin ilk 8 saatinde acıya maruz kaldıklarını sonraki zaman diliminde ise acıyı kendi içlerinde yaşamak istedikleri için biriktirdiklerini ve bunun tamamen uydurmadan ibaret olduğunu duymuştum. Bu sadece acıyı öne sermekten başka bir şey değildi…

Ve ben buna kesinlikle katılıyorum…

İnsanlar acıyı; hayatın kendilerine sundukları alternatifler doğrultusunda belirlerler.

Akıl bunu isterse öğütür, isterse de acıya devam eder bu kadar basit.

İnsanlar böyledir işte; ayrılığın son aşaması olan “Kabullenme” evresine asla giremeyeceklerini düşünseler de, şartlar ve zaman bu süreci bir nakış gibi içimize işliyor. Hayat her şekilde devam ediyor ve yaşam yeni alternatiflerini sunarak önümüze sere serpe geliyor.  Partnerin unutulmazlıklarıyla ne kadar gidip gelinirse gelinsin, sonunda bu aşamalar biter ve kabullenme sürecine geçilen zaman gelir.

Bu süreçte; ortak çevre, ortam veya öfkelenmeye sebep olacak detaylar göze batmamaya başlar. İlk zamanlar asla ulaşılamayacağı düşünülen süreci ve yaşanılan şeyleri değiştirme çabası gibi durumlara girmek gereksiz,  suçlamalar saçma, sosyal medya hesaplarını kurcalama nöbetleri boş ve mantıksız gelmeye başlamıştır; hatta öyle ki artık o kişi bile önemsizdir, yas sürecinin zorunlu adımları pıtır pıtır uzaklaşır ve kabullenme sürecine girilir! Ara ara yaşanan patlamalar olsa da artık o özel kişiliğin bir anlamı yoktur…

Kişi yaşanan olumsuzlukların kendisine kattıklarını anlamaya başlamış, farklı fikirler edinilmiş,  yeni tecrübeler kazanılmış, daha düzeyli olgunluklara erişilmiştir..

Zaten hayal kırıklığı duygusu kabullenilip, bununla başa çıkmak için beyin kendini şartlandırmaktan vazgeçmişse yolun büyük bir bölümü aşılmış demektir.  İlişkiyi anıya dönüştürebilmek, yaşanılan komikliklerle hayatı tatlandırmak bütün yıpranma ve kırgınlıklara daha eğlenceli bir tat katmaya başlar.

O zaman hayatı tatlandıralım…

Marilyn Monroe’nun dediği gibi…

“Unutmayın ki huzurlu bir insan, karakterli bir ilişkinin en soylu eseridir…”

Sevgiler

Hilal BAYAR

 

 

Mesela ;)

beauty-crazy-creativ-fashion-Favim.com-914465
 
Bence bazen değil de her zaman kendin olmakta yarar var!
Dünya’ya sadece kendi pencerenden bakmalısın mesela, özgün olduğun için dışlanmadığın kabul gördüğün insanlar olmalı hayatında!
Toplumsal olarak kesin kabul görmüş değerlere karşı çıkmalı elinin tersiyle yıkmalısın bütün o garip tabuları mesela!
Farklı olduğun için, insan gibi insan olduğun için alkışlanmalısın mesela!
Deli olduğun için sevilmelisin, kendini asla ait hissetmediğin ama sırf kabul görmek adına girdiğin o saçma kalıptan çıkmalısın meselaaaaa!
“Evet evet bende öyle düşünüyordum, aynı fikirdeyim yeaaah!”  Yok efendim hiç de aynı fikirde değilsin, hiç de öyle de düşünmüyorsun…
Nedir bu kabul görme çabası?
Bunlardan vazgeçmelisin mesela!
Etrafında benim gibi sana hayat dersi verenleri çok ta şey etmemelisin, gülüp geçmelisin mesela!
Gerekiyorsa sivri ol, olmayan şeyleri oldurmaya çalışma,  farklı olmadığın zamanlarda başka bir sen olma…
Eğer herkes içinden geçen gerçek düşünceleri paylaşıyor olsaydı emin ol sen kendini bu kadar aykırı  hissetmezdin. 
 
Düşünsene! Kim içinde bulunduğu kalıbın insanı ki…
Bende harika bir insan değilim mesela!
En büyük kusurum çok konuşmak ama olsun kendimi kusurlarımla seviyorum;
Çok çok konuşurum bi kere,  haftalık konuşmamdan 2000 sayfalık kitap rahat çıkar, yazmayı zaten çok seviyorum. Birine mesaj yazdığım zaman karşı taraf için işkenceden farksızdır söylediklerimi dinlemek, okumak…
Bır bır bır bır bırrrrr…
Renkli çorabım, pembe battaniyem, kitaplarım, çantamda mutlaka bulunan sakızlarım, bir konu hakkında gerekli gereksiz yorumlarım, kızmalarım, istikrarsızlığım, her şeyden hemen sıkılmalarım, iş konusunda kendimi harika mükemmel görmelerim, biten bir şeyi sonuna kadar tüketmelerim, belki de birçok şeyi elime yüzüme gözüme bulaştırmalarım, ağzım kulaklarımda gülüşüm, toplumda dışlanan bütün insanları bağrıma basmalarım, kardeşlerime sataşmalarım, nezaketim,kızgınlıklarım, kırgınlıklarım, iyi niyetim, merhametim ve aynı tezatlıktaki asabiyetim her şeyi ama her şeyimle kendimi seviyorum.
 
Kusurlarımı Başkalarıyla Paylaşmayacak Kadar Çok Seviyorum…
 
Sabahları işe giderken o müziğin sesini sonuna kadar açarak dinlemelerimi, bazen insanları rahatsız etmelerimi, başkası yapsa ciyak ciyak bağırmalarımı, herkesin ne dinlediğimi bilmesini, Çaykovski’den İbrahim Tatlıses’e bangır bangır geçişlerimi….
 
Aklımdan geçenleri düşüncelerimi hiç çekinmeden söylemelerimi, bazen kırdığım kalpleri, sonra onları tamir etmeyi, beni üzenlere kin tutamayışımı, bazen nefretlerimi, bir hayat kadınının toplumdaki birçok kadından daha ahlaklı olduğunu, ya da bir eşcinselle oturup çay içmeyi…
 
İçimdeki büyümeyen o deli kızı seviyorum.
Toplum olarak susmayı, herkes gibi davranmayı bilmek gerekiyormuş blah blah blah…
 
Hayır efendim susmak diye bir şey yok,  içinden gelen şeyler varsa söylemelisin, niye içinde kalsın ki…
 
Kendin olmaktan korkma!
 
Kendini göstermekten de korkma!  sen,  sen olduğun değerlerle güzelsin 😉
 
İnsanlığın, toplumun, paranın ve hayatın gerekli gördüğü, aslında gereksiz olan yani en azından fazlası gereksiz olan bütün tüketimleri elinin tersiyle itebilirsin mesela.
Empati kurmayı deneyip kabuklarını kırabilirsin veya yolda hiç tanımadığın bir insanın gülüşü merak konun olabilir!
 
Geleceğini sürekli kontrol altında alıp, her şeyi kendi isteğine göre şekillendirmek yerine, hayatın sana sunacaklarıyla ( insanların değil) hayatın sunacaklarıyla birlikte sonsuz bir güvene kendini bırakmayı deneyebilirsin mesela!
Pişmanlıklarını, hatalarını sevmelisin, ben yanlışlarımla varım diyebilmelisin, kırdığın kalplerden özür de dileyebilirsin…
 
Toplumsal normlardan kurtulup aşağıdan bakan, sorgulayan olmayı denedin mi mesela?
 
Ait olmadığın dünyanın sadece senin etrafında döndüğünün kaç defa farkına varabildin?
 
Sırf bu durum yüzünden kaç defa kendine ve hayata yabancı kaldın?
 
Bazen çok fazla konuşup içinde birikenleri önüne döktüğün de o dökülenlere ne kadar yabancı olduğunu fark ettiğinde şaşkınlığın kendine gelmeye yetti mi?
 
Sahi bunları söyleyebilecek ve yapabilecek kadar güçlü müsünüz?
 
Sevgiler
Hilal BAYAR